Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Tasavvuf aleyhtarı birkaç vâizin başlattığı Kâdızâdeliler hareketi, tekkelerin tacizi ve halkın isyana tahrikiyle neticelendi. Hükümetin buna cevabı, sert oldu.

Osmanlı Devleti, bir dinî devlet olmasına rağmen, halkın inanç ve amellerine, devletin resmî inanç sistemine aykırı bile olsa müdahale etmezdi. Bir başka deyişle insanların evini ve kafasını takibat altında tutmaz; ancak cemiyet nizamını bozacak bir hâl alırsa, hiç acımazdı. Bu yolda kimsenin gözünün yaşına bakılmamıştır. Şer’î prensipler, zaten bunu icap ettirir.


Ulema

Selefîlerin selefleri

Günümüzde Vehhâbîlik/Selefiyye diye anılan cereyanın esasları, önceleri Hanbelî mezhebine mensup olan İbni Teymiyye (1328) adlı Harrânlı bir âlimin fikirlerine dayanır. İlim ve dindarlığının çokluğu ile meşhur bu âlim, tasavvuf, kerâmet, şefaat, kabir ziyareti gibi mefhumları, dinde sonradan ortaya çıkmış bid’atlar olarak görüp reddetmişti. Dini, ilk asırdaki saflığına döndürme iddiasıyla ortaya atılmıştı. Ancak Allah’ın cisim olduğunu söyleyen Mücessime ve insana benzerliğini savunan Müşebbihe fırkasını andırır inançları; Sahâbe hakkındaki menfi sözleri; bazı hukukî meselelerde de öncekilerin sözbirliğine uymayan, marjinal görüşleri sebebiyle sebebiyle Şam ve Kâhire’de mahkûm olmuştu. O ve talebeleri daha hayatta iken çok şiddetli tenkidlere maruz kalmışlar ve bid’at (sapkınlık), hatta ilhad (dinsizlik) ile itham edilmişti.

XVII. asırda İstanbul’da kopan Kâdızâdeliler hareketi de doktrin olarak İbni Teymiyye’ye ulaşır. Hâdiseyi, Küçük Kâdızâde diye tanınan vâiz Balıkesirli Mehmed Efendi, Halvetî Şeyhi Abdülmecid Sivâsî ile münâzara ederek başlattı. O ve Kâdızâdeliler denilen mensupları, semâ ve devrân gibi tasavvufî ritüellere, pozitif ilimlerin tahsiline, Kur’an-ı kerim, ezan ve mevlidin makamla okunuşuna, cemaatle nafile namaza, kabir ziyaretine, tütün ve kahveye, musafahaya karşı çıkmışlardır. Hazret-i Hızır’ın hayatta olmadığı, Hazret-i Peygamber’in anne ve babasının imansız öldüğü, İbnül-Arabî’nin küfrü ve Yezid’e lânetin cevazını müdafaa etmişlerdir.


Abdülmecid Sivâsi tekke ve türbesi

Kâdızâde, Birgivî’yi görmedi; talebelerinden biraz okudu. Eserlerini Türkçeye tercüme edecek kadar İbni Teymiyye’ye yakındı. Tarikata girdi; ancak tasavvufu mizacına uygun bulmayarak ayrıldı. Fatih ve Ayasofya kürsüsündeki vaazlarıyla dikkat çekti. Onun dışındaki Kâdızâdelilerin ciddi tahsili yoktu. Sivâsîler diye anılan karşı taraf ile münazaralarında ortaya attıkları fikirler de cehaletlerini ortaya koyuyordu. Ama hemen hepsi cerbezeli kişilerdi.


Birgîvi'nin kabri

Bardağı taşıran son damla

Sultan IV. Murad, denge adına Kâdızâdelilere müsamaha ile yaklaştı. Kâdızâde’nin 1635’de ölümüyle, hareketin 1.perdesi indi. Sultan İbrahim ve Sultan IV. Mehmed zamanında Kâdızâdelilerin başına öncekinin talebesi Üstüvânî Mehmed Efendi geçti. Halk içinde ve devlet kapısında da çok taraftar bulan Kâdızâdeliler, tayin ve azillerde rol oynar hâle geldi. Sivâsîlerin lideri Abdülehad Nuri Efendi’nin yazdığı eserler, Kâdızâdelilere ağır darbe vurdu. Bu sefer ilmî münazaralarda muvaffak olamayan Kâdızâdeliler, uzayan harbler ve Celâlî isyanları sebebiyle bozulan iktisadî ve sosyal şartlardan istifade ederek işi meydana döktüler. Tekkeleri basıp şeyhlere tâcizde bulundular. Dervişlerden ölenler oldu. Kendisi de tarikat ehli olan Şeyhülislâm Bahâî Efendi’yi tehdit edip, devrânın haram olduğuna fetvâ aldılar. Sivâsî tekkesi şeyhine, tekkesini basıp, kendisini ve müridlerini öldüreceklerini, tekkeyi temellerine kadar yıkıp, toprağını denize dökmedikçe, burada namaz kılınmayacağını beyan eden mektup gönderdiler. Şeyh, şeyhülislâma müracaat etti; liderleri Üstüvânî çağrıldı ise de gelmeyip, devlet içindeki nüfuzlu adamlarının himayesine sığındı.


Zonaro - Rufai dervişleri

Venedik donanması, Çanakkale Boğazı önlerinde iken halkı isyana tahrik ettiler. Sultan Fatih Câmii’nde Peygamberi öven na’t okunmasını men etmek bahanesiyle ayaklandılar. Burada, sokaklara dökülüp, rastladıkları müridleri ölümle tehdit ederek tecdid-i imana zorlamaya; selâtin câmilerinin minarelerini yıkmaya karar verdiler. Bardağı taşıran bu son damla üzerine, sekiz günlük Sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa, ulemâyı toplayıp, Kâdızâdelilerin katline fetvâ aldı. Padişahın fermanıyla Üstüvânî ve avanesi yakalandı; cezaları sürgüne çevrildi (1656). Kâdızâde hareketinin 2.perdesi böylece kapandı.


Köprülü Mehmed Paşa

Nihayet birkaç sene sonra şehzâde hocası Vânî Mehmed Efendi, saraydaki nüfuzundan cesaret alarak Kâdızâde hareketini hortlatmaya teşebbüs etti. Mevlevî tekkelerini kapattırdı; kabir ziyaretini ve tütünü yasaklattı. Karşısına çıkan meşhur mutasavvıf Niyazi Mısrî’yi Limni’ye sürdürmeye muvaffak olduysa da, sonunda kendisi de gözden düşüp Kestel’e sürüldü ki, Kâdızâde hareketinin 3.perdesidir (1683). O zaman yalısının bulunduğu Vaniköy, bunun adını taşır. Kur’an-ı kerim kıssalarını mevzu edinen Arâis, kıymetli bir eseridir. Lügatçı Vankulu başkadır. Damadı Şeyhülislâm Feyzullah Efendi, Edirne Vak’ası’na yol açarak padişaha tahtını kaybettirmiştir. Mamafih her zaman cemiyette, cehaletlerine bakmayarak, olur olmaza haram diyen, önüne geleni bid’at ve küfre nisbet eden (Şeyh Abdülhakîm Arvasî’nin tabiriyle) ham sofu-kaba yobazlar var olagelmiş; bazıları, dini, bunlara bakarak değerlendirmek yanılgısına düşmüştür.


Galata Mevlevihanesi dervişleri -1870'ler

İmam Mâlik der ki “Fıkıh öğrenmeyip tasavvuf ile uğraşan zındık olur (dinden çıkar). Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan sapıtır (bid’at sahibi) olur. Her ikisini edinen, hakikate varır”. Osmanlılarda, medrese ve tasavvuf erbabı her zaman iç içedir. İlmiye sınıfının haylisi, tarikata mensup olduğu gibi, Bâtınî ve Hurufîlerden ders alan Osmanlılar, tasavvufun şer’î çerçevede yürümesine hep dikkat ve itina etmiştir. Bu bakımdan Kâdızâdeliler hâdisesi, bir ulema-tekke çatışması değildir. Her zaman her yerde kendisine rastlanan bir gürûhun taassubundan ibarettir. Osmanlı cemiyet ve hükümeti, elbirliği ile bu taassubu söndürmeye çalışmıştır. Tarihçi Nâima ve Kâtib Çelebi, o günleri tafsilatlı anlatır. Avrupalıların da alâkasını çeken bu hâdise üzerine çok sayıda çalışma yapılmıştır.

Hangi Kâdızâde

Osmanlılarda Kâdızâde adıyla anılan çok âlim vardır. Kâdızâde Şemsüddîn Ahmed (1580), Ebussuud Efendi’nin talebesi ve Osmanlı şeyhülislâmlarındandır. Matematik âlimi Kâdızâde-i Rûmî (1440) başkadır. Birgivî Vasıyyetnâmesi Şerhi ile Âmentü Şerhi yazarı Kâdızâde Emin (1783) vardır. Kâdızâde Mehmed (1759) ile Yeniçeri ocağının kaldırılmasına fetvâ veren şeyhülislâm Kâdızâde Tâhir Efendi (1838) de başkadır.


IŞİD [AP]




Ankara hareketini yürekten destekleyen Âkif’in yolu, kısa bir müddet sonra bunlardan ayrıldı. Bu ayrılığın sebebi olarak şapka gösterilmiştir. İşin aslı böyle midir?

Ankara hareketi muvaffak olup da, dinî-millî kimliğini üzerinden atınca, Âkif’in modernist kişiliği bile kâfi gelmedi. 1923’te meclisten tasfiye edildi. Âkif, parasız ve kırgın, 1926’da Mısır’a gitti. Prens Abbas Halim’in misafiri olarak yaşadı. Üniversitede Türk edebiyatı dersi verdi.


Prens Abbas Halim

Bu sefer yeni rejim tarafından şapka giymemek için Mısır’a kaçmakla itham edildi. Dostu Ruhi Naci anlatıyor: “Şapka, yalnız memurlar için resmi serpuş ittihaz edilmiş; halka henüz teşmil edilmemişti. Âkif, ‘Umumu beklemeye hacet yok. Şapka için artık icmâ-i ümmet var. Tabii hep giyeceğiz’ dedi”. Kemalist inkılâbın ileri gelenlerinden Yusuf Hikmet anlatıyor: “1928’de büyükelçi olarak Afganistan’a giderken, Kâhire’de kendisini gördüm. Çok duygulandı. Saatlerce konuştuk. Şapka kanunu yüzünden yurttan ayrıldığının sanıldığını söylemem üzerine, ‘Yok canım, öyle şey olur mu? Müslümanlık, fes veya şapkayla mıdır sanki?’ dedi.” Mithat Cemal der ki, “Âkif, muaşeret kaidelerine aldırmayarak başı açık otururdu. Sonradan öğrendim ki, festen rahatsız oluyordu.” Nitekim 1936’da başına şapkayı geçirerek yurda dönmekte tereddüt etmedi. Zira Âkif, serbest düşünceli bir insandı. Herşeye rağmen Ankara’ya kırgın olmadığını; vefat ederken, “Gazi Hazretleri olmasa, zafer kazanılamazdı” sözüyle göstermiştir.


Âkif Mısır'da

1935’de Abbas Halim vefat etti. Âkif de hastalanıp İstanbul’a döndü. Prens’in kızının tahsis ettiği Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’ndaki odasında unutulmuşluk içinde sirozdan vefat etti. Resmî makamların alâkadar olmadığı cenazesi, üç-beş talebenin sırtında Edirnekapı’ya kaldırıldı. Kızını evlendirdiği dostu Ömer Rıza Doğrul, 1925’te Mason olmuş; İngilizlerin Hindistan’da kurduğu Kâdıyânî fırkasının tahrif ettiği Kur’an’ı “Tanrı Buyruğu” adıyla tercüme etmiştir. Oğlu Mehmet, acıklı bir hayat yaşamış; alkol ve uyuşturucu tesiriyle, bir araba teknesinde ölü bulunmuştur.


Ömer Rıza Doğrul

“Âkif Efsânesi!”

Hüzünlü bir tabiatı vardı. Midhat Cemal, “Hayatında nikbin (iyimser) olduğu günlerin yekûnu birkaç haftayı geçmez” der. . Bu tabiatı, eserlerine de aksetmiştir. Bir nebze bile gönüllere ferahlık verecek ifade bulunmayan şiirlerini okuyanları kasvet basar. Spora düşkündü. Hem Şark, hem Garb musikisini sever ve anlardı. Ney üflerdi. Udî Şerif Muhiddin Targan’ı çok beğenir; sivri ve kumral sakalıyla “Tıpkı Hazret-i İsa” derdi. San’atkâr adlı şiirinde, udunun sesini, nidâ-yı Hakk’a benzeterek övmüştür. Mısır’da iken bile, plaklarını yanından eksik etmezdi.


Âkif hatırasına çıkarılmış posta pulu

Gelgitleri bol bir insandı. “Milletim nev-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin” diyenlerden rahatsız olur; ama bunlarla aynı cemiyette bulunmaktan gocunmazdı. Fikret’i “Bir gün Allah’a söver; sonra bir az bol para ver; hiç utanmaz Protestanlara zangoçluk eder” diye hicveder; ama halifeye karşı beraber hareket etmekte mahzur görmezdi. “Alınız garbın ilmini, san’atını” der; ama garbın kültürü ile sanatının birbirine geçmiş olduğunu düşünmezdi. “Gidin saffet-i İslâmı Japonlarda görün” der; ama Japonların, ilim ve fen alacağız derken, nasıl garplılaştıklarından habersiz görünür. “Hele ilmiye, bayağıdan da aşağı bir turşu/Bâbı fetvâ denilen daire ümmî koğuşu” mısralarıyla ulemayı aşağılar. “

diyerek sıfat-ı ilahîyi şüphe ile karşılar. Hatta “Cânileri, kâtilleri meydana süren sen/Cânideki, kâtildeki cür’et yine senden” diyerek şüphesini Cebrîliğe kaydırır. Öte yandan kabirde okumak için”. Çanakkale için yazdığı şiirdeki, “Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi” mısraı, Sahâbe’nin en faziletlilerini aşağıladığı için tenkit edilir.


Âkif resimli para

Mütevâzı, perhizkâr, sözünde inatla duran ve haksızlığa tahammülsüz mizacı sebebiyle çoklarında hürmet telkin ederdi. Şiiri müsabakaya sokulmadan millî marş olarak kabul edildiği için, verilen mükâfatı almamıştır. Öldüğü zaman geride bir kat elbise, bir şapka, bir mavzer, bir istiklâl madalyası, yastığı altında birkaç lira ve meşin kordonlu bir fakfon saat kaldı. İnsanlar, böyle yaşayanlara gayrı ihtiyarî hürmet duyarlar. Halbuki bazılarının nefsi, tevâzudan, fakirâne yaşamaktan beslenir. Efgânî’nin ağına düşürdüğü yegâne saf müslüman elbette Âkif değildi; ama cemiyette oynadığı rol fazla oldu. Büyük âlim, hatta (tasavvufa uzaklığına rağmen) evliyâ olarak tanındı. Kemalistlerle sonradan ters düşer göründüğü için, geniş bir muhalif kitle tarafından (tıpkı Fevzi Çakmak gibi) sembolleştirildi. İnkılâp fırtınasından kaçanların sığınmaya çalıştığı bir liman olarak görüldü. Mekteplerde “Atatürk Köşesi”ne alternatif “Âkif Köşesi”; “Nutuk”a karşı “Safahat”... Bilen bilmeyen herkesi saran, şuursuzca bir hamasete dayalı “Âkif Efsânesi” doğdu. Buna, İbrahim Sabri, Ahmed Davudoğlu ve Kadir Mısıroğlu dışında hiç kimse itiraza cesaret edememiştir.


Âkif ve oğlu Mehmed Emin

Kur’an tercümesi

Ankara’nın Kur’an’ı ücreti mukabilinde tercüme ve tefsir ettirip, halkı “aydınlatma” projesinde yer aldı. Tercüme işi Âkif’e; tefsir ise, yine bir Sultan Hamid muhalifine, hal’ fetvâsını yazan Elmalılı Hamdi Efendi’ye verildi. Tercümede çok zorlandı; hatta “Tercüme bitti; ama tashihi bitmedi. Beni tatmin etmiyor” derdi. Hamdi Efendi, müsveddeleri, “cezâlet (edebî güzellik) yok” deyip beğenmeyince, Âkif, “artık sadelik arıyorum” cevabını vermişti. Bu sebeple, tercüme işi Âkif’den alınarak, ücreti ile beraber Hamdi Efendi’ye verildi. Aldığı 1000 lira avansı, harcadığı için iade edemedi. Âkif, tercüme müsveddelerini, ölümünden sonra yakılmak üzere, Kahire’deki yakın dostu müderris Yozgatlı İhsan Efendi’ye bırakmıştı. Ölünce, İhsan Efendi, bir kopyasını alıp, bunları yaktı. Vicdanı rahatsız olmuş ki, o da ölürken, bu kopyaları yakmasını oğluna vasiyet etti. Oğlu Ekmeleddin Bey, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu müderris İbrahim Sabri Efendi’ye danışarak kopyaları yaktı. Âkif’in bu tercümeyi yaktırması, Türkçe ibâdet korkusuna bağlanır. Halbuki bu tarihte, artık Türkçe ibadet meselesi gündemden kalkmış idi. Zaten Âkif, bu mevzularda ilerici düşüncelere sahipti. Yakında “Âkif’in Meâli” diye basılan, Türkiye’ye gönderilmiş birkaç parça müsveddeden ibarettir.


Âkif'in son zamanları

Semerci

Bazıları gayretkeşlik edip, Âkif’in Semerci şiirini bir pişmanlık eseri olarak göstermeye çalışsa da, burada yeni gelenlerin, eskisinden de kötü olduğunu söylemekten başka bir şey yapmış değildir. Süleyman Nazif, Rıza Tevfik gibi pek dinle alâkası bulunmayan İttihatçılar bile hakikati anlayıp, pişmanlıklarını şiirleriyle dile getirmiş; ancak Âkif ve bazı emsâli bundan kaçınmıştır. Alenî kabahatin tövbesi de alenî olur, derler. Yüzlerce mısrada padişahı, ismini anarak kötüledikten sonra; isim vermeden yazdığı bir şiirle pişmanlığa hükmetmek ne kolay! Kaldı ki, müslümanların halifesini tahtından iteleyip, koca bir İslâm medeniyetini yerle bir edenler, tövbe etseler, makbul olur mu; helâllik dileseler, kimden dilenir; bu da ayrı bir meseledir. Evet, herkes hata yapar; ama büyük hata işleyenleri de kimse âlim, hele evliyâ görmez. Hele “Zamanının halifesini inkâr eden, câhiliye ölümüyle ölür” hadîsindeki tehdit dururken.


Âkif'in son günlerini geçirdiği Beyoğlu'nda Mısır Apartmanı


Âkif'in cenazesi


Âkif'in mezarı




Mehmed Âkif, modernist zihniyeti ve İttihatçı kimliği ile Sultan Hamid’in amansız muhalifleri arasında yer almıştır. İslâm birliğini müdafaa eden bir şairin, yine bu uğurda tahtını veren bir padişaha, böylesine düşmanlığı, doğrusu çoklarını şaşırtmıştır.

Epey oluyor, bir gazete, Âkif’in Safahat’ını promosyon vermiş. Önsözünde de adeta bir mukaddes kitap gibi ballandıra ballandıra övmüş. Yeri geldikçe de, “bu mısralarda kast edilen Sultan Hamid’dir” diye de not düşülmüş. Güler misin ağlar mısın, dedim içimden. Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936), İslâmcı vasfına rağmen, Sultan Hamid ile yıldızı hiç barışmamış bir şairdir. Her ikisini de, delicesine sevenlere rastladıkça, iki zıt şey nasıl bir araya gelir, diye düşünüyor insan.

“İnkılâb istiyorum ben de!”

Arnavut müderris İpekli Tahir Efendi’nin oğlu olarak Fatih’te doğdu. Adını Ragîf koymuşlardı; ama Âkif kolay geldi; ismi öyle kaldı. Sultan Hamid’in yaptırdığı baytar mektebinde okudu. Memuriyete girdi. Cami derslerinden biraz dinî kültür elde etti. Edirne’de hükümet baytarı iken tanıyıp sevdiği Alliance Mektebi muallimi Talat Paşa vesilesiyle İttihatçılara karıştı. Ölene kadar da öyle kaldı. Ateşli nutukları ve şiirleri ile davalarını destekledi. Teşkilat-ı Mahsusa (istihbarat) ajanı olarak çalıştı; bu uğurda diyar diyar gezdi. Halifenin tahttan indirilmesinde rol oynayarak, İslâm dünyasında bugün bile sönmeyen yangını ateşleyenler arasında yer aldı. 1913’den sonra Ziya Gökalp’in Türkçülük fikri yörüngesine giren arkadaşlarını tenkit edince, bu sefer onların gazabına uğradı; işinden oldu ve mecmuası da kapatıldı. Hempâları, imparatorluk gemisini batırdıktan sonra, Anadolu’ya geçerek Yeni-İttihatçı hareketin içinde yer aldı. Burdur mebusu oldu. Taceddin Tekkesi şeyhi, evini kendisine tahsis etti. Burada Sebilürreşad’ı çıkarttı. Bir yandan İstanbul’u ağır dille zemmederken; öte yandan Ankara’yı destekleyen vaazlar verdi; destanlar yazdı. Bunlardan biri, dostu Hamdullah Suphi sayesinde millî marş kabul edildi. Sultan Hamid’e kükreyen şair, saltanatın ve hilâfetin kaldırılmasına sesini çıkarmadı.

İslâm dünyasında modernizmin lideri ve İngiliz siyasetinin destekçisi Cemâleddin Efgânî ve talebesi Mısır Müftüsü Abduh ile tanışması, Âkif’in hayatını değiştirmiştir. Bu iki mason biradere medhiyeler yazmıştır: “Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer yer/Oradan âlem-i İslâma Cemaleddinler”. Âsım adlı şiirinde de şöyle der: “Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh/Konuşurken neye dairse Cemâleddinle/Der ki Tilmizine Afganlı; Muhammed dinle/İnkılâb istiyorum hem çabucak/Öne bizler düşüp İslâm’ı da kaldırmazsak/Nazariye ile bir şeyler olur zannetme/O berâhini de artık yetişir dinletme/İnkılâb istiyorum ben de, fakat Abduh gibi”. Merhum Ahmed Davudoğlu, “Berâhini (burhanları, âyetleri) dinlemek istememek, doğrudan kelâm ilmine ve teselsülün butlanına [yaratılışın başı bulunduğuna, yani Allah’ın kadîm, başka her şeyin yaratılmış olduğuna] itirazdır ki, maazallah dine dokunur” der.

Âkif, baytar mektebi talebesi

Efgânî ve Abduh’un, Sultan Hamid’in gelenekçi siyasetine şuurlu düşmanlığı, kendisine de sirâyet etti. Londra’nın, sömürgeciliğin en parlak olduğu o zamanki dış politikası, Sultan Hamid’i ve onun otoriter halifelik siyasetini bertaraf etmek üzerine kuruluydu. O gitmedikçe, İslâm dünyasında modernizmin yerleşemeyeceğini iyi biliyordu. Yerli gafiller sayesinde, bu emeline kavuştu. Böylece Âkif’in de, emsalleri gibi, hiç sevmez göründüğü İngilizlere büyük hizmeti geçti; İstanbul’un işgalinde tutuklanmayıp, Ankara’ya gidişine göz yumulması da, muhtemelen yeni ufuklara yelken açması içindi. İttihatçılar, Sultan Hamid’in “istibdadına”; hakikatte ise, onun sahip çıktığı Ehl-i sünnet vurgulu dindar hayata karşıydı. Hürriyetten kast ettikleri, dinî geleneklerden âzâde, alabildiğine serbest bir hayattı. Âkif dindardı; ama fikriyat itibarıyla modernistti. Sultan Hamid’e düşmanlığı bundan ileri gelir; siyasî sebeplerden değil. Dolayısıyla, pişmanlık mevzubahis olmamıştır; olması da beklenmez. Bazıları Semerci şiirini bir pişmanlık eseri olarak görürse de, Âkif burada yeni gelenlerin, eskisini arattığını terennüm etmekten başka bir şey yapmış değildir.

Sultan Hamid’i sık sık edebli! tabirlerle anar: “Ortalık şöyle fenâ, böyle müzebzeb [karışık] işler/Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer”; “Çoktan beridir vardı benim bir derdim/Gideyim zâlimi îkaz edeyim isterdim/Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid/Âl-i Osman’dan bu korkaklık edilmezdi ümid”; “Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti!”; “Ah efendim o herif yok mu, kızıl kâfirdi”; “Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdad/Bıraktın milletin kalbine çıkmaz bir mülevves yâd/Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se/Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e”; “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek/Otuz üç yıl bizi korkuttu şerîat diyerek”.

Soldan Abduh, Efgani, Reşid Rıza

Midesi bulanıyormuş

“Kardeşim” dediği Mithat Cemal (Kuntay) anlatıyor: Âkif, üç padişahtan Reşad’a kızıyor, Hamid’den iğreniyor, Vahdettin’e hem kızıyor, hem iğreniyordu… Eşref’in “Besmele gûş eyleyen şeytan gibi/Korkuyorsun höt dese bir ecnebi/Padişahım öyle alçaksın ki sen/İzzet-i nefsin Arab İzzet gibi” kıtasına bayılırdı. Abdülhamid’den yalnız mânen değil, maddeten de iğreniyordu. 1908 Meşrutiyeti’nde Meclis-i Meb’usan’ın açılacağı gündü. Âkif’le Büyük Reşid Paşa türbesinin önünden geçiyorduk. Halk koşmaya başladı. İzdihamın koşması sâridir; biz de koştuk. Âkif beni bıraktı, kalabalığı yardı; yarmasıyla beraber geri kaçtı; sapsarıydı. “Bir cinayet mi var?” dedim. “Aman dur, midem bulanıyor” dedi. Midesinin bulanması ifade tarzı değildi; bütün safrası yüzündeydi. “Hasta mısın yoksa?” dedim. Hasta filan değildi; ömründe ilk defa Abdülhamid’in yüzünü görmüştü. Padişah açık bir arabada Meclis-i Meb’usan’ın küşad resmine [açılış merasimine] gidiyordu. Âkif: “Boyalı sakalı ile suratı birdenbire karşıma çıktı; fena oldum” dedi. Halk geçip giden arabayı hâlâ alkışlıyordu. Âkif: “Aman yarabbi, otuz üç sene bu! Hâlâ alkışlıyorlar, kaçalım. Bir sokağa sapalım!” dedi. Bu alkışların duyulamayacağı bir yer arıyordu. Bir müddet sonra Sultan Hamid mebuslara Yıldız köşkünde bir akşam yemeği verdi. Yemekten sonra bazı meb’uslar Abdülhamid’in ellerini öptüler. Âkif buna haftalarca kızdı… [Mehmet Akif, İst. 1939, s. 242-243]

Âkif, edebiyatçı dostlarıyla. arkasında Midhat Cemal

Ha gayret!

Medine-i Münevvere’de kalırken, ailesiyle burada yurt tutmuş ve Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey kütüphanesi müdürlüğü yapmış Ali Ulvi Kurucu ile ahbablık kurmuştum. Konyalı Hacıveyiszâdenin yeğeni idi. Çok fazla ilmi yoktu; ama saf ve temiz bir insandı. Hicaz’a giden Türklere yardımı çoktu. En bariz hususiyeti, inkılâpçılara reaksiyonun lideri sandığı Âkif’e aşırı hayranlığı idi. Onunla oturur, onunla kalkardı. Onun gibi konuşur; onun üslûbuyla şiir yazma kudretine sahip idi. Birgün evinde sohbet ederken, söz Âkif ve Sultan Hamid’e geldi. Ben bilmez gibi, buna şaşırdığımı söyledim ve Âkif’in pişman olup olmadığına sordum. Bu mevzuyu çok araştırdığını, ama pişmanlık eserine rastlamadığını üzülerek itiraf etti. Sonra şunu anlattı: “Ben bu hadiseyi temize bağlamak için, Âkif’in ağzından Sultan Hamid’i öven ve pişmanlık gösteren bir şiir yazmak istedim. Bunu Âkif’in dostu Fuad Şemsi’ye verip, neşrettirecektim. Güya Âkif vefat etmeden evvel bu şiiri yazıp, ona vermişti. Nitekim böyle yaptığı başka şiirleri vardı. Ancak kendisine danıştığım, Âkif’in yakın dostlarından rahmetli Mahir İz mâni oldu. Sakın yapma, iş ortaya çıkar, daha da kötü olur, dedi.”

[Bu yazıyı yazdıktan sonra görüştüğüm Kadir Mısıroğlu, Medine-i Münevvere’de iken (1976), Ali Ulvi’nin aynı gerekçeyle böyle bir şiiri Sebil Mecmuası’nda neşretmek istediğini, ama kendisinin "Ben böyle bir sahtekârlığa âlet olamam" diyerek kabul etmediğini anlattı.]




Şimdiki diziler gibi, eskiden de tefrika roman tutkusu vardı. Biri okur, diğerleri nefesini tutarak dinler. Heyecanla arkasını beklerdi. Bu romanlar, cemiyetin rengini değiştirmiş; bir ara propaganda vâsıtası olarak da kullanılmıştır.

Televizyonlarda bir dizi furyasıdır gidiyor. Herkesin takip ettiği hususi diziler var. Dizi saatlerinin listesi bile tutuluyor. Gazeteler, dizilere ve oyuncularına dair çarşaf çarşaf haber neşrediyor. Bazısı tutuyor, senelerce konuşuluyor; bazısı alaka çekmiyor; bir iki hafta sonra sessizce kaldırılıyor. O kadar masraf çöpe gidiyor. Eskiden de, tefrika roman tutkusu vardı. Ardını radyo tiyatroları ve arkası yarınlar izledi. Televizyonun gelişiyle, önce Amerikan, sonra Brezilya, şimdi de Türk dizileri...

Paris’e gitmiş gibi

Eskiden uzun kış gecelerinde, soba ile ısınan odalarda, evin beyi, işten gelir; üzerinde entarisi, sırtında hırkası, başında takkesi, elinde gazete, sobanın ve lambanın yakınına otururdu. O zamanlar, gazete, hanım ve çocukların eline verilmez; dışarıda olup bitenlerden haberdar olurlarsa üzülecekleri ve ahlâklarının bozulacağı düşünülürdü. Bu sebeple, baba, kendince sansürden geçirerek, lüzumlu kadarını aile efradına okurdu. En çok alâka çeken, tefrika romanlar olurdu. Herkes, nefesini tutarak, romanı dinlerdi. O devirde romanlar, gazetede tefrika edilirdi. Heyecan içinde, o günki tefrikanın sonu gelir; altında “mâbâdi (arkası) var” yazardı. Radyolardaki, “Arkası Yarın”, bu geleneğin devamıdır. Roman eğer rağbet görürse, tefrika bittikten sonra kitap olarak basılırdı. Cihan Harbi sırasında bile, roman tefrikaları çıkardı. Hasan Bedreddin (Beybaba) gibi bazıları, Fransızcadan tercüme ettiği avantür romanları, kendi ismiyle neşredip şöhret kazanmıştır.

Roman, eski bir Fransız edebiyat türüdür. Latince romanice kelimesinden gelir ve halk diliyle, ilkçağ şövalye hikâyelerini (romans) ifade eder. Avrupalılar novella diyor ki, yeni demektir. İlk romanlar Fransızcadan tercümedir. İlk tercüme roman, Zeyneb-Kâmil hastanesinin bânisi Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın, 1862’de Fénélon’dan tercüme ettiği Telemaque romanıdır. Sırayla Hugo, Voltaire, Defoe, Chateaubriand, Bernardin de St. Pierre, Dumas (baba-oğul), Swift, Lamartine, Zola, Daudet gibi ekserisi Fransız meşhur yazarların romanları tercüme edildi. İsimleri ise bir âlemdi: Sefiller, Mağdurîn Hikâyesi adını almıştı. Millet, Fransa ve Fransız hayatını, adı gibi öğrendi. Şair “Âleme gelmiş sayılmaz, gitmeyenler Paris’e” demiş ya; gidemeyenler, romanlar sayesinde gitmiş gibi oluyordu. Sultan Hamid’in de roman okumaya düşkün olduğu; bilhassa ecnebi polisiye romanları, tercüme ettirip, her gece uyumadan evvel musahibine okuttuğu söylenir.

Orijinal ilk Türk romanı, Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat’tır (1872). İstemediği bir gençle evlendirilen genç kızın hikâyesi idi. Burada gelenekler tenkit ediliyordu. Romanların, sonra da dizi ve filmlerin misyonu, hep bu olmuştur: Cemiyete, kendince çeki düzen vermek. Sonra, züppeler (Araba Sevdası, Şık), bâtıl halk inanışları (Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç), aile buhranları (Şıpsevdi, Aşk-ı Memnu), cemiyet yaraları (Sergüzeşt), taşra hayatı (Yaban) romanlara mevzu edilmiştir. Çoğunda edebî kaygı ve ahlâkî endişeler ön plandaydı. Halk, dünyaya bu romanların gözüyle bakardı. Ahmed Midhat, Hüseyin Rahmi, en çok tutulan tefrika muharrirleri idi. İnkılâp devrinde de roman, bir propaganda vâsıtası olarak kullanıldı: Âdetâ, Çalıkuşu, kadının çalışma hayatına alıştırmak; Sinekli Bakkal, Sultan Hamid devrini kötülemek; Nur Baba, tarikatları zararlı göstermek için yazılmıştı. Ama tefrika roman, her zaman canlılığını devam ettirdi. Okumayı sevmeyenler için bir ara fotoromanlar bile neşredildi.

Bir Avrupa mecmuasında, Sultan Hamid'i gece roman dinlerken gösteren resim

Okumayı sevdiren adam

Ahmed Midhat Efendi, bizde okumayı sevdiren adam diye bilinir. Halkı okumaya alıştırmış; neşrettiği gazete, mecmua ve romanlarla, halk kültürünün neşrinde hizmetleri olmuştur. Aslında Mithat Paşa’nın yetiştirmesidir. Uzun zaman Jön Türkler arasında zaman kaybetmiş; sonra hatasını anlar gibi olup, nedamet getirmiş; padişahtan vazife istemiştir. Yazmadığı saha yoktur. Bazen boyundan büyük işlere kalkışmış; ihtisası olmayan işlerde ahkâm keserek, yanlışlara düşmüştür. Sathî, aceleci ve basittir. Romanlarında hem maceralarla merak uyandırır; hem nüktelerle eğlendirir; hem de okuyucuya bir şeyler öğretmek isterdi. Bu sebeple romanları, sanki birer ansiklopedi; halk kültüründen, dünya coğrafyasına kadar bir kırk ambar gibidir. Monte Cristo Kontu gibi ecnebi romanlara nazireleri de vardır: Hasan Mellah. Millî-manevî değerlere bağlı olanlar iyidir; iyiler, hep kazanır. Çok tutulan bir tefrikası, roman kahramanının ölümüyle bitmiş; okuyucular, gazete idarehanesinin önünde nümayiş yapıp, camları indirince, Ahmed Midhat Efendi, ertesi günü “Bizim dün öldü dediğimiz kahramanımız, meğer ölmemiş imiş; bayılmış imiş” diyerek ertesi günü tefrikaya devam etmiştir. Derler ki, o zamanlar çalıştığı sıhhiye dairesinden köprüye gidene kadar iki dakikalık mesafede aklına bir roman mevzuu gelir, Beykoz vapurunda bininceye kadar kafasında kemale getirir; vapura binince yazmaya başlar; Beykoz’a geldiğinde roman bitermiş. Bastırdığı kitapları, depo kirası vermemek için, Beykoz’daki çiftliğinin ambarında muhafaza ederdi. Türkiye’de kimse, onun kitaplarından kazandığını kazanmamıştır. Neşrettiği kitapları, boyunu geçerdi.

Ahmed Midhat Efendi

Aşk Batağı

Hüseyin Rahmi, sonradan Aşk Batağı diye kitap hâlinde neşredilecek olan Bir Muâdele-i Sevda adlı romanını tefrika ettiği günlerden bir gün, son tefrikasını vermiş, Karaköy’de ada vapurunu bekliyor. Merhum, Heybeli’de otururdu malum. Yanına birisi yaklaşıp konuşmak istiyor. Adam, romandaki maceranın aynısını yaşadığını, roman nasıl biterse, öyle hareket edeceğini söylüyor. Romanda, koca, karısının kendisine hıyanet ettiğini öğrenip, onu öldürüyordu. Telaşa kapılan Hüseyin Rahmi, vapuru kaçırmak ve gece Karaköy’de bir otelde gecelemek pahasına, gazeteye dönüp, tefrikanın sonunu değiştiriyor; koca, karısını boşuyor. Bir cinayet, böylece önleniyor.

Hüseyin Rahmi Gürpınar




İskoçya’da, İngiltere’den istiklâl yanlıları, referandumda mağlup oldular. Ama az bir farkla. İşte referanduma giden yolun hikâyesi...

İskoçya’nın istiklâli için yapılan referandumdan, İngiltere ile beraberliğe devam kararı çıktı. Sterlin ve İskoç şirketlerinin hisseleri değer kazandı; borsa yükseldi. Birleşik Krallık, dünya politika ve ekonomisinde itibar tazeledi. İskoçya, fakir bir ülke değil. Siyasetten hukuka kadar, geniş bir otonomisi de var. Buna rağmen öteden beri ayrılma arzusu taşıyanlar vardır. 1970’deki referandum, iştirak % 40 barajının altında kaldığı için geçersiz sayılmıştı. Şu halde şimdiki, bir muvaffakiyet sayılır. Üstelik kaydını yaptıranların sayısı % 97 idi. AB ve Londra, elbette ayrılığa karşıdır. Zenginlik ve demokrasinin, aşırı milliyetçiliği zayıflattığı bir defa daha ortaya çıktı.

Duvarın ötesi

Fransa’nın kuzeyinde yaşayan Kelt kavmi Brötonlar, denizin öte yanındaki soğuk, nemli, karanlık ve ıssız adaya çıktıklarında, buranın yerli halkı Piktleri kuzeye sürdüler. Adaya da bunlardan dolayı Britanya dendi. Romalılar, İngiltere’ye çıktılar; ama çok denemelerine rağmen, Kaledonya dedikleri İskoçya’yı işgal edemediler. Zira Piktler, devamlı baskınlar yapıyorlardı. Hatta İmparator Hadrianus, bunlara karşı 150 km. lik bir duvar inşa ettirdi. Romalılar 407’de geri çekilince; bu sefer Avrupa’dan Cermen kabileleri adaya geçti. Angllar, Saksonlar, Vikingler, Normanlar derken, ada bir Cermen ülkesi oldu. Brötonlar, adanın batısına sürüldü. Buraya Galler denir ki, Kelt ülkesi demektir. Adanın Cermenlerin hâkim olduğu kısmına, Angllardan dolayı İngiltere dendi.

İrlanda’ya göçen bir kısım Bröton’un şerrinden kaçarak Britanya’nın kuzeyine yerleşen Skotlar, buradaki Piktlerle birleşerek İskoçya’yı ve İskoç halkını meydana getirdi. Bu devirde, Prens Macbeth’in, teyzesinin oğlu Kral Duncan’ı öldürüp tahtı gaspetmesi, Shakespeare’in Macbeth adlı meşhur piyesine mevzu olmuştur. İskoçlar, V. asırda Aziz Patrick sayesinde Hristiyanlığa girdi. Bugün Birleşik Krallık bayrağındaki üç haçtan çapraz olanı, onu sembolize eder.

Cesur yürek

İskoçya tahtının vârisi kalmayınca, İngiltere Kralı Uzunbacaklı William, İskoçya’da hâkimiyet kurmak istediyse de, istiklâline düşkün İskoçlar, William Wallace reisliğinde ayaklandı. Ayaklanma bastırıldı; ama az sonra İskoçya müstakil oldu. Braveheart (Cesur Yürek) filmi bunun hikâyesini anlatır. Tahtın güçlü namzedi İskoç soylusu Stuart hanedanından Bruce kral oldu.

Altı defa evlenen ve Kilisenin boşanmaya izin vermemesi sebebiyle boşanabilmek için Roma’dan müstakil kilisesi kuran İngiltere Kral VIII. Henry’nin bir oğlu ve iki kızı peşpeşe tahta çıktı; ama hiçbirinin çocuğu olmadı. Bâkire Kraliçe diye de bilinen kızı I. Elizabeth’in ölümüyle, Stuart Hanedanı’na gelin giden halasının torunu ve İskoçya Kralı VI. James, 1603’de I. James adıyla İngiltere tahtına oturdu. Böylece İngiltere ve İskoçya tacı birleşti; ancak iki devlet istiklâlini devam ettirdi. Şimdiki kraliçe, bu İskoç Kralı’nın 11. kuşaktan torunu ve tahtının vârisidir. İngiltere, İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler hep beraber Birleşik Krallık’ı teşkil eder. Devletin resmî adı budur.

Bununla beraber iki ülke parlamentoları arasında çatışma eksik olmamıştır. Bu sırada ekseriyetin Protestan olduğu ülkede Kral II. James’in Katoliklikten vazgeçmemesi problem doğurdu. Tahttan indirilen kral, Fransa’ya kaçtı; yerine Protestan vârisler geçti. Önceki kralın yanlıları, XVII. asırda Fransa destekli çok isyan çıkardı. İskoçya, fakir düştü; feodalitesi çözülmeye yüz tuttu. Fransa ile uzayan savaş, iki tarafı çözüme sevketti. İskoçların ticaret serbestisi ve kralın Protestan olması şartıyla, iki ülke 1707’de birleşti. İskoç parlamentosu kaldırıldı. Büyük Britanya Krallığı kuruldu. İskoç hukuku ve kilisesi ise istiklâlini muhafaza etti. Böylece, Fransa’nın ve burada yaşayıp İngiltere tahtında hak iddia eden Katolik kralların, İskoçya’yı basamak olarak kullanma şansı ortadan kalkıyordu. O zaman da bu anlaşma kıl payı bir farkla kabul edilmişti. Britanya’nın artan refahı İskoçya’ya da aksetti ve istiklâl hevesi zayıfladı. Yine de halkın gelir seviyesi, İngiltere’den aşağıdır.

İskoçya’da, İngiltere’den istiklâl isteyen bir kesim her zaman olmuştur. Bunlar, İskoç Milli Partisi (SNP) olarak teşkilatlanmıştır. İskoçya’da zengin madenler ve denizinde petrol vardır. 1970’lerdeki petrol krizinde, bu petrol İngiltere için çok ehemmiyetliydi. SNP, bunu kullanarak bir istiklâl referandumu tertiplemiş; ama muvaffak olamamıştı. Şimdi iktidardaki SNP, petrol vergilerinden kendisine ayrılan %15’i arttırmak; hatta bu gelirleri (Norveç gibi) gelecek nesiller için bir fonda toplamak istiyor. Ayrıca ayrılsa bile sterlini para birimi olarak muhafaza etmeyi istiyor.

Başkalarına ilham verdi

Britanya adasının en kuzeyinde, 790 tane adaya sahip İskoçya’nın nüfusu 5 milyondur. Soğuk, yağışlı, tabiatıyla yeşildir. Nüfusu seyrek olan kuzey kesimi dağlık; güneyi ovalıktır. Başşehri Edinburgh’tur. Kraliçenin kocası Prens Philip, Edinburgh Dükü’dür. Avam Kamarası’nda 72 milletvekili ile temsil edilirler. İskoç soyluları, Lordlar Kamarası’nın âzâsıdır. İskoçya’dan mesul bakan vardır. Avam Kamarası’nda, İskoçya’yı alâkadar eden kanunlar, önce İskoç milletvekillerinin katıldığı komisyonda görüşülür. 1997’de tekrar kurulan İskoç parlamentosu, içişleri, sağlık, maarif, ziraat, ekonomik planlama ve kalkınma mevzularında müstakil karar merciidir. Londra, hiç de sıcak bakmadığı referandumun ardından, ayrılıkçıları teskin için İskoçya’nın otonomisini genişletme sözü vermiştir. İşin enteresanı, bu referandum başta İspanya’nın Katalunya otonom eyâleti olmak üzere, çoklarına, bu arada bizde de bazılarına ilham kaynağı olmuşa benziyor.

Kızıl saçlı ekose

İskoçya’da halkın çoğu İngilizce konuşur. Yerli dilleri bilen ancak dağlık yerlerde % 40’ıdır. İngiliz kültürü, memlekete derin tesirler bırakmıştır. Yine de erkeklerin (altında don olmaksızın) giydiği kit adında kareli İskoç etekleri ve gaydaları ile İskoçlar geleneklerini devam ettirmeye çalışırlar. Her klanın (kabilenin) bizim Fransızca İskoç manasına ekose dediğimiz ayrı birer deseni vardır. Eski mahkeme kararlarından müteşekkil İngiliz hukukunun aksine, İskoç hukuku, yazılı Roma hukuku kaidelerine dayalıdır. Hâlâ en büyük Mason yapılanmalarından birisi, İskoç Riti’dir. Cimrilikleri, fıkralara mevzu olan İskoçların ekserisi Kalvenist Protestandır. İskoç viskisine, içkiciler rağbet eder. Shetland koyunlarının yünü, bir cinse adını vermiştir. Vaktiyle sığır hırsızlığı ve şantajın oldukça itibarlı bir meslek olduğu İskoçya’da, Robin Hood’a benzetilen Rob Roy (Kızıl Rob) gibi şöhretli haydutlar, romanlara, filmlere mevzu olmuştur. İskoçya’dan Amerika’ya başlarda hayli göç yaşanmıştır. Soyadında Mac ve O bulunanlar, hele bir de kızıl saçlı ise, rahatlıkla “İskoçtur” denir. İskoç asıllı çok İngiliz devlet adamı ve sanatçı vardır. Önceki başbakan Gordon Brown, Harry Potter’in yazarı J. K. Rowling, şair Robert Burns, penisilini keşfeden Alexander Fleming, telefonu bulan Alexander Graham Bell İskoç idi. Kraliyet ailesinde bile, kim bilir he kadar İskoç kanı bulunur.




Bizde nüfus kayıtları...

Son zamanlarda insanlar soyunu öğrenmeye merak sardı. Bunun için de nüfus kaydının bulunduğu ilçenin nüfus müdürlüğündeki kütükler ilk kaynaktır. Ancak bunlar çok da eski değildir. Hıristiyanlığa vaftiz ile girilip, vaftiz edilen her şahıs kilisenin mensubu sayıldığından, ayrıca nikâh ve ölünün takdisi de Hıristiyanlıkta mühim birer âyin olduğundan, bunlar Avrupa’da muntazaman kaydedilmiştir. Asırlar öncesine ait defterleri kilise arşivinde bulmak mümkündür. Kilise her zaman güçlü ve müstakil bir teşkilat olduğundan, bu kayıtlar günümüze kadar intikal edebilmiştir. İslâm dünyasında böyle bir şey söz konusu değildir. Gerçi İslâmiyetin daha ilk yıllarından beri nüfus sayımları yapılmış; hazineden ödeme yapılacak şahısların isimleri kaydedilmiştir. Ama bu kayıtlar muayyen bir zaman için muteber olmuş; günümüze intikal etmemiştir. Osmanlılarda da muntazam nüfus ve toprak sayımı yapılmıştır. Ancak bunda esas maksat vergi ve askerlik olduğu için, sistemli doğum ve ölüm kayıtlarından söz edilemez; yalnızca aile reisi erkeğin adı geçer.

1341-1925 tarihli sicilli umumi defteri

Ateş, kütüğü yaktı

İlk nüfus sayımı 1834-1844 arasında Sultan II. Mahmud zamanında yapılmıştır. Askerî maksadlarla yapıldığı için sadece erkek nüfus yazılmıştır. Bu sayımın defterleri İstanbul’da Başbakanlık Arşivi’ndedir. Çoğu tasnif edilmemiş bu defterler, millî güvenlik endişesiyle olsa gerek, incelemeye açık değildir. Modern nüfus sayımı Sultan Hamid devrinde, 1887 ve 1905 yıllarına aittir. Kadınlar da sayılmıştır. Bunlardan ancak 1905’te yaşayan dede/ninenin babası öğrenilebilir.

Her köy/mahallenin ayrı sicili vardır. Haneler buraya sırayla bir rakam verilerek işlenir. Her haneden doğanlar, kütük sıra numarası verilerek sicile alt alta yazılır. Kazâların bir kısmında, nüfus idaresi yandığı veya asker kaçaklarınca yakıldığı için, 1905 yerine, şifahî sayıma dayalı 1925 sicilleri vardır. Sözlü olması sebebiyle, bunlardaki doğum tarihleri şüphelidir.

1926 yılına ait bir nüfus cüzdanı

Doğum, ölüm ve evlenmeleri nüfus siciline kaydettirmek mecburi olduğu halde; bilhassa kırlık yerlerde buna dikkat edilmemiştir. Erkekler (varsa) mektebe giderken; kız çocukları ise evlenirken, hatta evlenip doğan çocukları mektebe kaydolurken nüfusa yazılırdı. Bu sebeple, her sene nüfus idaresinden bir memur, köyleri gezip, doğup, ölenleri ve evlenenleri beyan üzerine elindeki deftere kaydederdi.

Sicillerde erkeklerin doğum tarihleri birkaç yıl küçük yazılıdır. Buna ketm (saklama) denir. Harplerin çok olduğu bir nesil için bunun izahı kolaydır: Askere geç gitsin; o zamana kadar hem evlenip çocuğu olsun; hem çalışıp aileye bir faydası olsun; hem de gücü kuvveti yerine gelsin ki askerlik meşakkatlerini göğüsleyebilsin. Kızlarda böyle bir problem olmadığı ve esasen nüfus sicilline evlenirken yazıldıkları için onların doğum tarihleri umumiyetle doğrudur.

1927 nüfus sayımı

Bir nüfus sayımı

Ölümlerin nüfus idaresine bildirilmesinde de benzeri problemler vardır. Miras taksimi veya mülk intikali bahis mevzuu olmadıkça ölümler tescil edilmemiştir. Öyle ki nüfus sicilline göre hâlâ hayatta görünen ve yüz yaşını geçmiş çok sayıda insan vardır. Küçükken ölen çocukların ölüm kaydı ekseriya verilmediği için, sonra doğan çocuklar, bu çocuğun ismiyle kaydedilir. Daha doğrusu nüfusa kaydedilmez; ölen çocuk yaşıyormuş gibi gözükür. Bir köyde, memur, geçen sene evliliğini kaydettiğini birine, çocuk var mı diye sormuş; o da yok manasına elini sallayıp “hava” deyince, memur, Havva diye bir kızı olduğunu zannedip kaydetmiş. Sonra gerçekten bir kız dünyaya gelince, kaydetme lüzumu görmemişler; olmayan çocuğun kaydı devam etmiş.

Memur çocuklarının yaşgünü

1905’ten sonra yılla beraber ay/gün de yazılmaya başlanmıştır. Fakat bunlar da, en az yıllar kadar güvenilmezdir. Bu sebeple nüfus defterlerinde 01.01 doğum tarihine sahip çok kişi vardır. Çocuğu yıllar sonra nüfusa kaydettiren babanın veya muhtarın, bu tarihi doğru hatırlaması beklenemez elbette. Doğum günü kutlama âdeti olmadığından çok da önemsenmez.

Avrupa'dan bir aile şeceresi

Sicildeki şüpheli tarihlerin aslının öğrenilmesi çok zor çabalara ihtiyaç gösterir. Bir ahbabım, kasabada oturdukları halde, nüfus kâğıdındaki doğum günü, ayı ve yılının yanlış olduğunu, doğrusunu şöyle öğrendiğini anlattı: Anneannem dayımı okutmak üzere İstanbul’da kalır; yazları evine gelirdi. Ortaokulda iken kendisine doğum tarihimi bilip bilmediğini sordum. Anahtar verip sandığını açmamı ve oradan bir kutu tarif ederek getirmemi söyledi. Getirdim. İçini aç, orada bir doktor reçetesi bulacaksın dedi. Ediği gibi yaptım, reçeteyi buldum. “Bu reçeteyi ben Kadıköy’de yaptırdım. O gün yola çıktık. Buraya geldiğimiz gün, senin kırkın yeni çıkmıştı” dedi. Böylece oldukça dakik bir şekilde doğum günümü öğrenme imkânı buldum.

Cumhuriyetin ilk nüfus cüzdanlarından

Memur çocukları umumiyetle doğru yazılıdır. Zira memurlara çocuk parası ödenmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ailesinin beşinci çocuğu olanlar günü gününe yazılmıştır. Çünki 1950 yılına kadar yol vergisi vardı. Herkes o zaman için mühim bir meblağ tutan 6-7 liralık bu vergiyi vermek, aksi takdirde her sene 15 gün yol yapımında amelelik yapmak mecburiyetindeydi. Ancak nüfusu arttırma tedbirleri cümlesinden olarak beş çocuğu olanlar yol vergisinden muaf oluyordu. Bu mükellefiyetten düşmek için babalar beşinci çocuklarını hemen nüfus sicilline yazdırırlardı.

Nüfusa doğru kaydetme alışkanlığı ve imkânı olmadığı için, başka gelenekler teşekkül etmiştir. Evde okuma yazma bilen birisi varsa, yeni doğan çocuğun doğum tarihini ay, gün, hatta saat olarak evdeki mushaf veya çok okunan başka bir kitabın içine, kapağına, sonuna veya arada bir sayfanın kenarına kaydetmektedir. Ancak bu mushafın okunmaktan eskidiği için imha edildiğini veya mahalle câmiine vakfedildiği de rastlanan hallerdendir.

Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye nüfus tezkeresi

Hane (ev) esasına göre tutulan nüfus sicillerinde, o aileden kaç hane varsa umumiyetle peş peşe ayrı ayrı gösterilir. Ancak her aile kütüğünün başında o ailenin kütüğe kayıtlı ilk mensubunun isminin üzerinde ailenin lakabı da kaydedilir. Bu lakaptan farklı sıralardaki haneler arasındaki akrabalık tesbit edilebilir. Umumiyetle her ailenin soyadı aynıdır; ancak aynı aileden olduğu halde, farklı soyadı alanlar da vardır. Eskiden bazı aile reisleri, nüfus kaydını taşındığı yere naklederdi. Şimdi bu imkân kalkmıştır. Çünki son yıllarda herkese bir kimlik numarası verilerek, bütün kayıtlar merkezî kompütüre işlenmiş; araştırmacıların işi de kolaylaşmıştır. Nüfus sicillerinin tamamı 1978 yılında Latin harflerine çevrilmiştir. Bazı yanlış okumalara rastlanır. Bilhassa mahallî isimleri, yabancı nüfus memurları farklı okuyup yazmıştır. Dursunlar, Tursun; Mustafalar, Mıstafa; Mekkiler, Güllü olmuştur.

Atatürk'ün önceki nüfus cüzdanı

Atatürk'ün yeni hüviyet cüzdanı

Atatürk'ün son nüfus cüzdanı

Nüfus kütükleri




Merkezî hükümete isyan ettiği veya dikbaşlılık gösterdiği için bazı şehirlerin kara listeye alındığı; buraya yatırım yapılmayarak cezalandırıldığı kanaati halk arasında hâkimdir. İşte cezalı şehirler...

Batı hukuk tarihinde, çocuklar ve deliler fiillerinden dolayı cezalandırıldığı gibi; ölülere, hayvanlara, hatta cansız varlıklara ceza verildiği olurdu. Daha da garibi, bir savaş kaybedildiği zaman, silahlara ceza verilirdi. Toplar, zincirlenir; kılıçlar, pantolonun içine sokulurdu. Cansızların cezalandırılması geleneğine, cezalı şehirlerle biz de katkıda bulunmuşuzdur. Çoklarından “bu vilâyet cezalı”; “şu kasaba cezalı” diye duyarsınız. Konya, Bursa, Yozgat, Bilecik, Bilecik, Kütahya, Kırşehir, Maraş, Rize, Tunceli, Düzce, Zile, Menemen gibi şehirlerin ismi bu meyanda anılır. Fransa ihtilâlinden sonra, kralcılara destek veren Vendée gibi şehirler, kara listeye alınmıştı. Bundan ilham alan bizimkilerin de, cezalı şehirler listesi hazırladığı kanaati halk arasında hâkimdir. Bu şehirlerin büyük kısmı, merkezî hükümete karşı isyan veya dikbaşlılık sebebiyle kara listeye alınmış; mesul görülenler, İstiklâl Mahkemeleri vasıtasıyla sindirilmiş; şehirler de yatırımlar engellenerek cezalandırılmıştır. Ancak bu bilgilerin çoğu rivayetlere, hatta şehir efsanelerine dayalıdır.

Konya'daki meşhur heykel

Şehre sırtı dönük heykel

Çapanoğlu isyanları sebebiyle Ankara’yı çok uğraştıran Yozgat, rivayete göre bir ziyaretinde halk zamanın reisicumhurunu protesto ettiği ve heykel yaptırmadığı için kara listeye alınmış; hiç bir yatırım yapılmadığı gibi; yol üzerinde olmasına rağmen demiryolu bile geçirilmemiştir. Nitekim Ankara-Sivas demiryolu, arazi müsait olduğu halde, Yerköy’den Kayseri’ye iner; sonra tekrar yukarıya çıkarak Sivas’a ulaşır. Yozgat, bugün bile milliyetçiliğin kalesidir.

İki defa patlak veren ve zor bastırılan Konya isyanı, bu şehrin kara listeye alınmasına sebebiyet vermiştir. Türkiye'nin en büyük vilâyeti Konya'da bulunmazken; Konya’nın kazâsı kadar şehirlerde sivil havaalanı vardır. Üstelik Konya'da devlete ait fabrika yok denecek kadar azdır. Yani devletten yeterince destek alamamıştır. Bugün bile Konya’daki fabrikaların tamamı hususi sektöre aittir. Sağ iktidarlar da, zaten Konya çantada keklik diyerek yatırım yapmamıştır. Yani Konya, Bursa gibi, kendi kendine zengin olmuştur. Ayrıca Konya’daki heykelin yüzünün istasyona, sırtının ise şehre dönük oluşu, bazılarınca Atatürk’ün şehre küskünlüğü olarak tefsir edilmiştir.

Rize ve Maraş gibi şehirler, şapka inkılâbına isyan (1925) sebebiyle kara listededir. Hatta Hamidiye zırhlısı, bu sebeple Rize’yi bombardıman etmiştir. Birkaç esrarkeşin Kubilay’ı öldürmesi şeklinde vuku bulan Menemen hâdisesinde (1930), kayıtsız kaldığı düşünülen halkın sürgünü bile akıldan geçmiştir. Tunceli ve Palu, malum isyanlar sebebiyle mimlidir.

Tek sebep isyanlar değildir. Denir ki Kütahya, Yunan Harbi sırasında büyük bir mağlubiyete sahne olduğu için kara listeye alınmış; bütün yatırımlar, Kütahya’dan çok küçük olan Eskişehir’e kaydırılmıştır. Böylece, eski bir eyâlet merkezi olan Kütahya sönerken; Eskişehir, onu defalarca katlamıştır. Isparta, Nurculuğun merkezi olarak görüldüğü için, kara listede iken^; Demirel sayesinde zincirini kırmıştır.

Çerkes Edhem, Yozgat İsyanı'nı bastırdıktan sonra

Bizi köy de yapsanız...

Güyâ reisicumhurun Kayseri’ye 1930’daki ziyaretinde, imam-müezzin maaşlarının çok düşük olduğundan şikâyet eden müftü Kızıklı Kasım Hoca’ya, “Sizin peygamberiniz, namaz kıldırırdı, maaş mı alırdı?” diye sorduğunda, “Bizim peygamberimiz devlet idare ederdi; maaş mı alırdı?” diye cevap vermesi, infiale sebep olmuş; Kayseri kara listeye alınmıştır. Kayserililer, 4 sene sonraki gelişinde Atatürk’ün çok beğendiği bir heykel dikerek ve Anıt-Kabir’in taşlarını taşıyarak kendilerini affettirdiler. Şehir, bez ve tayyare fabrikasına kavuştu.

Bursa’nın kara listeye alınmasını Rıza Nur hikâye ediyor. Rivayete göre, 1930’da Mudanya iskelesine doğru giden çok sayıda otomobilin hikmetini soran Atatürk, “Kaplıcaya gelen meşâyıhdan Esad Efendi’yi karşılamaya gidenlermiş” cevabını alınca; “Beni karşılamaya bu kadar araba gelmedi” diyerek üzüntüsünü belli ediyor. Esad Hoca ve ailesi kabahatin cezasını, ertesi sene vuku bulan Menemen hâdisesi vesilesiyle öderken; Bursa, başta demiryolu olmak üzere devlet yatırımlarından mahrum kalmıştır.

Osmanoğulları’nın anavatanı Bilecik, Yunan işgali sırasında tamamen yanmıştı. Derler ki, yeniden kurulurken, Ankara, yeni şehrin istasyon yakınında olmasını istemiş; halk ise buradaki tarlalar yerine, bir tepe yamacına kurulmasını tercih edince, ipler kopmuştu. Kiğı, Şebinkarahisar gibi şehirler ise, zelzele veya yangın sebebiyle yıldızı sönmüş şehirlerdendir. İki büyük şehir arasında kaldığı için gelişemeyen bazı şehirler ise, bu geri kalmışlığı, cezalı olmaya bağlar.

Kırşehir, 1954 seçimlerinde reylerin tamamını Millet Partisi kurucusu olan hemşerisi Osman Bölükbaşı'na verdiği için kazâ hâline getirildi; üstelik vilâyet yapılan eski kazâsı Nevşehir’e bağlandı. Bunun üzerine Kırşehirliler, DP idaresine “Bizi köy de yapsanız, Osman’ı muhtar seçeriz” diye telgraf göndermişti. Ankara, hatasını çabuk anlamış; Kırşehir, 1957’de tekrar vilâyet hâline getirilirken, bu işten Nevşehir, kazançlı çıkmıştır.

Osman Bölükbaşı

“İstanbul’a bu küskünlüğünüz niye?”

Yunan Harbi esnasında İstanbul-Ankara arasındaki gergin hava, inkılâptan sonra da devam etti. Ankara’nın başşehir yapılması, bazılarında hayal kırıklığına sebep oldu. Hatta, meşhur muhalif Gümüşhane Mebusu Zeki Bey “İstanbul’a bu küskünlüğünüz niye?” diye başlayan bir konuşma yaptı. Ankara’nın başşehir olmasının esas sebebi, İstanbul’un muhalif tavrı ve Anadolu’nun bundan çekinmesinden ziyade, Lozan Anlaşması ile İstanbul’un bir bakıma milletlerarası idareye verilmesidir. İki şehrin birbirine soğukluğu bir müddet devam etti. İstanbul gazeteleri Ankara’yı küçümsemeye devam etti. 1925’te Şeyh Said hâdisesi vesilesiyle çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile bu gazeteciler tevkif edilerek hizaya getirildi. İstanbul basını susturuldu. Bundan sonra iki şehir arasındaki münasebetler düzeldi. Öyle ki şehir meclisi, şehrin adının Kemalkent olarak değiştirilmesini bile teklif etti. Reisicumhur bile gitmeye çekindiği bu şehre, ilk defa 1927 senesinde gitme imkânı buldu ve bir daha da merasimler haricinde ayrılmadı. Sosyal hayattan mahrum mütevazı Ankara’ya; gençliğini geçirdiği canlı ve eğlenceli İstanbul’u; Çankaya’daki basit bağ evine de, Dolmabahçe Sarayı’nı haklı olarak tercih etti. Buna rağmen bozkırda Alman şehirlerine benzer mamur, fakat soğuk bir şehir inşa edilirken; eski payitahta bunun binde biri yatırım yapılmadığı için, İstanbul büyükçe bir köy hâline dönüştü.




Hazret-i Ömer, Kûfe Kâdısına yazdığı mektupta böyle diyordu. Bundan dolayı İslâm tarihinde mahkeme kararlarında bir hata olduğu anlaşılırsa, davaya tekrar bakılıp, yeni bir hüküm verilirdi.

Vaktiyle Avrupa’da dâvâlara soylular veya kralın tayin ettiği sıradan memurlar bakarken, İslâm İmparatorluğu’nda hukuk âlimleri hâkimlik yapardı. Hâkimlere ictihad hürriyeti tanınmış; bir ictihadın, bir başkasıyla bozulamayacağı hükmü getirilmiştir. Hâkim, önüne gelen davaya bakar; kendi ictihadına; müctehid değilse, mezhebine göre hüküm verir. Usulüne uygun verilmiş kararı, hükümdar bile bozamaz. Taraflar, hâkimin, hukuka aykırı karar verdiği kanaatinde ise, bu kararı, bir başka hâkime götürebilir. Karar gerçekten hukuka aykırı ise, bozulup, yeni bir hüküm verilir.

Halife Harun Reşid'i divanda dava dinlerken tasvir eden resim

Kısasta halifenin imzası

Hazret-i Peygamber, tayin ettiği hâkimlerin hükmüne itirazı olanların davasına bakar; hüküm yanlış ise düzeltirdi. Amr bin Âs’ın baktığı bir dâvâyı kaybeden taraf, Hazret-i Peygamber'e itirazda bulunmuş; O da Amr’ın hükmünü tasdik etmiştir. Yemen’de muhtelif kabilelere mensup kimseler aslan avlamak maksadıyla çukur kazıp başında beklerken, içlerinden biri çukura düştü. Buna takılarak başka biri, derken tam dört kişi çukura düştü; aslan da bunları parçaladı. Bunun üzerine sonraki maktullerin kabileleri çukura ilk düşenin kabilesinden üç kişinin diyetini istedi. Onlar ise sadece buna takılanın diyetine razı oldular. Yemen Kâdısı Hazret-i Ali, ilk düşene -ona takılarak üç kişi daha helâk olduğu için- ¼; ikinci düşene -ona takılarak iki kişi daha helâk olduğu için- 1/3; üçüncü düşene -ona takılarak bir kişi daha helâk olduğu için- ½; son düşene ise -onun yüzünden kimse helâk olmadığı için- tam diyete hükmetti. Hükme razı gelmeyenler, meseleyi hac mevsiminde Resûlullah’a arzettiler. O da hükmü tasdik etti.

Râşid Halifeler de böyle hareket etmiştir. Hazret-i Ömer, her hac mevsiminde Mekke'de bir divan kurarak, hâkimlerin kararlarını burada tedkik ederdi. Kûfe Kadısı Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye gönderdiği mektupta, “Bir hüküm verdikten sonra, bunun hatalı olduğunu anlarsan; doğruya dönmekten çekinme!” demiştir. Ayrıca hâkimlerin verdiği idam cezalarının kendi tasdiki olmaksızın yerine getirilmesini yasakladı. O zamandan beri İslâm âleminde, hükümdarın imzası olmadan kısas infaz edilemez.

Halifeler, ictihadı farklı olsa bile, kadıların, hatta önceki halifelerin verdiği hükümleri bozmazdı. Kâdı Ebu'd-Derdâ'nın verdiği bir hükümden mahkûm olan tarafın şikâyeti üzerine, Halife Ömer, "Onun yerinde olsaydım, senin lehine hükmederdim" dedi. "Buna engel nedir?" diye sorulunca, "Burada bir âyet veya hadîs bulunmamaktadır. Bir ictihadın ise diğerine üstünlüğü yoktur!" cevabını verdi. Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha’nın ortaklaşa sahip bulundukları bir arazinin ortasındaki sulama seddinin kaldırılmasına dair mesele Halife Osman’ın önüne geldi. Ancak dâvâya daha evvel Halife Ömer’in bakıp Talha’ya hak verdiğini öğrenince çekildi. Talha da, hissesini Hazret-i Ali’ye bağışladı.

Yola çıkan bir kimse, arkadaşları döndüğü halde dönmeyince yakınları adamın arkadaşları tarafından öldürülmüş olduğu iddiasıyla Kâdı Şüreyh'in önüne geldi. O da bunlar delil gösteremediği için, zanlılara masum olduklarına dair yemin teklifinde bulundu. Yemin edilince de davayı reddetti. Dâvâcılar daha sonra dâvâyı Halîfe Ali’ye götürdü. O ise zanlıları ayrı ayrı dinleyip ifadelerindeki tutarsızlıklar üzerine hükmü bozup bunlar aleyhinde hükmetti. Bunun üzerine zanlılar suçlarını itiraf ettiler.

Bir kimse, dârülharbden bir köle satın aldı. Sonra bunun önceki sahibi ortaya çıktı ve kıymetini ödemek şartıyla kölesini geri istediyse de, Kûfe Kâdısı İbni Huleyde kendisini haksız buldu. Karşı taraf meseleyi sonraki kâdı Şüreyh'e götürdü. O da, “Bir kimsenin, düşman tarafından zapt edilerek dârülharbe götürülen malını, daha sonra bir müslüman eline geçirse, ilk sahibinin kıymetini ödemek suretiyle bu malı alabilmesi Peygamber’in sünneti gereğidir” deyip aksi yönde yeni bir hüküm verdi.

Maarra Kadısı dava dinlerken

Latif bir hile

Hâkim, hüküm verdiği dâvâda, sonradan daha güzel gördüğü bir hükme dönebilir. Kur’an-ı kerimde anlatıldığına göre, bir gece bir koyun sürüsü bir bağa girerek zarar verdi. Zarara uğrayan kimse Hazret-i Dâvud'a gelerek dâvâcı oldu. O da koyunların zarara uğrayan kimseye tazminat olarak verilmesine hükmetti. Hazret-i Süleyman ise, koyunların zarara uğrayan tarafa teslimine, bağlar yeniden yetişene kadar dâvâcının semerelerinden faydalanmasına; bağ yetişince koyunların tekrar sahibine iâdesine hükmetti. Hazret-i Dâvud oğlunun hükmünü beğendi. Kur’an-ı kerim her ikisinin de ilmini ve aklını över. Büyük tefsir âlimi Kurtubî der ki: “Eğer bu âyet olmasaydı, kadılar helâk olurdu".

Buna benzer bir hâdise daha vardır: İki kadın bir akşam yanlarında birbirine çok benzeyen birer oğlan çocuğu ile yolda giderlerken kurt, çocuklardan birini kaptı. Geride kalan çocuğun kime ait olduğu hususunda kadınlar ihtilafa düştü. Hazret-i Dâvud çocuğun büyük kadına ait olduğuna karar verdi. Hazret-i Süleyman, eline bir bıçak alıp çocuğu eşit iki parçaya ayırarak kadınlar arasında paylaştırmaya hükmedince, büyük kadının sessizliğine mukabil küçük kadın "Aman öyle yapma, çocuk büyüğün olsun!" diye telâş eseri gösterdi. Hazret-i Süleyman bu şefkatli hareketin ancak gerçek anneye ait olabileceğini düşünerek çocuğu küçük kadına verdi. Hazret-i Dâvud, oğlunun bu hükmünü kabul etti.

Fâtıma binti Kays, dul kalınca, Hazret-i Peygamber, Ümmü Şerîk’in evinde iddet beklemesine hükmetti. Ama onun çok gelen-gideni olduğunu nazara alarak, amcazâdesi Abdullah İbni Ümmi Mektûm’un evinde beklemesi istikametinde hükmünü değiştirdi. Bu hâdiseler, istinafa, yani bir dâvânın gerekirse tekrar görülmesine delil alınmıştır. Ama buna hükümdarın izin vermesi şarttır. Yoksa işler uzar ve kaos çıkar.




Eskiden sahillerde erkeklerle kadınların ayrı ayrı denize girdiği deniz hamamları vardı. Bugünki havuzlara benzeyen deniz hamamları, halkın sadece serinleyip yüzdüğü değil, sosyalleşme imkânı da bulduğu mekânlardı.

Vaktiyle erkeklerle kadınların ayrı ayrı denize girdiği deniz hamamları vardı. Yeni devirde denize karışık girmenin yaygınlaşmasıyla, bunlar birer ikişer ortadan kalktı. Yerini kadınlar plajı aldı. Muhafazakâr turizmcilerin açtığı kadınlar plajı, 28 Şubat hengâmında kapatılmıştı. Geçenlerde, Antalya’da “kadınlara pozitif ayrımcılık” için kurulan kadınlar plajının, böyle bir hayat tarzını kabul etmediklerini söyleyen kadınlı-erkekli bir grup tarafından basılması, hâdisesi medyaya aksetti.

“Namus elden gidiyor”

Denize girme âdetinin, Tanzimat’tan sonra Avrupalılar tesiriyle girdiği söylenirse de doğru değildir. İslâm geleneğinde yüzmek makbuldür. Hazreti Peygamber yüzmüş; çocuklara yüzme öğretilmesini de tavsiye etmiştir. Sultan Fatih, Yavuz Sultan Selim, Sultan II. Selim, Sultan I. Ahmed ve Sultan Genç Osman’ı Boğaz’da yüzdüğünü; hatta sefer sırasında büyük nehirlere girdiğini biliyoruz. Osmanlı cemiyeti, denizlere meydan okuyan nice büyük denizci yetiştirmiştir.

Vaktiyle denize girme ihtiyacını, sahilden 15-20 metre ileride, etrafı tahta çevrili dışarıdan görülmesi imkânsız havuz şeklinde tahtadan deniz hamamları karşılardı. Denize girmeye müsait, akıntısız yerlerde, suya mukavemetli keresteden kazıklar çakmak suretiyle kurulurdu. Ortası havuz şeklinde olup, etrafı ızgaralarla kapatılırdı. Dışarıdan görülmemesi için de üzerine branda gerilirdi. Sahile iskeleyle bağlanırdı. Bu havuzun iç duvarlarına, yüzme bilmeyenlerin tutunması için boydan boya halat çekilirdi. Büyükleri 20x30; küçükleri ise 15x20 metre ebadındadır. Derinliği ise 1,5 metredir. Boğulma hâdiselerinin çokluğu sebebiyle, deniz hamamları dışında denize girmek yasaktı.

Eski usulde erkekler ve kadınlar için ayrı birer deniz hamamı

Evliya Çelebi, XVII. asırda Eyüp ve Langa’daki “derya hamamlarını” anlatır. İstanbul’da öteden beri Büyükdere, Bakırköy, Yeşilköy, Moda’da denize girilirdi. XIX. asırda ilki Galata Köprüsü ayağı, ikincisi Salıpazarı ve üçüncüsü de Kumkapı’da olmak üzere giderek arttı. Bu asrın sonunda 60 kadar hamam vardı. Hemen yarısı kadınlara aitti. Moda, Beylerbeyi, Salıpazarı, Paşabahçe’de yalnız kadınlara mahsus deniz hamamları vardı. Kadıköy, Büyükada, Büyükdere, Beşiktaş, Salacak, Bebek, Kabataş, Üsküdar, Çengelköy, Tarabya, Yeniköy, Çatladıkapı, Yenikapı, Ahırkapı, Üsküdar-Ayazma İskelesi, Heybeliada, Kuleli, Beykoz, Yenimahalle, İstinye, Kuruçeşme, Kumkapı, Samatya, Makriköy (Bakırköy), Ayastefanos (Yeşilköy), Ortaköy ve Davutpaşa’da, hem kadınlar, hem de erkekler için yan yana deniz hamamları vardı. Bunların arasında ses işitilmeyecek kadar, mesela 50 metre mesafe bırakılır; erkeklerin seyretmek maksadıyla yanaşmaması için polis sandalı bu arada devriye gezerdi. Büyükçesi erkeklere tahsis edilmekle beraber; kadınlar kısmı daha kalabalık olurdu.

XX. asır başlarında artık İstanbul’un her iki tarafındaki sahillerde, çok deniz hamamı vardır. Sadece Pâyitahtta değil; İzmir, Antalya, Mersin, Beyrut, Lazkiye, Bingazi, Selanik ve bazı Karadeniz şehirlerinde deniz hamamlarına rastlanmaktadır. Meşrutiyet devrinde ilk defa İngilizler Tarabya’da kadınlı-erkekli denize girdiler. Bunları Beyaz Ruslar takip etti. İstanbul’un işgalinden sonra, işgal kuvvetlerinin askerleri, Yeşilköy’de aileleriyle denize girdiler. Halk, “namus elden gidiyor” diyedursun, ecnebilerin girdiği karışık plajlar yayıldı. Cumhuriyetten sonra Müslümanlar için de umumileştirildi. 1970’lerde deniz hamamları ortadan kalktı.

Üsküdar'da deniz hamamı

Her yerde denize girilmez

Bir deniz hamamının hangi hususiyetleri taşıması gerektiği, şehremaneti (belediye) tarafından tesbit ve ilan edilir; iki-üç seneliğine ihale olunurdu. Hamam ustaları gayrımüslim ise de, işletmecileri ekseri Müslümanlardandı. Hangi hamamın kime ihale edildiği, yaz başında gazetelerde ilan olunurdu. Buna rağmen, bazıları kaçak deniz hamamı kurar; belediyeyi uğraştırırdı. Bazı yalıların önünde ev halkına mahsus hususi deniz hamamları bulunurdu.

Deniz hamamları mevsimlikti. Yaz başında kurulur; yaz bitince sökülür; kerestesi bir yerde saklanırdı. Zira fırtınaya kapılabilir veya gemi çarpabilirdi. Sökülmeyenleri de sene boyu harab olduğundan, tamir edilir; boyanırdı. En büyük kaza, çivi çıkması veya kazık çürümesi sebebiyle yaşanırdı. Bu sebeple, belediye, dikkatli olmaları hususunda, işletmecileri ikaz ederdi. Giriş ücreti belediye tarafından tesbit edilir. Ekserisi Ermeni biletçiler ile hamam hademesi hizmet eder.

1920'lerde Samsun'da bir deniz hamamı

Deniz hamamının dışında, ücretine göre umumi veya hususi soyunma kabinleri, dinlenme yerleri, gazoz, kahve satılan bir büfe ve tuvalet bulunurdu. Cankurtaran çalıştırmak mecburi idi. Bazılarında yüzme hocası bile bulunurdu. İçki asla satılmaz; içkili kimse hamama alınmazdı. İşletmeci, havlu ile deniz kıyafetleri de bulundururdu: Erkekler için dizi örten peştamal veya “deniz donu”; kadınlar için boyundan diz altına kadar gecelik misali “denizlik” ile girmek mecburi idi.

Solda, deniz hamamının içi; sağda bir yalı önündeki hususi deniz hamamı

Eskiden kibar hanımlar, denize girmeye ve güneşe çıkmaya alışık değildi. Bu sebeple deniz hamamlarına pek rağbet etmezlerdi. Buna rağmen, deniz hamamları yaz boyu bilhassa tatil günleri dolup boşalırdı. Buralar, sadece serinleyip yüzdüğü değil, sosyalleşme imkânı da bulduğu mekânlardı. Kaç-göç geleneği, kadınların daha rahat hareket etmesine imkân verdiği için, bir bakıma “hürriyet” demekti. Kadınlar hamamı, kadınlar tuvaleti, kız mektepleri gibi, deniz hamamları da kadınların rahat hareket etmesi maksadına matuftu.

Amerika'da plaj polisi, mayo boyunu ölçüyor (1922)




Yezidîler veya daha doğrusu Ezdîler, IŞİD katliâmları ile gündeme geldiler. İçine kapanık ve farklı yaşantıları, dışarıda hem alâka uyandırmış, hem de aşağılanmalarına yol açmıştır.

İçine kapalı bir topluluk olan Yezidîlerin farkına, Türk amme efkârı, 80’lerdeki anarşi devrinde siyasî sebeplerle toplu halde İsveç’e iltica etmeye başladıkları zaman vardı. Gazeteciler Mardin’deki Yezidî köylerine gidip, “Şeytana Tapınanlar Arasında” başlıklı sansasyonel ve biraz aşağılayıcı röportajlar yapardı. Yezidîler, şimdi de yanlış olarak “Sünnî” diye lanse edilen, IŞİD katliâmları ile gündeme geldi. Dünya, buna diğer halklardan daha fazla alâka gösterdi.

Bir Yezidî türbesinde âyin

Şeytanın gözyaşları

Yezidîlik, doğru adıyla Ezdîlik’in menşei hakkında açık bir bilgi yoktur. Dine adını veren Ezd (İzed, Yezdan), Eski Farsçada Tanrı’nın ismidir. Ezdî, tanrıya inananlar demektir. Emevî halifesi Yezîd ile bir alâkası bulunmamaktadır. Kürtçe Ezda (Yaratan) kelimesi veya İran’ın Yezd şehri ile de alâka kuranlar vardır. Bazıları, Ezdîliği, Kürtlerin ananevî dini ve Zerdüştlüğün orijinal hâline en yakın inanç olarak kabul ederek yüceltir; bunların zorla Müslümanlaştırıldığını söyler. Halbuki Ezdîlik, Mitra dinine yakındır; ama Zerdüştlük ile arasında esaslı zıtlıklar vardır.

Ataları, ME 6. asırda Pers zulmünden kaçarak Asurlular tarafından Doğu Anadolu’ya yerleştirilmiş eski İran kabileleri olduğundan, Kürtler, antik İran dinlerinde idiler. Zamanla coğrafya itibariyle Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık tesirine girdiler. Hazret-i Ali ve Muaviye’ye karşı çıkan Hâricî mezhebine mensup Yezîd bin Enîse, Kürdistan mıntıkasında yerleşip mücadelesini burada sürdürmüştü. Bazı İslâm kaynakları, Ezdîliği buna bağlar. Tarih içinde Ezdîlerin, bu ismin de tesiriyle Halife Yezid’e sahip çıkmaları, iddiayı doğrular mahiyettedir.

Laleş'te Şeyh Adiy türbesi

Şeyh Abdülkâdir Geylânî’den ders alan ve Adeviye tarikatının kurucusu bir sünnî evliyası olan Şeyh Adiy bin Müsâfir ile soyunu Ezdîlerin mukaddes bilmeleri, meseleyi iyice giriftleştirmiştir. Emevî soyundan gelen Şeyh Adiy’nin (v.1162) Musul’da Laleş vadisindeki kabri, Ezdîlerin mukaddes hac mekânıdır. Bazılarına göre, Ezdîlik, Şeyh Adiy’nin müridlerinin, zamanla Sünnîlikten uzaklaşarak büründüğü farklı bir inanç sistemidir. Görüldüğü kadarıyla Ezdîlik, Mitra, Manike ve Zerdüşt gibi antik İran dinleri ile, Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlıktan ciddi tesir görmüş senkretik (bağdaştırıcı) bir dindir.

Tarih içinde mıntıkaya hâkim olan İslâm devletlerinin zimmî (gayrımüslim vatandaş) statüsünde kabul ettiği Ezdîlerin büyük kısmı zaman içinde Müslüman olmuştur. XX. asır başlarında bile Müslümanlığa giren Kürt toplulukları vardır. Meşhur Kürt politikacı Ahmed Türk’ün dedesi Hasen Kanco, ihtida etmiş bir Ezdîdir. Kürtlerin bir kısmı, Arap fetihleri sırasında Müslüman olmuştu. Hamidiye alaylarında Yezidîler vardı. İttihatçılar zamanında, bilhassa Cumhuriyetin ilk yıllarında sıkıntı ve zulme uğramışlar; büyük kısmı Avrupa’ya iltica etmek zorunda kalmıştır. Nüfus kâğıtlarında din hanesi boş bırakılan Ezdîlerin sayısı Cumhuriyetin ilk yıllarında 18 bin iken, şimdi 500’e düşmüştür. İçine kapanık, farklı bir topluluk oluşları, hem alâka uyandırmış; hem de aşağılanmalarına yol açmıştır.

Geçen asırda Mardin'de Yezidîler

Az bilen rahat eder!

Ezdî inanç esaslarının ipuçlarına el-Cilve ve Mushaf-ı Reş adlı kitaplarda rastlanır. Yeri göğü yaratan mutlak kudret sahibi Hâdî isimli tanrının yardımcısı yedi melek vardır. En büyükleri, bütün varlıkların öncüsü olan ve tavuskuşu şeklinde sembolize edilen Azâzil (şeytan), varlıkları irşad etmiş; Tanrı’ya sadakatinden Âdem’e secde etmemiştir. Gözyaşları cehennemi söndürmüş; Tanrı bu samimiyeti sebebiyle Cennete çekilip, dünyanın idaresini kendisine vermiştir. Diğerleri İsrâfil, Mikâil, Cebrâil, Samuil ve Nureil’dir. Bu 7 melek, sonradan Ezdîlerin 7 imamı (Şeyh Adî, Hasen, Şemseddin, Ebû Bekir, Sâceddin, Sadreddin ve Fahreddin) şeklinde bedene girmiştir. Tavus resmi, Ezdîlerin mukaddes bir tasviridir. Kitabü’l-Cilve, Şeyh Fahreddin’e; Mushaf-ı Reş ise Şeyh Hasen’e nisbet edilir.

Ezdî cemiyeti, arasında geçiş bulunmayan ve birbiriyle evlenemeyen iki sınıfa ayrılır: Müridler ve ruhaniler. Müridlerin okuma-yazma öğrenmesi ve bilhassa dinî bilgiye ulaşması yasaktır. Çeşitli kısımlara ayrılan ve hususi elbise ile serpuş giyen ruhanilerden şeyhler, Şeyh Adiy’nin; pîrler de, Şeyh Adiy’nin talebelerinin soyundandır. Meleklerin temsilcisi sayılan şeyhler, dinî prensipleri tesbit ve bayramları ilan eder. Mukaddes yerlerin muhafazası bunlardadır. Evleri mabed sayılır. Halk, sıkıntılı zamanlarda bunlara müracaat eder. Pîrler, bunların vekilidir.

Laleş'te Babaşeyh

Ezdî cemiyetinin en başında, Yezîd’in soyundan ve hayat boyu maddî-manevî bütün iktidarı elinde tutan şeyhân emîri bulunur. Kendisine karşı geleni aforoz edebilir. 1960’larda emîr Laleşli Emâvî, Irak ordusunda albay idi ve sık sık Türkiye’ye gelirdi. Çeşitli işlere bakan başka ruhaniler de vardır. En renkli olanı, Şeyh Adiy şenliklerinde musiki icra eden ve hacca gidemeyenlere sancağa asılı tavus resmi gezdirip öptüren kavvallerdir. Karabaşlıkları ve upuzun sakallarıyla, sigara ve içki dâhil, dünya nimetlerinden uzak duran ve yılda üç ayı oruçlu geçiren bir nevi keşiştirler. Ezdîlerin %6 kadarı ruhanîdir. Bu dinden olmak için, Ezdî bir anne-babadan doğmak gerekir. Semavi dinlerdeki peygamber kıssaları burada da anlatılır.

Ezdîler, köylerde yaşamayı tercih eder. Bugün İran ve Kafkasya’da, Irak’da Şengal (Sincar) dağlarında, Mardin’in Midyat, Urfa’nın Viranşehir, Siirt’in Kurtalan, Beşîrî ve Batman köyleri ve Hakkâri’de; ayrıca Hindistan ve Avrupa’da yaşayan Ezdilerin bütün nüfusları 300 ile 750 bin arasında verilmektedir. Refik Hâlid’in Yezid’in Kızı adlı romanının kahramanı bir Yezidî kızıdır. 1939 zarihli romanda “Bütün dinlerin Rus salatası” diye vasıflandırılan Yezidîlik hakkında doğru bilgiler verilir.

Yezidîliğin mukaddes Meleki Tavus tasviri

Ezdîlerin inanç ve ibadetleri

Ezdîlikte, marul, bakla, lahana, balık, geyik ve horoz eti yemek; tavusun alâmeti koyu mavi giymek; bıyık kesmek yasaktır. Yılan, akrep, boğa gibi hayvanlar; beyaz, siyah, kırmızı, yeşil ve kahverengi mukaddestir. Şeytan, mel‘un, lânet gibi kelimeler, Melek Tavus’u ima edebileceği için kullanılmaz. Melek Tavus, affedildiğinde, eliyle bir çember çizip, “işte benim halkım” dediği için, bir Yezidî’nin etrafına çember çizildiği zaman, içinden çıkamadığı hakkında bir rivayet vardır. Sünnetsiz birinin kestiği yenmez. Her Ezdî’nin bir âhiret kardeşi olmalıdır. Cenaze merasimi, bu kardeş bulunmadan yapılamaz. Her Ezdî, Laleş’de vaftiz olur; erkek çocuklar sünnet edilir. Her Ezdî boynunda toka şeklinde bir alâmet taşır.

Sabah ve akşam namazı, el ve yüz yıkanıp, kıbleye karşı, eller göğüs üzerinde çaprazvari tutulup, güneş duası okumaktan ibarettir. Öğle namazında Laleş’e dönülür. Aralık’ın ilk Salı, Çarşamba ve Perşembe günü Yezid orucu tutulur; sonra bayram yapılır. Ruhanilerin orucu yaz ve kış kırkar olmak üzere seksen gün sürer. Mürid, kazancının 1/10’unu şeyhlere, 1/20’sini pirlere, 1/40’ını da fakirlere zekât diye verir. Hac, her yıl 15-20 Eylül arası Şeyh Adiy’nin kabrini ziyarettir. Laleş’e girmeden (Yahudilikteki gibi) ayakkabılar çıkarılır.

Bayramları, Ezdîliğin diğer dinlerden uğradığı tesiri daha açık gösterir: Aralık başında İda Rosa; hemen sonra İda Sultan Ezd; 18 Şubatta İda Hızır-İlyas; Nisan’ın ilk çarşambası İda Serisale (Nevruz); Şeker bayramından bir gün sonra İda Ramazan; kurban bayramından bir gün evvel İda Heciya (Kurban); üç yıl nisan’da, üç yıl yazın; üç yıl da Aralık’ta kutlanan İda Dehiya (ölüler) ve İda İsa (Paskalya). Nisan ayında evlenilmez; alışveriş ve toprak işi yapılmaz. Nisan’ın ilk çarşambası yılbaşıdır; (Yahudilerin sept günü gibi) banyo da dâhil, hiçbir iş yapılmaz.


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Ramazan 1440
Miladi:
27 Mayıs 2019

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter