Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


9-10 Mayıs ta, Tarsus daydık, 14. Karakucak Güreşleri sebebiyle. İşlerin yoğunluğundan başta pek gitmeyi düşünmedim. Aklıma Eshab-ı Kehf in makamlarının burada bulunduğu gelince severeknbsp; henbsp; dedim.
İyi ki he demişim. Hayatımın en güzel günlerinden iki gün yaşadım. İnsanlar tanıdım, Adem aleyhisselamdan günümüze insanlık tarihine şahitlik eden mekanlar gördüm.
İnsanlık tarihinin şefkat, merhamet, bereket yüzünü Tarsus kadar güzel yansıtan şehir sayısı her halde bir elin parmaklarının sayısını geçmez.
Ulu Cami de, Adem aleyhisselamın oğlu Şit aleyhisselamın makamıyla başlayan, İsa aleyhisselamdan önce yaşamış Danyal aleyhisselamla devam eden ve Eshab-ı Kehf ile zirveye vuran tarihi, manevi zenginlikleri bağrında saklayan bir Tarsus şehri ve bunları yaşatmak, ayrım yapmadan bütün Tarsusluların yardımına koşmak, onlarla elbirliği içinde güzel şeyler yapmak için çırpınan bir başkan; Burhanettin Kocamaz.
Başkan Kocamaz ın yaptığı hangi güzel işi söyleyelim...
1994 yılında seçilmesiyle birlikte, sahip bulunan güzellikleri elde tutmak için güçlü olmayı temsil eden karakucak güreşlerini başlatmış, bu sene 14. sü yapıldı.
Şehrin tarihi, kültürel dokusunun ortaya çıkması için hiç bir fedakârlıktan kaçınmamış.
Danyal aleyhisselamın, lağım suyu içinde kalan kabrini ortaya çıkarmış, lağımlı suyun akışını başka yere çevirmiş.
En önemlisi de bütün Türk milletini kıyamete kadar devam edecek bir yüz karasından kurtarmış. Ne mi yapmış, kaleme sığmaz ki anlatalım.
Nusret mayın gemisini işitmeyeniniz yoktur. 1915 Martı nda döşediği mayınlarla, Çanakkale Savaşı nın, Türk tarihinin ve dünya tarihinin akışını değiştiren gemidir. Bu gemi 1955 yılına kadar orduda hizmet etmiş. Sonra sivil hayata geçmiş, yıllarca yük gemisini olarak hizmet ettikten sonra, Mersin limanında çürümeğe terk edilmiş. Öyle gemi ki, İngiliz Başbakanı Churcill e Dünya tarihinin akışını değiştiren gemi dedirterek çıldırtan bir efsane...
İşte bu gemi, jilet olacağı günü beklerken Başkan Kocamaz devreye girmiş, tırlarla Nusret i Tarsus a taşımış, aslına uygun tamir ettirerek ilk günkü haline kavuşturmuş, bununla kalmamış, bu gemi için,nbsp; Nusret Mayın Gemisi Müzesi ve Çanakkale Zaferi Kültür Parkı nı kurmuş.
Başkan Kocamaz, bu hizmeti yaparak bütün milletimizin alnına kıyamete kadar silinmeyecek yüz karasının sürülmesine mani olmuş. Eğer Nusret Mayın Gemisi, jilet yapılarak yok olsaydı, ciğerlerimizin jiletle parça parça edilmesinden daha büyük bir felaket olurdu bizim için...
Şimdi, Türkiye nin dört bir yanından insanlar, hem Nusret Mayın Gemisi ni hem de bu geminin etrafındaki Çanakkale Savaşı yla ilgili nice hatırayı görerek Kocamaz a dualar ediyorlar. Nusret Mayın Gemisi ne sahip çıktığı, Çanakkale ruhunu Tarsus ta yaşattığı için.
Kocamaz, 2007 deki güreşlerde, 2005 ve 2006 da birinci olan pehlivanın altın kemer alması için anlaşmalı güreş yapılacağını haber alınca pehlivanları toplar ve der ki:
Eğer güreşlerde en ufak bir anlaşma yapıldığını ben ve danışmanlarım sezerse, güreşleri iptal eder, kimseye bir şey vermem. Er meydanına yakışır güreş yapın.
Ve altın kemeri alması beklenen pehlivan finalde yenilir.
İşte Kocamaz, böylesine yiğitlikten, mertlikten taviz vermez bir kişidir.
Kocaman işler yapana, ebedi güzelliklerimize sahip çıkana Hak yardımcı olur, Nusret eder, halk sahip çıkar, onlar her daim genç kalır, kocamazlar. Evet, nusret, yardım bulan, yardıma kavuşan kocamaz...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Mısır meliki Faruk yıllar önce isabetli bir tahminde bulunmuş: “Bir zaman gelir, dünyada beş kral kalır. Dördü iskambil kâğıtlarında; diğeri İngiltere’de!”

Yarım asrı geçen bir zamandır tahtta oturan 82 yaşındaki Kraliçe II. Elizabeth, tacını en uzun süre koruyan hükümdarlardan biri. Kraliçe, bir Yunan prensi olan Philip’le 37 yıl sonra ülkemiz geldi... . Çocukluğumda bir defa daha gelmişti. Hatta evimizin önünden açık arabayla geçerken gördüğümü hatırlıyorum. Kraliçe İngiliz monarşisinin sembolüdür. Millî marşlarının son cümlesi şöyledir: “Tanrı, majesteyi korusun!” Bugün İngiltere, İskoçya, Galler, Kuzey İrlanda’dan başka, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeler, devlet başkanı olarak Kraliçeyi kabul eder. İkinci Cihan Harbi’nden sonra bağımsızlığını kazanan İngiliz sömürgeleri, Commonwealth adıyla bir birlik kurmuşlardır. Başında da Kraliçe bulunur.

KADIN HÜKÜMDAR

İngiltere’de hükümdar bugün çok sembolik bir mevkidedir ama, kimsenin aklına da monarşiyi kaldırmak gelmez. Çok sayıda siyasî ve sosyal buhranın önüne geçen bir müessesedir çünkü. Üstelik turizme de ehemmiyetli katkısı vardır. Saraya yapılan masrafların kat kat fazlasını bu sayede çıkarır İngilizler. Şu anda İngiliz tahtında bir kadın oturuyor. Çünkü veraset sistemleri buna müsaittir. Halbuki tarihte kadın hükümdar sayısı çok azdır. Nitekim Roma ve Germen veraset sisteminde kadın hükümdara yer yoktu. Ancak İngiltere bir istisnayı gerçekleştirdi ve Avrupa’da belki de ilk defa bir kadını tahta oturttu. Bu Kraliçenin adı da Elizabeth idi. Zaten İngilizler her zaman herkesten farklıdır. Mesela trafikleri soldan işler. Ağırlık ve uzunluk ölçüleri farklıdır. Posta pullarında ülkenin ismi yazmaz vs.

DEDENİZ DE KATILMAZDI

Kadın hükümdar olunca, hanedan arada bir değişiyor tabiî. Mesela şimdiki kraliçenin kocası Philip bir Yunan prensidir. Ama Danimarka hanedanındandır. Dolayısıyla Alman’dır. Demek ki Kraliçe vefat edince, yeni bir hanedan başlamış olacaktır. Kraliçenin dedesinin dedesi de Alman asıllı bir Belçika prensi idi. Kraliçe Victoria ile evlenmişti. Kraliçe Victoria, İngiliz tacına büyük prestij kazandırmış; ülkesini üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk hâline getirmiştir. Bunun da dedesinin dedesi I. George, Hanoverli bir Alman prensi idi. Son kralın halasının torunu olmak hasebiyle gelip ileri yaşında İngiliz tahtına oturdu. Tek kelime İngilizce bilmiyordu. Bakanlar kurulu toplantısına da bu sebeple katılmadı. Halefi de bunun gibiydi. Ama torunu artık bir İngiliz prensi olarak yetişmişti. Tahta çıkınca kabine toplantısına katılmak istedi. Ama başbakan engel oldu. “Gelenekler böyle haşmetmeap! Babanın ve dedeniz de katılmazdı” dedi.

KRAL BİRİNİ ÖLDÜRSE

Evet, İngiltere’de yazılı bir anayasa yoktur. Ülke geleneklere göre yönetilir. Bu sebeple hiçbir anayasa buhranı çıkmaz. Hükümdar tek başına bir işi yapamaz. Bütün icraatlari, ilgili bakanın imzasıyla yerine getirilir. Kral yanılmaz! Sözü meşhurdur. Hatta derler ki, “Kral birini öldürse; başbakan sorumludur. Başbakanı öldürse, kimse sorumlu değildir!” İşin şakası. Şimdiye kadar sevilen ve sevilmeyen hükümdarlar olmuştur. Ama hiçbiri ülkeye zarar vermemiş; birlik ve beraberliği korumuştur. İngilizlerin 750 yaşında bir parlamentoları vardır. Avam kamarası ve lordlar kamarası diye iki kısımdan müteşekkildir. Parlamento her şeyin üstündedir. Çıkardığı her kanun anayasa demektir. Kimsenin bunu iptal etmeye hakkı ve yetkisi yoktur. Ülkede anayasa mahkemesi de bulunmaz. Hükümdar şimdiye kadar hiçbir kanunu veto etmemiştir.

İngiltere, demokrasinin beşiği sayılır. İki büyük parti vardır. Bunlar sistemin vazgeçilmez parçasıdır. Hepsi taca sadıktır. Parti başkanı ne dese o olur. Ona karşı çıkanın siyasî hayatı biter. Başbakan da çok güçlüdür. Ülkeyi o idare eder. Muhalefet lideri, geleceğin muhtemel başbakanı olduğu için, devlet kendisine maaş verir. Parti kapatmayı birisi telaffuz etse, aklından zoru var diye tımarhaneye kapatırlar.

İngiliz ordusu, dünyanın en güçlü ordularındandır. Ama ülke idaresinde yeri yoktur. Hatta protokolde üst rütbeli ordu mensupları, kraliyet ailesi, soylular, kabine, piskoposlar, milletvekilleri ve hakimlerden çok sonra gelir. 630 üyeli parlamento Westminster Kilisesinin yanında toplanır. Salon bu kadar insanı almaya müsait değildir. Bu sebeple 346 milletvekilinden gerisi, dinleyici localarında oturmak zorundadır. Bu sebeple parlamentoda çok samimi bir hava vardır. Milletvekilleri bacak bacak üstüne atsa, neredeyse karşı tarafta oturanların burnuna değer. Sağ tarafta Muhafazakârlar (sağcılar; sol tarafta İşçi Partililer ve Liberaller (solcular) oturur. Kimsenin aklına yeni bir parlamento binası yapmak gelmez. Çünkü İngiltere’yi İngiltere yapan, gelenekleridir.

PİSKOPOS LORDLAR

İngilizlerin bir de lordları vardır. Halkın seçtiği milletvekillerinden başka, bin kadar soylu, parlamentonun lordlar kamarası denilen kısmını teşkil eder. Bunların birazı İngiliz tarihinde önemli rol oynamış ailelerin vârisleridir. Çoğu da hükümdar tarafından hayat boyu lordluk unvanı verilmiş önemli kişilerdir. Lordlar kamarası, hem kanunların bir daha görüşüldüğü bir senato; hem de ülkenin temyiz merciidir. Hakimlerin kararları burada kontrol edilir. Lordlar arasında 26 tane de piskopos vardır. Yanlış okumadınız, İngiltere laik değildir. Üstelik hükümdar, İngiliz kilisesinin başkanıdır. Ama her dine büyük serbestlik vardır. Müslümanlar ve Yahudiler, kendi dinlerine göre evlenip boşanabilir.

HAKİMLERE ÇEK DEFTERİ

Ülkede yazılı kanun azdır. Hâkimler geleneklere, önceki mahkeme kararlarına ve hakkaniyete göre karar verir. Hâkimlik çok prestijlidir. Maaş yerine ellerine çek defteri verilir. Dilediği kadar harcar, nereye ve niye harcadın diyen olmaz. Ama hiçbir hâkim, bunu kötüye kullanmaz. Hâkimler, başbakan ve bakanlar gibi Kraliçenin hâkimleridir, millet adına değil; Kraliçe adına karar verirler. İngiltere, belki de bu sebeple, demokrasiye, insan hak ve hürriyetlerine riayette dünyanın belki de en önde gelen ülkesidir.

CHURCHILL’İN İTİRAFI

Kraliçe II. Elizabeth, tarihlerindeki kadın hükümdarların çoğu gibi dirayetli bir yönetim sergiledi. Tacın haysiyetini korumaya alıştı. Mazbut bir hayat sürdü. İngilizlerin meşhur başbakanı Churchill, Kraliçenin soğukkanlı ve ahlaklı tavırlarını çok övmüş; “Hayatta âşık olduğum tek kadındır” itirafında bulunmuştur. Ne çare ki biri hariç dört çocuğu da mutsuz evlilikler yaptı. Hele geçen senelerde vefat eden kızkardeşi Margareth’in umutsuz aşkı ve mutsuz evliliği yıllarca magazin sayfalarını işgal etti. Ne diyelim İngiltere, tacı, gelecek yüzyıllara da taşıyacağa benziyor. Gelin de, Mısır meliki Faruk’a hak vermeyin!




Türkiye de bir kimlik bunalımı olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Bu bunalımın asli ve tali çok sayıda sebebleri varsa da, ilk sırada yer alan mazi (Osmanlı) düşmanlığı ve her geçen gün İslamiyetten uzaklaşmaktır. Maalesef milli ve manevi değerlerimizde bir erozyon vardır. Jeolojik ve çevre açısından her yıl erozyon sebebiyle Kıbrıs kadar toprak kaybederek dünyada ilk sırada olduğumuz gibi milli ve manevi değerler ve ahlak açısından da çok büyük bir erozyon içindeyiz.
Batı da mazisine düşman kişiye asla rastlanamaz. Rusya da komünist rejim yıllarında, çarlık inkâr edilmedi. Şu anda ise Rus okullarında 30 milyon insanın katlinde baş sorumlu olan Stalin milli kahraman olarak gösterilmektedir. Rusya Devletinin Ortodoks mezhebine gösterdiği ilgi ve yardım İslam Dünyasında bile İslamiyete gösterilen ilginin üstündedir. (İstisnalar hariç)
2007 yılında bir ilkokul öğrencisinin Osmanlı ile ilgili kompozisyonu mazi düşmanlığını gözler önüne sermektedir. Ve bu kompozisyon ilkokullar arası yarışmada derece almıştır. (Kompozisyonu bir ilkokul öğrencisinin yazdığına inanmıyorum) Bu kompozisyonun bir bölümü şöyledir:

1299 yılında Söğüt ve çevresine inen küçük kara bulut yavaş yavaş büyüdü ve tüm Balkanları sardı. Bu kara bulutun altında tüm insanlar kendilerine olan saygınlıklarını yitirip bir kişi için çalıştılar. Elde ettikleri her şeyi bir haine verdiler. Sonucunda da çoğu bu hainin emriyle öldürüldü. İşte tüm bu zamanlarda ne güneş doğmak, ne kuşlar ötmek, ne bulutlar dans etmek ne de bayraklar dalgalanmak isterdi. Bu kara bulut ve onun doğurdukları 1918 yılına kadar sürdü ve 1918 den sonra yavaş yavaş dağılmaya başladı.

Bir yabancının Osmanlı hakkındaki görüşü söyledir: Dünyanın en hür ülkesi Osmanlı ülkesidir. Mukaddesata çatmadıkça, devlete isyan etmedikçe, insan orada meşru olan her şeyi yapar. Tek kelimeyle belki de insanlığın özlediği gerçek demokrasi son defa Devlet-i Aliye de gerçekleşmiştir. (Panait Istrate-Mağaradakiler- s. 273)
Maziden kopan milletler yok olmaya mahkumdur. Kaldı ki Türk milleti çok şerefli bir maziye sahiptir. Ne yazık ki, Osmanlı düşmanlığı ile İslamiyetten uzaklaşmak çağdaşlık olarak telkin edilmektedir. İnsanın iç ve dış benliği vardır. İçerdeki ben ruh dışarıdaki ben ise ten, yani vücuttur. Her ikisinin arasında perdeler vardır. Allahü teâlânın sevgisi ile bu perdeler kalkar ve ikisi kaynaşır. Ruh eğitilirse, eğitilmiş ruhun elbisesi olan bedenden de kemalat zuhura gelir. Eğitilmiş bir ruhun aracı olan dilden hikmet, gözünden ibretler fışkırır. On parmaktan kültürler, sanatlar meydana gelir.




OSMANLI NIN SON DÖNEMİNDEKİ DELİDOLU GAZETECİ TEKRAR GÜNDEMDE
Londra Belediye Başkanı seçilen Boris Johnson, yakın tarihin meşhur bir simasının torunudur. Zaruretler sebebiyle ülkesiyle irtibatı kesilmiştir. Hıristiyan-İngiliz terbiyesi ile büyütülmüştür. Bu akrabalık bağının hikâyesi oldukça hazindir...

Torunu Boris Johnson un Londra Belediye Başkanı seçilmesiyle gündeme gelen Ali Kemal Bey (1867-1922) yakın tarihimizin meşhur gazeteci, yazar ve politikacılarındandı. Polemikte benzerine az rastlanır bir usta idi. Bu tavrı, kendisini acıklı bir sona sürüklemiştir.
Ali Kemal Bey, aslen Çankırılı zengin bir mumcu esnafının çocuğu olarak İstanbul da doğdu. Babası Hacı Ahmed Efendi, cami derslerini kaçırmayan ve Sultan Aziz in katlinde üzüntüsünden hüngür hüngür ağlayacak kadar samimi idi. Annesi ise âdeta seccadeden kalkmayan dindar bir hanım idi. Ali Kemal Bey mülkiyeyi bitirdi. Avrupa da bulundu. Jön Türklere katıldı. Sonra affedilip yurda döndü. Diplomatlıktan çiftçiliğe, yazarlıktan üniversite hocalığına kadar çok çeşitli işlerle uğraştı. Şiirler yazdı. Kitaplar kaleme aldı. Son Osmanlı kabinelerinde Maarif ve ardından Dahiliye (İçişleri) Nâzırlığı yaptı. Bir yandan da mülkiye ve edebiyat fakültesinde siyasî tarih dersleri verdi. Doğru bildiğini hiç çekinmeden söyleyen liberal bir tabiatı vardı.

Ali Kemal
İTTİHAT TERAKKİ DÜŞMANI
Ali Kemal Bey, baskıcı ve zalim gördüğü, hatta Masonik tesir altında dinî ve millî değerlere uzak bulduğu İttihat ve Terakki nin amansız düşmanıydı. Sivri kalemi, onları titretti ama, kendisini partinin hışmından kurtaramadı. Gazetesi kapatıldı. Ders vermesi yasaklandı. Sürgün edildi. İttihatçılar düştükten sonra döndü. Peyam-ı Sabah gazetesindeki yazıları ile, İttihatçıların bir devamı ve âleti olarak gördüğü ve inanmadığı Ankara hükümetine olabildiğince karşı çıktı. İngilizlere direnmenin çare olmadığını düşünüyordu. Mustafa Kemal Paşa yı çok ağır ifadelerle tenkit etti.

ARTİN KEMAL
İnönü zaferinden sonra politikasını biraz yumuşattı. Önceleri İttihatçı manevrası olarak gördüğü Anadolu hareketi lehinde anlaşılabilecek yazılar yazdı. Ama Ankara kahramanlarına karşı hissiyatı değişmedi. Muhalifleri ona Artin Kemal adını taktılar. Giderek ümidini kaybetti. Ancak eş-dostun kaçış teklifine de karşı çıktı. Zafer kazanıldıktan sonra, Beyoğlu nda tıraş olduğu berber dükkânından alınarak İzmit e götürüldü. Burada Birinci Ordu Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa tarafından sivil giydirilmiş askerlere linç ettirildi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesedi, Lozan a giden İsmet Paşa nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. İşte Ali Kemal Bey in hikâyesi böyle acıklı bir sonla bitti. Mamafih Nureddin Paşa nın bu hareketi tasvip görmedi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı.

BİR OĞLU DA BÜYÜKELÇİ
Ali Kemal Bey, babadan kalma serveti hovardaca yeyip bitirmişti. Bununla beraber fakir ama dürüst yaşamayı tercih etmiş; nâzırlığın imkânlarından istifade etmeyi düşünmemişti. Askerî mektepler nâzırı Zeki Paşa nın kızı Sabiha Hanım ile evlenerek, kayınpederinin himayesinde biraz rahat nefes almıştı. Onun, Büyükada daki köşkünde otururdu. Bu evlilikten cumhuriyet devri diplomatlarından Zeki Kuneralp (1914-1998) dünyaya geldi. Bunun oğlu Selim Kuneralp şimdi Seul büyükelçimizdir. Sabiha Hanım 1990 da vefat etti. Sabiha Hanımın bir kardeşi Sedat Zeki Örs, Demokrat Parti milletvekili ve diplomat; diğer kardeşi Vedat Zeki Örs bilim adamı idi. Kızkardeşi Saibe hanım ise İşkodra müdafii şehit Hasan Rıza Paşa ile evliydi.
Ali Kemal Bey in ilk eşi, İsviçreli bir baba ve İngiliz bir anneden olma Winifred Brun idi. 1903 senesinde Londra da evlendiği bu hanımdan Selma ve Osman adında iki çocuğu doğdu. Kadıncağız oğlunun doğumunun ardından 1909 senesinde vefat etti. Ali Kemal Bey bundan sonra üç yıl kadar İngiltere de Wimbledon da yaşadıktan sonra, çocuklarını anneanneleri Margareth Johnson un yanına bırakıp ülkesine dönmek zorunda kaldı. Bilahare çocuklarını getirtmek istediyse de, savaş sebebiyle muvaffak olamadı.

Ali Kemal in 44 yaşındaki torunu Boris Johnson geçtiğimiz hafta Londra Belediye Başkanı seçildi.

İNGİLİZLEŞEN TORUNLAR
Ali Kemal Bey in öldürülmesinden sonra, anneanne torunlarını birer İngiliz olarak yetiştirdi. Osman Wilfred Kemal, 1936 yılında Mısır a giderek orada annesinin yeğenleriyle beraber çalıştı ve burada Irene Williams Bromley ile evlendi. Bu evlilikten 1940 yılında Stanley Johnson doğdu ki, The Spectator dergisi direktörü ve Muhafazakâr Parti milletvekili idi. Stanley Johnson, Bohemya asıllı Sir James Fawcett in kızı Charlotte ile evlendi. Bu evlilikten doğan Alexander Boris Johnson 44 yaşında Muhafazakâr Parti den Londra belediye başkanı seçildi. Boris Johnson, sık sık Türk kökenini vurgulayan bir şahsiyettir.
Bu arada Ali Kemal, geçtiğimiz yıl Türkiye Gazeteciler Cemiyeti nin meslek şehidi gazeteciler listesine alınmış, bunun üzerine mevzu uzun süre tartışılmıştı.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Torunu Boris Johnson’un Londra Belediye Başkanı seçilmesiyle gündeme gelen Ali Kemal Bey (1867-1922) yakın tarihimizin meşhur gazeteci, yazar ve politikacılarındandı. Polemikte benzerine az rastlanır bir usta idi. Bu tavrı, kendisini acıklı bir sona sürüklemiştir. Ali Kemal Bey, aslen Çankırılı zengin bir mumcu esnafının çocuğu olarak İstanbul’da doğdu. Babası Hacı Ahmed Efendi, cami derslerini kaçırmayan ve Sultan Aziz’in katlinde üzüntüsünden hüngür hüngür ağlayacak kadar samimi idi. Annesi ise âdeta seccadeden kalkmayan dindar bir hanım idi.

Ali Kemal Bey mülkiyeyi bitirdi. Avrupa’da bulundu. Jön Türklere katıldı. Sonra affedilip yurda döndü. Diplomatlıktan çiftçiliğe, yazarlıktan üniversite hocalığına kadar çok çeşitli işlerle uğraştı. Şiirler yazdı. Kitaplar kaleme aldı. Son Osmanlı kabinelerinde Maarif ve ardından Dahiliye (İçişleri) Nâzırlığı yaptı. Bir yandan da mülkiye ve edebiyat fakültesinde siyasî tarih dersleri verdi. Doğru bildiğini hiç çekinmeden söyleyen liberal bir tabiatı vardı.

İTTİHAT TERAKKİ DÜŞMANI

Ali Kemal Bey, baskıcı ve zalim gördüğü, hatta Masonik tesir altında dinî ve millî değerlere uzak bulduğu İttihat ve Terakki’nin amansız düşmanıydı. Sivri kalemi, onları titretti ama, kendisini partinin hışmından kurtaramadı. Gazetesi kapatıldı. Ders vermesi yasaklandı. Sürgün edildi. İttihatçılar düştükten sonra döndü. Peyam-ı Sabah gazetesindeki yazıları ile, İttihatçıların bir devamı ve âleti olarak gördüğü ve inanmadığı Ankara hükümetine olabildiğince karşı çıktı. İngilizlere direnmenin çare olmadığını düşünüyordu. Mustafa Kemal Paşa’yı çok ağır ifadelerle tenkit etti.

ARTİN KEMAL

İnönü zaferinden sonra politikasını biraz yumuşattı. Önceleri İttihatçı manevrası olarak gördüğü Anadolu hareketi lehinde anlaşılabilecek yazılar yazdı. Ama Ankara kahramanlarına karşı hissiyatı değişmedi. Muhalifleri ona “Artin Kemal” adını taktılar. Giderek ümidini kaybetti. Ancak eş-dostun kaçış teklifine de karşı çıktı. Zafer kazanıldıktan sonra, Beyoğlu’nda tıraş olduğu berber dükkânından alınarak İzmit’e götürüldü. Burada Birinci Ordu Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa tarafından sivil giydirilmiş askerlere linç ettirildi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesedi, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. İşte Ali Kemal Bey’in hikâyesi böyle acıklı bir sonla bitti. Mamafih Nureddin Paşa’nın bu hareketi tasvip görmedi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı.

BİR OĞLU DA BÜYÜKELÇİ

Ali Kemal Bey, babadan kalma serveti hovardaca yeyip bitirmişti. Bununla beraber fakir ama dürüst yaşamayı tercih etmiş; nâzırlığın imkânlarından istifade etmeyi düşünmemişti. Askerî mektepler nâzırı Zeki Paşa’nın kızı Sabiha Hanım ile evlenerek, kayınpederinin himayesinde biraz rahat nefes almıştı. Onun, Büyükada’daki köşkünde otururdu. Bu evlilikten cumhuriyet devri diplomatlarından Zeki Kuneralp (1914-1998) dünyaya geldi. Bunun oğlu Selim Kuneralp şimdi Seul büyükelçimizdir. Sabiha Hanım 1990’da vefat etti. Sabiha Hanımın bir kardeşi Sedat Zeki Örs, Demokrat Parti milletvekili ve diplomat; diğer kardeşi Vedat Zeki Örs bilim adamı idi. Kızkardeşi Saibe hanım ise İşkodra müdafii şehit Hasan Rıza Paşa ile evliydi. Ali Kemal Bey’in ilk eşi, İsviçreli bir baba ve İngiliz bir anneden olma Winifred Brun idi. 1903 senesinde Londra’da evlendiği bu hanımdan Selma ve Osman adında iki çocuğu doğdu. Kadıncağız oğlunun doğumunun ardından 1909 senesinde vefat etti. Ali Kemal Bey bundan sonra üç yıl kadar İngiltere’de Wimbledon’da yaşadıktan sonra, çocuklarını anneanneleri Margareth Johnson’un yanına bırakıp ülkesine dönmek zorunda kaldı. Bilahare çocuklarını getirtmek istediyse de, savaş sebebiyle muvaffak olamadı.

Ali Kemal’in 44 yaşındaki torunu Boris Johnson geçtiğimiz hafta Londra Belediye Başkanı seçildi.

İNGİLİZLEŞEN TORUNLAR

Ali Kemal Bey’in öldürülmesinden sonra, anneanne torunlarını birer İngiliz olarak yetiştirdi. Osman Wilfred Kemal, 1936 yılında Mısır’a giderek orada annesinin yeğenleriyle beraber çalıştı ve burada Irene Williams Bromley ile evlendi. Bu evlilikten 1940 yılında Stanley Johnson doğdu ki, The Spectator dergisi direktörü ve Muhafazakâr Parti milletvekili idi. Stanley Johnson, Bohemya asıllı Sir James Fawcett’in kızı Charlotte ile evlendi. Bu evlilikten doğan Alexander Boris Johnson 44 yaşında Muhafazakâr Parti’den Londra belediye başkanı seçildi. Boris Johnson, sık sık Türk kökenini vurgulayan bir şahsiyettir. Bu arada Ali Kemal, geçtiğimiz yıl Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin “meslek şehidi gazeteciler” listesine alınmış, bunun üzerine mevzu uzun süre tartışılmıştı.




En az 30 yıl önce yazdığım bir yazıda; aşağıdaki bilgiler geçmişte olduğu gibi zamanımızda da son derece ağır tahribata sebep olmaktadır.Osmanlı da Çelebi Mehmed zamanında (Devşirme) usulü ile bazı milletler dışında gayrimüslim çocuklar alınarak Müslüman aileler yanında İslami terbiye verildikten sonra İstanbul a acemi ocağına kaydedilir. Yeniçeri olarak profesyonel ve ücretli asker olurlardı. 1826 da Yeniçeri Ocağı kuvvet kullanarak kaldırıldı. Osmanlının son zamanlarında ise İslam ülke aydın ve bürokratlarını kültür emperyalizmi ile Batı devşirmeye başladı. Ve bir dönem gelir İslam ülkelerindeki aydın âdeta serada gibi bir hayat ile halkla irtibatı kesti. Ve halka başka ülkeden gelmiş gibi davranır ve Batı nın kıstasları içinde icraat yapar.

Osmanlı Devletinde Rus elçisi olarak uzun yıllar çalışan İgnatiyef, hatırasında, Sultan 2. Mahmud Han zamanında, Fener Patrikhanesinin kapısında asılan 1821 Rum isyanının baş planlayıcısı, Patrik Gregoryos un Rus Çarı Aleksandr a yazdığı mektubu açıklamaktadır. Mektup özetle şöyledir:

Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Türkler Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukavemetlidir. Gayet mağrurdurlar ve izzetli iman sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, devlet adamlarına, kumandanlarına ve büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir.
Türkler zekidirler ve kendilerini müsbet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından, ahlaklarının sağlamlığından gelmektedir. Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını parçalamak, dini sağlamlığını zayıflatmak icab eder. Bunun da en kısa yolu, milli geleneklerine ve maneviyatlarına uymayan harici fikirlere, hareketlere alıştırmaktır.
Maneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok güçlü, kalabalık kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmanlı Devletini tasfiye için mücerred olarak harb meydanlarındaki zaferler kafi değildir.
Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahribi tamamlamaktır.

Büyük insanlar büyük hayallere sahiptir. Büyük devletler ise büyük düşünenlerdir. Artık Türkiye silkelenmeli ve değişen dengeler ve mevcut siyasi ortam içinde, milli menfaatlerini ön planda tutarak milli hedeflerini, milli stratejisini ve milli dış politikasını tayin ve tespit etmelidir.



OSMANLILARDA VAKIFLARIN ŞARTLARINI KİMSE DEĞİŞTİREMEZDİ
Ders kitaplarına bile girmiş bir iddia var: Güya Sultan Fatih, bazı vakıflara el koymuş. Bunları devlet hazinesine zapt etmiş. Hatta bunu padişahların gerektiğinde şerî hukuka uymadıklarına delil gösteriyorlar. Halbuki devlet, vakıflara el koyamaz. Hususi mülkiyete ilişemez.

Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır

Vakıf, şahıslar tarafından ve mülk mallar üzerinde kurulur. Vakfın şartlarını, kimlerin nasıl istifade edeceğini vakfeden belirler. Bazı hallerde sultan, devlete ait araziyi, mülkiyeti devlette kalmak ve gelirleri bir hayır cihetine sarf olunmak üzere vakfeder. Devlet, böylece sağlık, maarif, bayındırlık gibi amme hizmetlerinin yerine getirilmesini kolaylaştırır. Amme hizmeti görüp de hazineden hakkı doğanlara gelir temin eder. Hazret-i Peygamberin bu yolda tatbikatı olduğu gibi; Emevîlerden itibaren hemen her Müslüman devlette böyle vakıflara rastlanır.

AMME HİZMETLERİ İÇİN...
Osmanlılarda şahıslar câmi, medrese, imâret, hastane gibi hayır eserlerini vakıf yoluyla yaptırırdı. Devlet de bunların faaliyetini devam ettirebilmesi için mîrî arâzinin gelirini tahsis ederdi. Böylece birtakım amme hizmetlerinin karşılanmasında şahıslar önayak olur; devlet de bunları desteklerdi. Buna hakiki manada bir vakıf olmadığı için, gayrısahih vakıf adı verilir. İrsâdî vakıf veya tahsis kabilinden vakıf da denir. Çünkü gerçek vakıf, şahıs mülkü üzerinde kurulur. Bundan dolayı gayrısahih vakıf, lüzum görülmesi üzerine hükümet tarafından iptal edilebilir. Bu topraklar tekrar devlete döner. Bu vakıfların şartlarını da hükümet gerekirse değiştirebilir.

MEMLÜKLERDE DE VAR
Meselâ 1398 yılında vefat eden Mısırdaki Memlûk sultanlarından Berkuk, bu gibi vakıflardan bazısını ihtiyaç sebebiyle iptal edip, devlet hazinesine döndürmek istedi. Bunun için zamanın meşhur âlimleri Bülkînî, İbni Cemâa ve Bâbertî hazretleri fetva verdiler. Osmanlı Devletinde de zaman zaman böyle vakıfların tekrar devlet hazinesine geri alındığı görülmektedir.
Fatih Sultan Mehmed zamanında fetihler için daha çok askere ihtiyaç duyulunca, daha önce yapılmış bazı gayrısahih vakıflar hazineye alınıp, tımar arazisine çevrilmişti. Yerine geçen Sultan II. Bayezid, bunlardan ulemaya maaş olarak tahsis edilenleri iade etmişti. İşin aslından habersiz olanlar, bazı garip yorumlarda bulunmuştu. Güya Sultan Fatih dine karşı lakaytmış da, Sultan Bayezid onun gibi değilmiş. Sofu imiş. Güya Sultan Fatih devleti mukaddes görürmüş de, gerektiğinde vakıflara bile el koyabilecek cesarette imiş.

NASS-I ŞÂRİ GİBİ
Bu yorumlar doğru değildir. Devlet, hususî mülkiyete ve vakıflara el koyamaz. Hatta vakıfların şartlarını değiştiremez. Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir. Yani vakfedenin koyduğu şartlar, âyet ve hadisler gibi muhkemdir. Padişah bile değiştiremez. Osmanlı tarihinde de devletin vakıflara el koyduğu vâki değildir. Ancak bir vakıf mal harab olduğunda, bunu başka vakfa bağlayarak, işe yarar hale getirmeye çalışılmıştır. Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır. Mülkün, yani devletin temeli ise, Halife Ömerin dediği gibi, adalettir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Ders kitaplarına bile girmiş bir iddia var: Güya Sultan Fatih, bazı vakıflara el koymuş. Bunları devlet hazinesine zapt etmiş. Hatta bunu padişahların gerektiğinde şer’î hukuka uymadıklarına delil gösteriyorlar. Halbuki devlet, vakıflara el koyamaz. Hususi mülkiyete ilişemez. Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır.

Vakıf, şahıslar tarafından ve mülk mallar üzerinde kurulur. Vakfın şartlarını, kimlerin nasıl istifade edeceğini vakfeden belirler. Bazı hallerde sultan, devlete ait araziyi, mülkiyeti devlette kalmak ve gelirleri bir hayır cihetine sarf olunmak üzere vakfeder. Devlet, böylece sağlık, maarif, bayındırlık gibi amme hizmetlerinin yerine getirilmesini kolaylaştırır. Amme hizmeti görüp de hazineden hakkı doğanlara gelir temin eder. Hazret-i Peygamber’in bu yolda tatbikatı olduğu gibi; Emevîlerden itibaren hemen her Müslüman devlette böyle vakıflara rastlanır.

AMME HİZMETLERİ İÇİN...

Osmanlılarda şahıslar câmi, medrese, imâret, hastane gibi hayır eserlerini vakıf yoluyla yaptırırdı. Devlet de bunların faaliyetini devam ettirebilmesi için mîrî arâzinin gelirini tahsis ederdi. Böylece birtakım amme hizmetlerinin karşılanmasında şahıslar önayak olur; devlet de bunları desteklerdi. Buna hakiki manada bir vakıf olmadığı için, gayrısahih vakıf adı verilir. İrsâdî vakıf veya tahsis kabilinden vakıf da denir. Çünkü gerçek vakıf, şahıs mülkü üzerinde kurulur. Bundan dolayı gayrısahih vakıf, lüzum görülmesi üzerine hükümet tarafından iptal edilebilir. Bu topraklar tekrar devlete döner. Bu vakıfların şartlarını da hükümet gerekirse değiştirebilir.

MEMLÜKLER’DE DE YAPMIŞ

Meselâ 1398 yılında vefat eden Mısır’daki Memlûk sultanlarından Berkuk, bu gibi vakıflardan bazısını ihtiyaç sebebiyle iptal edip, devlet hazinesine döndürmek istedi. Bunun için zamanın meşhur âlimleri Bülkînî, İbni Cemâa ve Bâbertî hazretleri fetva verdiler. Osmanlı Devleti’nde de zaman zaman böyle vakıfların tekrar devlet hazinesine geri alındığı görülmektedir. Fatih Sultan Mehmed zamanında fetihler için daha çok askere ihtiyaç duyulunca, daha önce yapılmış bazı gayrısahih vakıflar hazineye alınıp, tımar arazisine çevrilmişti. Yerine geçen Sultan II. Bayezid, bunlardan ulemaya maaş olarak tahsis edilenleri iade etmişti. İşin aslından habersiz olanlar, bazı garip yorumlarda bulunmuştu. Güya Sultan Fatih dine karşı lakaytmış da, Sultan Bayezid onun gibi değilmiş. Sofu imiş. Güya Sultan Fatih devleti mukaddes görürmüş de, gerektiğinde vakıflara bile el koyabilecek cesarette imiş.

OSMANLILARDA VAKIFLARIN ŞARTLARINI KİMSE DEĞİŞTİREMEZDİ

Bu yorumlar doğru değildir. Devlet, hususî mülkiyete ve vakıflara el koyamaz. Hatta vakıfların şartlarını değiştiremez. Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir. Yani vakfedenin koyduğu şartlar, âyet ve hadisler gibi muhkemdir. Padişah bile değiştiremez. Osmanlı tarihinde de devletin vakıflara el koyduğu vâki değildir. Ancak bir vakıf mal harab olduğunda, bunu başka vakfa bağlayarak, işe yarar hale getirmeye çalışılmıştır. Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır. Mülkün, yani devletin temeli ise, Halife Ömer’in dediği gibi, adalettir.




İstiklal Savaşının son gazisi Yakup Tatar Amcayı da, nisanın ilk haftasında sessiz sedasız uğurladık. Cenab-ı Hak tan hem Yakup Amcaya, hem de onun gibi vatanı, bayrağı, istiklali, namusu ve inançları uğrunda ahirete göçen şehitlerimize rahmetler diliyorum.
Yakup Amca bugüne kadar hayatta kalmış son gazi idi. Yani istiklal gazilerinin artçısı idi.
Yakup Amcanın şahsında, bütün şehitlerimiz için haykırmak geliyor içimden.
İstiklal Savaşını biz kimlere karşı verdik. Elbette ki güzel vatanımıza saldıran kara emelli düşmanlarımıza karşı verdik. Onlar şimdi neredeler Onlar şimdi artık devir değişti diyerek yanımızdalar.
İki kişi kavga etse, davalaşsalar, hakim kavgayı ilk başlatanı mahkum eder.
Türkiye8217;nin Yunan8217;la, Fransız8217;la, İtalyan la ve İngiliz le o dönemde nasıl bir ihtilafı vardı?
Hiç yoktu. Zaten kendileri yazıp kendileri tatbik ettikleri Mondros Mütarekesi ile milletimizin elini kolunu bağlamışlardı. Topların kamalarını, tüfeklerin mekanizmalarını toplamışlardı.
Yani sıkıca eli ayağı bağlanmış bir milletin üzerine, batının düvel-i muazzaması saldırdı.
Bu nasıl muazzamalık Milyonlarca gencimiz ya şehit, ya da Yakup Amca gibi gazi ve engelli oldular.
Ben eski hesapları kurcalamıyorum. Ama bu zulmü vahşeti bize yapanların, bize özür borçları var. Bu borcu derhal ödemeliler. Son istiklal gazisi de gitti.
Onun yerine yenilerini tekrar çoğaltmaya kalkanların karşısında, artık güçlü bir Türkiye vardır. İhtiyar nüfusları ile, gençlerinin 498217;u rapor ile çürüğe ayrılanlar, geç kalmadan özür borçlarını ödemeliler.
Bu millet doğusundan batısına bütün vatandaşları ile İstiklal Savaşında onların karşısına dikildi. Ve geldikleri gibi gittiler.
Şimdi ise karanlık emelleri uğruna, gençlerimizi birbirine kırdırmaya, dağlarda terörist üretimine çalışanların, bombaları ellerinde patlayacaktır.
Yakup Amca İstiklal Harbinin son gazisi idi. Ancak gazilerimiz daha bitmedi. Kore gazileri, Kıbrıs gazileri, terör olaylarında yaralanıp gazilik mertebesine eren daha binlerce aslanımız var.
Allah onlara hayırlı uzun ömürler versin.
Bizlere de onların kıymetini bilmemizi nasip etsin.




Sultan II. Abdülhamid Hân, Sultan Abdülmecid in oğludur. Henüz 10 yaşındayken annesi Tirimüjgan Sultan ölünce, bakımını Abdülmecid in diğer çocuksuz eşi Perestü Kadın Efendi üstlendi. Perestü Hanım Abdülhamid i kendi çocuğu gibi büyüttü. Babasının ölümünden sonra yerine geçen amcası Abdülaziz Han diğer şehzadelerle birlikte Abdülhamid in eğitimiyle de yakından ilgilendi. Sultan Abdülaziz çıktığı Avrupa gezisine Abdülhamid i de beraberinde götürmüştür.
O, siyasî bir deha idi...
Abdülhamid Hân, amcası Abdülaziz Han ın 1876 da tahttan indirilmesi ve katledilmesi üvey kardeşi V. Murad ın tahta geçirilmesi gibi olaylara şahit oldu. V. Murad Han birkaç ay sonra ruhsal çöküntü geçirince Abdülhamid Han tahta çıkarıldı; Sultan Abdülaziz in tahttan indirilmesine önderlik eden Mithat Paşa da Sadrazam oldu.
Cennetmekân ll. Abdülhamid Han düşmanlarının tasdiki ile dahi firâseti açık, siyasî bir dâhi idi. Bu Ulu Hakan ın zamanı, çileler, entrikalarla dolu aydınların () gaflet içinde boğulduklari bir devir olarak tarihe geçmiştir.
II. Abdülhamid Hân 33 yıl Padişahlık yaptıktan sonra 27 Nisan 1909 da tahttan indirildi, 3 yıl Selanik te tutulduktan sonra, Balkan Savaşları başlayınca 1912 de İstanbul a getirildi ve Beylerbeyi Sarayına yerleştirildi...
Sultan II. Abdülhamid Hân ın, son gününde, hayatında hiç bir sabah terk etmediği banyo ve duşa girmesi hastalığını ağırlaştırmıştı. Son gününü Müşfika Dördüncü Kadın Efendi şöyle anlatıyor: Kadın Efendi, bu, ecel teridir. O gün sabah banyosunu yaptı. Ben çamaşırlarını giydirdim Fakat baktım ki sırtı durmadan terliyor.
- Aman Efendiciğim, çok terliyorsunuz, dedim.
- Kadın Efendi, bu, ecel teridir, cevabını verdi.
Elbisesini giydi. Kahvesini verdik. Hamamdan sonra kahve içmek itiyâdında idi. Yarım bardak sütlü maden suyu da içti. Oturduğu yerde iki rekat namaz kıldı. Bundan sonra ağırlaşmaya başladı...
Abdülhamid Hân, 1 Kasım 1912 den; vefât günü olan 10 Şubat a kadar 5 yıl, 3 ay, 9 gün Beylerbeyi Sarayında kalmıştır. Burada en küçük oğlu Şehzâde Mehmed Âbid Efendi ve zevcesi Müşfika 4. Kadın Efendi ile yaşamıştır. Tahttan indirildikten 8 yıl, 9 ay, 13 gün sonra 75 yaşını 4 ay, 19 gün geçe burada dâr-ı bekâya irtihâl etmiştir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
14 Zi'l-ka'de 1440
Miladi:
17 Temmuz 2019

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter