Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Zaman zaman bazı akl-ı evveller bunu dile getirip, padişahların dinî yaşantısı hakkında ahkâm keserler. Sosyoloji, hukuk gibi yan dallara vakıf olmadan tarih yazılamayacağı, bir dere daha anlaşılıyor. Padişahlar hacca gitmediler ise, elbette bunun bir sebebi vardır. Nitekim Sultan Genç Osman hacca gitmeye kalktı da, başına neler geldi...

Şunu öncelikle söyleyelim ki, Türk-İslâm kültüründe, padişahların da herkes gibi icraatında öncelikle Allah'a karşı mesul olduğuna; vazifelerini dine ve hukuka uygun yapıp yapmadığının hesabını mahkeme-i kübrâda vereceklerine inanılır. O halde dinlerine bağlılıkları kaynaklarda sıkça geçen, ülkeyi hayrat eserleriyle donatan, harb meydanlarında canını ortaya koyan padişahlar, acaba niye hacca gitmemiştir?

MAHPUS HÜKMÜNDEDİR

İslâm âlimleri, hükümdarın ve onun makamındaki emirlerin (vali ve şehzadelerin), hacca gitmekte mazur olduğuna fetvâ vermiştir. Nitekim meşhur İslâm hukukçusu İbni Âbidîn, Reddü'l-Muhtar hâşiyesinin ikinci cildinin 146. sahifesinde şöyle yazıyor: "Meydânî'nin Kudûrî'ye yaptığı Lübâb şerhinden, o da Şemsü'l-İslâm Serahsî'den naklen, arzederiz ki, sultan ve sultan mânâsındaki emîrler [vâli ve şehzâdeler] mahpus hükmündedir. Binaenaleyh içinde kul hakkı olmayan malından kendi namına birini hacca göndermesi icab eder. Mezkûr şekilde aczi tahakkuk eder de, ölünceye kadar devam ederse böyle yapılır." Bir hükümdarın hac gibi uzun bir yolculuğa çıkması, pek çok bakımdan amme nizamını bozabilir. Bu sebeple hükümdarlar mahpus hükmünde, yani hapisteki bir şahıs gibi görülmüştür. Nitekim haccın bir vücub, bir de edâ şartları vardır. Haccın bir insana vâcib olabilmesi için, o şahsın hacca gitmeye kâdir olması gerekir. Nitekim haccı emreden Kur'an-ı kerim âyetinde bu güç yetirebilme hususu açıkça vurgulanmıştır.

Osmanlı padişahlarının her sene Mukaddes topraklara gönderdiği surre alayı

GERİDEKİLERE NE OLACAK?

Haccın farz olması için, hacca gidip dönmeye ve bu zaman zarfında ailesinin nafakasını karşılamaya yetecek kadar parası olması şarttır. Padişahın ailesi, bütün bir harem ve saray halkıdır. Bunların masrafını bizzat padişah karşılamaktadır. Hükümdarlar, sıradan insanlar gibi tek başlarına ata, deveye binip de hacca gidemez. Yanında maiyetini götürmek istese, bu da kolay değildir. Padişahın yanında tam teçhizatlı bir askerî birlik gitmesi gerekir. Halbuki şahsî bir ibadetin yerine getirilebilmesi için bu külfeti yüklemek abes olur. Yol emniyeti de haccın edâsının şartlarındandır. Çöl hiçbir zaman eşkıyadan hâli olmamıştır. Eşkıyaların padişahı yakalayıp esir aldıkları, öldürdükleri, düşmana sattıkları veya fidye istedikleri tasavvur bile edilemez. Üstelik pâyitahtın en az üç ay boş kalması da mahzurdan uzak değildir. Yolda ve gittiği yerde hükümdarın karşılaşacağı tehlikeler de cabasıdır.

Sultan II. (Genç) Osman. Hacca gitme teşebbüsü, tahtına ve hayatına mâl oldu.

BAŞINA NELER GELDİ

Osmanlı tarihinde ilk defa hacca gitmeye niyetlenen hükümdar Sultan II. Osman’dır. Onu da zamanın ulemâsı, gerek babasının şeyhi Aziz Mahmud Hüdâî, gerekse zamanın şeyhülislâmı Esad Efendi bu sebeplerle vazgeçirmeye çalışmıştı. “Padişahlara hacca gitmek farz değildir” demişlerdi. Genç padişahın, dinlemeyip hacca gitmeye teşebbüs ettiği için başına gelen felâketler, çok ibretlidir. Bu yolda, önce tahtını; sonra canını kaybetti. Evet, Emevî ve Abbasî halîfelerinden hacca gidenler vardır. Onların hacca gitmeleri o devir için bir mahzur doğurmamıştı. Ama devir değişmiş, mesafeler uzamıştır. Kaldı ki hükümdarlar için hacca gitmemek bir ruhsattır. Abbasî halifesi Harun Reşid 9 defa hacca gitti diye diğerleri de gitmeliydi denemez. Harun Reşid, kendisine tanınan ruhsattan istifade etmemeyi tercih etmiştir. İşini bir fetvâya uyarak yapana, artık niye böyle yaptığı sorulmaz.

BEDEL GÖNDERDİLER

Haccın vücûb ve edâ olmak üzere iki nevi şartları vardır. Vücûb şartları sekizdir: 1-Müslüman olmak. 2-Dârülharbde olanın, haccın farz olduğunu işitmesi. 3-Akıllı olmak. 4-Bâliğ olmak. 5-Hür olmak. 6- Geçim ihtiyacından fazla olarak hacca götürüp getirecek ve geride kalanlara yetecek kadar helâl parası olmak. 7-Hac vakti gelmiş olmak. 8-Hacca gidemeyecek kadar, kör, hasta, çok ihtiyar ve sakat olmamak. Edâ şartları dörttür: 1-Mahbûs ve men’ edilmiş olmamak. 2-Hac için gideceği yolda ve hac yerinde selâmet ve emniyet olmak. 3-Üç günlük mesafedeki hür kadının yanında mahremi olmak. 4- Kadın, iddet hâlinde olmamak. Padişahların vaziyeti, edâ şartlarında zikredilen mahbusluk hâline kıyas edilmiştir.

Vücûb ve edâ şartları bulunan kimsenin, o sene hacca gitmesi farz olur. Sonraki senelerde, hastalanır, sakatlanır veya hapsolunursa, yerine başkasını kendi memleketinden bedel göndermesi veya bunun için vasıyet etmesi lâzımdır. Vücûb şartlarından birisi bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz. Vücûb şartları bulunup da edâ şartından biri bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz ise de, bu âcizlik ölünceye kadar devam eder ise, yerine birini vekil göndermesi veya öldükten sonra yerine birinin gönderilmesi için vasıyet etmesi lâzımdır.

Bu bakımdan hacca gitmemeleri, Osmanlı padişahların dindarlıkları için bir ölçü teşkil edemez. Onlar tamamen kendilerine şer-i şerîfin tanıdığı ruhsattan istifade edip, ülkenin birliğini, milletin dirliğini düşünerek hacca gitmemiştir. Mükellef olanları, yerlerine bedel göndermiştir. Nitekim Sultan II. Murad’ın günümüze intikal eden vasıyetinde, hacca bir bedel gönderilmesi hususu görülmektedir. Sultan Vahîdeddin ise tahttan indirildikten sonra hac ve ikâmet maksadıyla gittiği Hicaz’da hummaya yakalanmış ve haccı edâ edememiştir. Şehzâde Cem, sürgünde iken haccı edâ etmiş; padişah kızlarından da hacca gidenler olmuştur. Hac farîzası mühimsenmiyor olsaydı, bunlar da gitmezdi.

AYAKLARI YANMASIN

Osmanlı padişahlarının Mekke ve Medine'ye hizmetleri dillere destan olmuştur. Mesela selden yıkılan Kâbe-i Muazzama'nın bugünkü binasını Sultan IV. Murad inşa ettirdi. Medine'de gölgesinde Hazret-i Peygamber'in medfun bulunduğu Kubbe'yi Hadrâ'yı Sultan II. Mahmud; Mescid-i Nebevî'yi de oğlu Sultan Abdülmecid yaptırdı. Her iki mescidin tefrişatı, tamiratı, minareleri, aydınlatılması hususunda da çok hizmetleri olmuştur. Hacıların bedava kalacakları yerler inşa ettirmiş; su yolları yaptırmışlardır. Sahabe kabirlerine zarif türbeler kondurmuşlardır. Bu mukaddes mekânlara kıymetli sanat eseri yadigarlar, Mekke ve Medine ileri gelenlerine hediyeler ve belde fakirlerine sadakalar götürmek üzere her sene Surre Alayları göndermişlerdir. Sultan Mecid, tavaf eden hacıların ayakları sıcaktan yanmasın diye, Kâbe'nin zeminine kâşî tuğlalar döşetmiş; üstelik tevazuundan hacıların ayakları altında kalacak şekilde her birinin altına da ismini yazdırtmıştı. Ölüm döşeğinde iken Medine'den gelen mektubu zorla ayağa kalkarak dinlediği meşhurdur. Bu gibi misaller saymakla bitmez.




Ertuğrul Fırkateyninin Japon Denizindeki kazada batışı, basınımızda üstünkörü yazılır çizilir. İşin aslına pek de inilmez. Bu savaş gemisi neden Japonya’ya gitti, neden battı? Kültür ve Turizm Bakanlığı veya esasen Genelkurmay başkanlığımızın koordinatörlüğünde, herhangi bir üniversitemizce bir panel düzenlenebilir... 1887’de Japon İmparatoru, amcasını bir harp gemisiyle İstanbul’a resmi ziyaret için gönderir. Bu dostluk ziyaretine aynıyla karşılık vermek, milletimiz için onur meselesidir. Ve ziyaret hemen yapılmalıdır. Zamanın padişahı harp gemisine karşı bir Türk harp gemisiyle iadeyi ziyareti yaptıracaktır. Türk donanmasında ise, teknik personel çoğunluk İngiliz olmak üzere yabancıdır. Abdülaziz zamanında bazı İngiliz çarkçıların, padişahın Sultaniye gemisine bile sabotajları bilinmektedir. Konu göz önüne alınarak, komutanından dümencisine kadar Türk personelden bir gemi hazırlanır. Ertuğrul Fırkateyni hem yelkenli hem de motorludur. O sene yeni mezun olan bahriyeli subayların hepsi, gemi komutanı Yarbay Ali Bey ve Albay Osman Beyin komutasındaki kafileye dahil edilir.
15 Temmuz 1888’de, Gemi Japonya’ya hareket eder. Birçok fırtına ve zorluklardan sonra 28 Haziran 1889’da Yokahama limanına ulaşır. Komutan Albay Osman, yolda padişah tarafından paşalığa yükseltilir. Japonya’da fevkalade hüsnü kabul görülür. Esnaf hiçbir Türk askerinden alışverişlerinde para almaz.
Gelirken uğranan limanlardan su ve gıda maddeleri alınır. Maalesef bunlardan Kolera da bulaşmıştır. Japonya’da iken birçok askerimiz bu hastalıktan ölür. Türkiyeyi temsil görevini hakkıyla yapan Osman Paşa, hastalığın verdiği tedirginlikle, bir an önce yurda dönebilmek için komutanlıktan izin alır. Ve dönüş başlar. 17 Eylül 1889’da dönüş seferinin üçüncü gününde, denizlerdeki fırtına tehlikeli hâl alır. Fırtına gemiyi hızla hızla sürükler ve Kaşimozaki yakınındaki kayalıklara bindirir. 1090 kişilik personelden 587’si şehit olur. Diğerleri Japon köylülerce kurtarılır. Japonlar Türk askerine her türlü yardımı yapar. Hastanelerde tedavileri biten askerlerimizi, iki Japon askeri gemisi yurdumuzu getirir. Şehitlerin anısına da, Kaşimozaki feneri yakına bir anıt dikilir.
Japonların askerimize yardımı her türlü övgünün üstündedir. Türk milleti bu yardımları sebebiyle Japonlara minnettardır.
Kanaatimce o resmi ziyaret yapılmalıydı. Devletin temsil görevleri tıpkı bir savaş gibi gecikmeyi kabul etmez. Ertuğrul da donanmanın en güçlüsü. Şehitlerimizi rahmetle anıyorum...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hükümet buhranı Türkiye'nin gayretleriyle çözüldü. Ancak Lübnan, gerek coğrafyası, gerek etnik yapısı ve gerekse idare tarzı itibariyle şüphesiz Orta Doğu’nun en enteresan ülkelerinden biridir. Bu sebeple asırlardır dünya gündeminden bir an olsun inmiş değildir. Bu haliyle de ineceği yoktur.

Vaktiyle Lübnan, Suriye’nin bir parçasından ibaretti. Ancak nüfus yapısındaki hususiyet, ayrı bir ülke gibi kabul edilmesine sebep olmuştur. Ülkede pek çok din ve mezhep mensubu yaşar. Bu sebeple eskiden beri hususî bir şekilde yönetilir. Sosyal, politik, ekonomik ve en mühimi demografik değişiklikler, memleket hayatında krizler doğurmuştur. Nitekim biz yeni yetişirken ülkede dehşetli bir iç savaş vardı. Çok kan döküldü. Orta Doğu’nun Paris’i denilen Beyrut harabeye döndü. Binlerce insan ülkesini terk etti. Ama 14 yıl süren çatışmalardan kimse bir şey elde edemedi.

İMTİYAZLI OSMANLI İDARESİ

Antik Çağ’da Akdeniz’in en hareketli Fenike ticaret kolonileri Lübnan’da idi. Hazret-i Ömer zamanında Müslümanların eline geçti. Bir ara Haçlılar bölgeyi işgal ederek feodal beylikler kurdu. Osmanlılar, 1516 yılında Lübnan’ı Memlüklerden fethetti. Bundan sonra ülke, Şam vilâyetine bağlı Hıristiyan Marunî mezhebinden yerli emirler vasıtasıyla idare edildi. Ma’n ve Şihab adlı emir aileleri, hem kendi aralarında hem de ülkede güçlü bir topluluk teşkil eden Dürzîlerle mücadele halindeydi. Yıllar sonra Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa Lübnan’ı işgal etti. Bu arada ülkedeki Hıristiyanlar ayaklandı. Ülke harab oldu. 1840 yılında Osmanlı, İngiliz ve Avusturya kuvvetlerinden oluşan bir deniz filosu Mısır askerlerini çekilmeye mecbur etti. Bu zengin bölgede Haçlı muharebeleri devrinden kalma bir hakkı olduğunu düşünen Fransa, kendisiyle aynı mezhepte olan Marunîleri, Dürzîlere ve Bâbıâli’ye karşı kışkırtmaktaydı, Dürzîlerin kışkırtıcısı ise İngiltere idi. Bu şartlarda iki halk arasındaki gerginlik iç savaşa dönüştü. Bâbıâli duruma el koydu. 1842’de ülke Sayda’daki Osmanlı valisine bağlı çifte kaymakamlığa ayrıldı. Kuzeyde Marunîlerin nüfuz bölgesinde Marunî; Dürzîlerin kesif olarak bulunduğu güneyde ise Dürzî kaymakam görev yapacaktı. Her kaymakamın maiyetinde diğer mezheplerden temsilciler vardı.

FRANSIZ İŞGALİ

Fransa, bundan da memnun kalmadı. 1860 yılında Dürzîlerle Marunîler arasında çatışma çıkmasına sebep oldu. Hâdiseler Şam’a da yayılarak bir Hıristiyan katliamı hâline geldi. Başta Şam valisi olmak üzere hâdisede ihmali görülenler ağır cezalandırıldı. Zarar gören halka tazminat ödendi. Ancak Avrupa’nın müdahalesine engel olunamadı. Bölgeye muhtariyet verildi. Artık Lübnan, İstanbul’dan tayin olunan vezir rütbesinde bir Hıristiyan mutasarrıf ve maiyetinde her mezhepten temsilcilerin bulunduğu bir meclis tarafından yönetilecekti. Böylece hâdiseler 1914 yılına kadar durulur gibi oldu. Ekonomik, sosyal ve kültürel bir terakki görüldü. Avrupa ve Amerika ile münasebetler arttı. Hatta ilk defa buralara bir göç yaşandı. Ancak idareyi ellerinde tuttukları halde durumdan hiç memnun olmayan Marunîler, Arap milliyetçiliği fikrini geliştirdi. Fransa’yı da daima arkasında buldu. Böylece ileride ülkede Fransız idaresinin temelleri atılmış oldu. 1916 yılındaki Arap ihtilali neticesinde Osmanlılar ülkeden çekildi. Şerif Hüseyin Paşa bölgeye hâkim olduysa da, Marunîler Fransa’nın yardımıyla iktidarı tekrar ele aldılar. Ardından Fransa, Suriye ve Lübnan’ı işgal etti. Fransız manda idaresi zamanında üst seviyede makamlar hep Hıristiyan azınlığa verildi. Fransa, Marunîleri açıkça himaye ediyordu. Bu, tabiatıyla Müslümanların hoşuna gitmedi. Ortodokslar da onların safında yer aldı. II. Cihan Harbi esnasında ülkede gerginlik arttı. Halk ayaklandı. Fransa 1946 yılında askerlerini çekmek zorunda kaldı. Lübnan istiklalini kazandı.

İSTİKLAL VE KARGAŞA

1943 anayasası ile cumhurbaşkanı Marunî, başbakan Sünnî, meclis başkanı Şiî ve başbakan yardımcısı Ortodokslardan olacak; mezhepler mecliste de nüfuslarına göre temsil edilecekti. Korporatif federalizm denilen bu sistemin Avrupa’daki en tipik misalleri Belçika, İsviçre ve Kıbrıs’ta uygulanmıştır. Lübnan anayasası oldukça demokratik olmakla beraber, birtakım dış hesaplaşmalar, ülkenin jeopolitik, ticarî, malî bakımdan iştah kabartan durumu, anayasanın rahatça tatbikine imkân vermemiştir. Çeşitli kalabalık etnik grupların yaşadığı Lübnan ve benzeri ülkelerde bu sistem dışında bir hâl tarzının varlığından bahsetmek de kolay değildir. Mühim olan sistemin doğru ve tam manasıyla tatbikini temin edecek şartlardır. Zamanla başta Filistinlilerin ilticasıyla olmak üzere, Müslüman nüfus arttı. Ama nüfus sayımı yapılamadığından, temsil nisbetleri aynı kaldı. Bu da halk arasında huzursuzluğu arttırdı. Nihayet 1975 yılında ülke kanlı bir iç savaşa sürüklendi. Hıristiyanlar, düzenin devamını savunduğu için sağcı; Müslümanlar ise düzenin değişmesini istediği için solcu olarak anıldı. Binlerce kişi öldüğü iç savaş sebebiyle ekonomi çöktü. Suriye ve İsrail ülkeyi defalarca işgal etti. Arap Birliği’nin ön ayak olmasıyla 1989 tarihinde Taif’te sulh anlaşması imzalandı. İç savaş sona erdi. Ancak problemler çözülmediği için, huzursuzluk bitmedi. İran ve Suriye destekli Şiîler, Hizbullah yoluyla terör estirip nüfuz kurmak istediler. Bu sebeple İsrail ülkeyi defalarca bombaladı. Politikacılar, birer ikişer öldürüldü.

TAM BİR MOZAİK

Lübnan’da feodal bir yapı vardır. Edde, Sulh, Kerâmî, Canbulad, Cemâyel, Şamun, Selam, Esad ve Aslan gibi ülkenin tanınmış aileleri, idarede de söz sahibidir. Politika Lübnan’da bir aile işidir. Osmanlıların son yıllarında 450 binlik nüfusun, Marunîler neredeyse yarısını, Ortodokslar 1/8, Katolikler 1/13, Sünnîler 1/26, Şiîler 1/17, Dürzîler 1/9 kadarını, Protestanlar ise yüzde birinden azını teşkil etmekteydi. Ülkede en son 1932 yılında nüfus sayımı yapılmıştı. O zaman Hıristiyanların nisbeti % 53 idi. Ülkedeki Hıristiyanlar Arap asıllıdır. Arapça konuşan Dürzîler de Şia’nın aşırı bir fırkasıdır. Yakın tarihlerdeki nüfus tahminlerine göre, Marunîler %30, Sünnîler %20, Şiîler %18, Ortodokslar %10, Katolikler %6, Dürzîler %6, Ermeniler %5 ve diğer gruplar %5 nisbetindedir. Her mezhebin kendi partisi ve buna bağlı milis gücü vardır. Bu arada Lübnan’a iltica eden ve çoğu zor şartlar altında acıklı bir hayat süren yüzbinlerce Filistinli, durumu iyice çetrefilleştirmiştir. İdareyi elinde tutan Marunîler, ekserisi Sünnî Müslüman olan bu mültecileri, ileride Sünnî nüfusun ekseriyete ulaşmasından korktuğu için vatandaşlığa kabul etmemektedir. FRANSA’NIN TARİHİ HAKLARI Fransa, bölgede Haçlı Seferlerinden kalma bir hakkı olduğu iddiasındadır. Kendi ülkesinde laikliği benimsediği halde, kendi mezhebinden kabul ettiği Orta Doğu Hıristiyanlarının hâmisi sıfatını takınmıştır. Ülkenin ekonomik, politik, sosyal ve kültürel yapısına Fransa damgasını vurmuştur. Lübnan’ı asırlardır bölgenin hâkimi durumundaki Müslümanlardan bir vâris sıfatıyla devralan ve bundan sonra dört yüz yıl da elinde tutan, öte yandan bölge halkının ekserisiyle aynı dinde bulunan Türklerin böyle bir hak iddia etmeyi düşünmemesi enteresandır. Amerika, bölgede Fransa ve Almanya’nın gözle görülür nüfuzundan rahatsızdır. Dürzîlere öteden beri desteği vardır. Son yıllarda Suriye’ye baskı yaparak askerlerini Lübnan’dan çekmesini sağladı. Ülkede Şiîlerin ve bunların temsilcisi mevkiindeki Hizbullah’ın İran desteğiyle giderek güçlenmesi üzerine doğan siyasî kriz, son günlerde dış ülkelerin de müdahalesi ile çözülür gibi oldu. Hizbullah, şiddet faaliyetlerinden vazgeçmesi karşılığında hükümete angaje edildi. Suriye, Hizbullah’a arka çıkmamaya söz verdi. Bu işte Arap Birliği ile beraber hareket eden Türkiye de önemli bir rol oynadı. Bu da, aktif politikasıyla Orta Doğu’da giderek söz sahibi ülke durumuna geldiğini göstermesi bakımından dikkat çekici ve oldukça ümit verici bir gelişmedir.

SİYASİ BOMBALAR

Kanlı iktidar mücadelelerinin hiç eksik olmadığı Lübnan’da zaman zaman dünyada büyük yankı uyandıran ‘siyasi bombalar’ patlıyor. Eski başbakanlardan Refik Hariri’nin hayatını kaybettiği suikast teşebbüsü bunlardan biriydi. Başkent Beyrut’un sokaklarını harap eden, 2005’in Şubat ayındaki saldırıda, çok sayıda kişi ölmüştü. Suikast, 1970’lerde yaşanan iç savaşın korkularını hortlatmıştı.

Dürziler, ülke idaresinde hayli söz sahibi bir azınlık.

Fransız askerleri ülkeyi işgal ediyor (1918)

Beyrut: Dört asırlık Osmanlı şehri.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Merkezi Babil şehri olan ve Samî ırkından Keldanîler, Ay’a, Güneş’e ve yıldızlara tapınırdı. Bunları temsil eden çeşitli putlar yapmışlardı. Hazret-i Nuh’un oğlu Sam’ın neslinden gelen ve tek tanrıya inanan yarı göçebe bir kavme mensup Hazret-i İbrahim, kendilerine peygamberliğini tebliğ etmeye başlayınca, O’na inanmadılar ve hayli baskılar neticesi Mısır’a kaçmaya mecbur ettiler. Hazret-i İbrahim bilahare Filistin’e yerleşince, Milâttan Evvel 2300 yıllarından itibaren, kavmi de gelip burada yurt tuttu. Filistinliler bunlara Ürdün nehrinin karşı tarafından geldikleri için İbranî adını verdi. Heb-ru karşı taraf, Hebrunî (İbranî) karşı tarafın adamları manasına gelir.

Kudüs'te Beyt-i Makdis. Altın kubbeli bina Ömer Câmii diye bilinen ve Hazret-i Muhammed'in mi'raca yükseldiği taşın muhafaza edildiği bir binadır. Aynı avlu içinde Mescid-i Aksâ diye bilinen yer bugün câmidir. Bunun bir duvarı Ağlama Duvarı'dır. Hazret-i İsa'nın çarmıha gerilmek istendiği ve göğe yükseldiği lerler de Beyt-i Makdis sınırları içindedir.

İBRANİLERDEN İSRAİL OĞULLARINA

Hazret-i İbrahim’in iki oğlundan Hazret-i İsmail Mekke’ye yerleşti; diğeri Hazret-i İshak babasının yanında kaldı. Daha babalarının sağlığında Hazret-i İsmail Hicaz ve Yemen, Hazret-i İshak da Şam havâlisine peygamber olarak gönderildi. Hazret-i İshak’ın oğlu Hazret-i Yakub da dedesinin sağlığında Şam ile Kudüs arasındaki Ken’anîlere peygamber olarak gönderildi. Hazret-i Yakub’un diğer ismi İsrail idi. İsrail, Allah’ın kulu manasına gelir. Bunun için, Hazret-i Yakub’un on iki oğlundan çoğalan insanlara, Benî İsrail, yani İsrail oğulları denir. Artık bu adı alan İbrânî cemiyeti, aynı soydan gelen ferdlerden teşekkül etmeye başlamış; bu on iki kabile dışındakiler zamanla yok olmuşlardır.

VA’DEDİLMİŞ TOPRAKLAR

Hazret-i Yakub’un oğullarından Hazret-i Yusuf, başından pek çok macera geçtikten sonra Mısır’da maliye nazırı oldu. Babası ve kardeşlerini Ken’an diyarından, yani Filistin’den Mısır’a getirdi. Böylece o zaman topu topu yetmişiki kişi olan İsrail oğulları, Mısır’a yerleşti. Dört asır burada rahat bir hayat sürdüler. Sonradan büyük bir zulüm ve sıkıntıya uğradılar. Hatta köleliğe düştüler. Onları bu sıkıntılardan kurtaran ve Arz-ı Mev’ud, yani Rab tarafından va’dedilmiş topraklara (Filistin’e) götüren, Hazret-i Musa oldu. Yolda Tur dağında Hazret-i Musa’ya Tevrat ve On Emir indi. Hazret-i Musa, nüfusu iki milyona ulaşan halkıyla Lût Gölünün güneyine kadar geldi. Ken’an ilini uzaktan gördükten sonra vefat etti. Yerine geçen yeğeni Hazret-i Yuşa Kudüs’ü Amâlika kavminden aldı. Amâlika, bugünki Filistinlilerin atalarıdır. O zaman putperest idiler.

BEYT-İ MAKDİS YAPILIYOR

Hazret-i Davud ile oğlu Süleyman, peygamberlikle hükümdarlığı uhdesinde birleştirdi. Milattan Evvel 1020 senesinde, Hazret-i Davud hükümdar oldu. İsrail oğullarının en parlak zamanı başladı. M. E. 973’te vefat edince yerine geçen oğlu Hazret-i Süleyman, babasının hazırlattığı yere Finikeli mimarlara Mescid-i Aksâ adındaki meşhur ve muhteşem mabedi yaptırdı. Buna Beyt-i Makdis de denir. 7 sene süren inşasında çok kıymetli malzeme kullanıldı. Uzaktan bakılınca, bir altın parçası gibi pırıl pırıl parlar, görenleri hayran bırakırdı. İçinde Tevrat, On Emir ve diğer emanetler bulunan Tâbût-ı Sekîne’yi, yani mukaddes sandığı, bu mabedin bir odasına koydurttu.

Hazret-i Süleyman’a kadar İsrail hükümdarları saray nedir bilmezlerdi. Evleri, en adi bir köylü evinden farksızdı. Hazret-i Süleyman Kudüs’ü imar etti. Birçok binalar, saraylar, bahçeler, havuzlar, mabedler yaptırdı. Onun zamanında Kudüs dünyanın en zengin, en güzel şehri idi. Denebilir ki, dünyada şimdiye kadar hiçbir hükümdar, Hazret-i Süleyman gibi muhteşem ve masallara benzeyen bir hayat sürmemiştir.

TALMUD’UN MİRASI: YAHUDİLİK

Daha önce on iki kabileye ayrılmış olan İsrail oğulları, Hazret-i Süleyman’ın vefatından sonra iki devlete bölündüler. On kabile İsrail devletini, diğer ikisi Yahuda devletini kurdu. İsrail devleti M.E. 721’de Asurlular, sonra da Yahuda devleti M.E. 586’da Babilliler tarafından yıkıldı. 587 senesinde Asurlu hükümdarı Buhtunnasar Kudüs’ü yakıp yıktı. Yahudilerin çoğunu öldürdü. Kalanlarını da, Babil’e sürdü. Bu karışıklıkta Tevrat nüshaları ortadan kayboldu. Hazret-i Uzeyr’den başka kimsenin ezberinde değildi. Zamanla birçok yerleri unutuldu, değişikliğe uğradı. Muhtelif kimseler, hatırlarında kalan âyetlerini yazarak, Tevrat isminde çeşitli risaleler meydana geldi.

Yahudi dininin bir de sözlü kaynağı vardır: Talmud. Hazret-i Musa’nın sözleri olduğuna inanılan hususlar, nesilden nesile nakledilerek nihayet Yahuda adlı bir haham tarafından milâdın ikinci asrında kitap haline getirildi. Musevi dinine artık Yahudilik denmesi, bu hahama izafeten olmuştur.

İran hükümdarı Şireveyh, Asurluları yenince, M.E. 539 senesinde Yahudilerin tekrar Kudüs’e dönmelerine izin verdi. Yahudiler, M.E. 520 senesinden sonra Mescid-i Aksâ’yı yeniden tamir ettiler. M.E. 63 yılında Kudüs, Romalı kumandan Pompeus tarafından alındı. Pompeus, Kudüs şehrini ve Süleyman Mabedi de denilen Mescid-i Aksâ’yı ateşe verdi. Böylece Yahudiler, Roma hakimiyetine girdiler. M.E. 20 yılında Romalıların Filistin’deki Yahudi valisi Herodes, mabedi tekrar yaptırdı.

MABED YANIYOR

Yahudiler Roma hakimiyetine baş kaldırdılar. Fakat Milâdın 66. yılında Romalı kumandan Titus, Kudüs’ü tamamen yakıp yıktı. Şehri viraneye çevirdi. Bu arada Beyt-i Makdis de yandı. Sadece Ağlama Duvarı diye bilinen batı duvarı kaldı. Titus’un, katliamından sonra Yahudiler bölük bölük Filistin’i terk ettiler. Romalıların emrinde çalıştırılmak üzere, Mısır’a sevk edildiler. Böylece dünyanın her yerine yayıldılar.

Bizanslılar, Emevîler, Memlükler ve Osmanlılar Beyt-i Makdisten arta kalanı muhafaza ettiler. Mescid-i Aksâ, Müslümanlarca da en mukaddes üçüncü mabed sayılır. Emevî halifesi Abdülmelik, Hazret-i Muhammed’in miraca yükseldiği kayanın üzerine Kubbetü’s-Sahra’yı yaptırdı. Altın kubbesi pırıl pırıl parlayan bu bina, bugün bile Kudüs’ün sembolü sayılır. Mescid-i Aksâ’nın olduğu yere ve Ağlama Duvarının bitişiğine, Emevî halifesi Velid, cami inşa ettirdi. Kanuni Sultan Süleyman Kudüs’e son hâlini verdi. Yahudilerin ha-Kotel ha-Ma’aravi (batı duvarı) adını verdikleri duvara, Hıristiyanlar Ağlama Duvarı dediler. 18 m yüksekliğinde, 485 m uzunluğundadır. Taşlarının 24 sırası toprak üzerinde, 19 sırası yer altındadır. 6 m de yer altında vardır. Bazı taşları 12x1m ebadında ve 100 tondan fazla ağırlıktadır. En üstteki 11 sıra Müslümanlardan; geri kalanı da Hazret-i Süleyman’dan değil, Herodes’ten kalmadır.

Ağlama Duvarı, yüzyıllarca Yahudilerdeki millî ve dinî şuuru ayakta tuttu. Kurtarıcı Mesih inancı da, bu şuurun devamını temin etti. Yahudi inancına göre, “Bu duvar yıkılmayacak ve Rab, mabedin batı duvarını asla terk etmeyecektir!” Bu inanca göre Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa edecek olan Kurtarıcı Mesih’tir.

2 BİN YILLIK RÜYA

Kudüs, Müslümanların eline geçtikten sonra Yahudilerin buraya gelip ibadet edebilmelerine müsaade edildi. Bölgede Yahudi nüfusunun artmasından sonra Yahudiler, Ağlama Duvarı önüne sıralar, masalar koymak ve o bölgedeki evleri yıkmak istedilerse de Müslümanlar buna mani oldu. 1929 senesinde Ağlama Duvarı sebebiyle Müslümanlarla Yahudiler arasında hadiseler çıktı. Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından kurulan bir heyet, duvarın Müslümanların mülkiyetinde olduğuna ve Yahudilerin orada dua edebileceklerine karar verdi. 1967 yılında İsrail Kudüs’ü işgal etti. Yahudiler, Ağlama Duvarı önünde toplanıp 2000 yıllık rüyanın gerçekleşmesini coşkuyla kutladılar. Bugün dünyanın her tarafından gelme Yahudiler, Ağlama Duvarı önünde sallanarak dua eder; Süleyman Mabedi’nin ayakta olduğu günlerin yasını tutarlar. YAS TUTUYORLAR Her yıl dünyanın dört bir köşesinden Ağlama Duvarı’nı ziyaret için Kudüs’e akın eden Yahudiler; Süleyman Mabedi’nin ayakta olduğu günlerin yasını tutuyor.




İSTANBUL’UN FETHİNİN 555. YIL DÖNÜMÜNDE BÜYÜK PADİŞAHI ANIYORUZ
Fatih, tarihte emsaline rastlanmayan meziyetlere sahip büyük bir hükümdardı. İtalya bile birliğini kurmak için onun ordularının yolunu gözlemişti. Tarihte her padişah bir yönüyle ön plana çıkmıştır. Mesela Yavuz Sultan Selim askerlik, Kanuni Sultan Süleyman devlet adamlığı, Sultan II. Abdülhamid diplomasideki maharetleri ile tanınmışlardır. Fatih Sultan Mehmed ise her sahadaki üstünlüğü ile tanınmıştır. Sadece devlet adamlığı, askerlik ve diplomaside değil, ilim, fen, edebiyat gibi hususlarda maharetini ispat etmiştir. Bu bakımdan Fatih, Avrupa’da bile emsaline az rastlanır tam bir Rönesans hükümdarıdır. Öyle ki bazıları böylesine üstün meziyetlere sahip bir hükümdarın Türk ve Müslüman olamayacağı vehmine kapılmışlardır. Fatih’in aslında Hıristiyan olduğunu, çünki Müslümanlar arasından böyle bir insanın çıkamayacağını söylemişlerdir. Kimileri Fatih’in annesinin Avrupalı olduğunu, üstün vasıflarını, annesinin Avrupaî terbiyesine borçlu olduğunu iddia etmişlerdir. Hurufî mezhebine mensup olduğunu bile söyleyenler çıkmıştır.

NE GÜZEL KUMANDAN!
Bunlar, Fatih gibi müstesna bir insan yetiştirememe psikolojisinin getirdiği batıl saplantılardır. Fatih Sultan Mehmed, Türklerin şanlı bir boyuna mensup hükümdar bir babadan ve yine soylu bir Türk beyinin kızından dünyaya gelmiştir. Müslüman olarak doğmuş, Müslüman olarak yetişmiş ve Müslüman olarak ölmüştür. Müslümanlığı samimi ve dindar bir müslümanlıktır. Asla mutaassıp değildir. İtikadı düzgündür. Saraya kadar sokulan Hurufîleri cezalandırarak, dinin sâfiyetini korumakta büyük hizmeti geçmiştir. Zamanın en üstün âlimlerinden ders almış; adeta bir İslâm bilgini seviyesine yükselmiştir. Yalnızca dinî hususlarda değil, fendeki mahareti de herkesin malumudur. Havan topunu bulan Fatih’tir. İstanbul Üniversitesinin kurucusudur. Hazırlattığı anayasa ve kanunlar ile devlet teşkilatını geliştirmiştir. Anadolu birliğini kurup, yaptığı fetihlerle devleti imparatorluk hâline getirmiştir. ‘Avnî’ mahlasıyla yazdığı şiirler pek güzeldir.
Ülkeyi donattığı hayır eserleri, âlimlere hürmeti ve hatta menkıbeleşen hayatı, tertemiz şahsiyetine kâfi delil teşkil eder. Hazret-i Peygamber’in “Kostantiniyye (İstanbul) elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” sözüyle methettiği mükemmel bir insandır. Önce olduğu gibi, İslâm tarihinde de İstanbul’un fethine çokları teşebbüs etmiş; ama muvaffak olamamıştır. Bu bakımdan Fatih, daha 21 yaşında iken bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazanmıştır. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur. Fatih, İslâm ve Türk tarihinin, hatta insanlığın bir iftihar vesilesidir.

İTALYA’NIN ÜMİDİ
Bizans ve Pontus taçlarını da ele geçirerek bir bakıma Doğu Roma İmparatoru sıfatını kazanan Sultan Fatih, İstanbul’un fethiyle yetinmedi. Hazret-i Peygamber’in “Ümmetim Kayser’in (Sezar’ın) şehrini (Roma’yı) almadıkça, kıyamet kopmaz” sözünü de gerçekleştirmek üzere Roma’nın fethine girişti. Böylece Türkler Avrupa’nın kalbine yerleşecek; Viyana ve sair beldelerin fethi de kolaylaşacaktı. Bu sayede bütün Avrupa Osmanlıların önünde dize gelmiş olacaktı. İtalya’nın fethi, İslâmiyetin de Avrupa’da süratle yayılmasının önünü açacaktı. Belki de tarihin çığırı değişecekti.
Osmanlı ordusu, 1480 yılı Ağustos’unda “çizmenin topuğu” Otranto’yu fethederek İtalya yarımadasına ayak bastı. O zamanlar İtalya irili ufaklı devletçiklere bölünmüştü. Bunların içinde en güçlüleri Venedik ve Papalık idi. İtalya’nın en zengin devletlerinden Floransa, Güney İtalya’yı elinde tutan Napoli ile bunun müttefiki olan Aragon krallıklarıyla harb hâlindeydi ve iyice sıkışmıştı. Osmanlı Devleti ise Venedik’i yıkmak için açıktan Floransa’yı destekliyor; hatta burada daimî bir Osmanlı elçisi bulunduruyordu. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra, 1455’te Floransalılara Osmanlı ülkesinde rahatça ticaret yapma imkanı tanınmıştı. Bu arada Pera, yani Beyoğlu’nda Floransa’dan gönderilen bir konsolos faaliyetteydi. Her yıl iki-üç kadırga, ticaret maksadıyla bu ülkeden İstanbul limanına gelirdi.
Floransa, zenginlik ve refahını, kendisine büyük ticarî imtiyazlar veren Fatih sayesinde sağlamıştır. Fatih’in İtalya’ya çıkışı da Floransa’nın işine yaramış; hatta Floransa dukası Lorenzo di Medici, Fatih’in resmini taşıyan madalyonlar kestirtmişti. Lorenzo, Fatih’in Güney İtalya’yı fethedeceğini hesaplayarak kendisinin de ileride buna tâbi olacağını; böylece İtalya birliğinin kurulacağını hesaplamıştır. Şurası bir gerçektir ki, İtalyanların çoğu, İtalya’nın Türkler tarafından fethini, en az Türkler kadar arzulamıştır.

VENEDİK TELAŞLI
İtalyanlar, İtalya’da Osmanlı hâkimiyetini, İspanyol kökenli bir hânedanın hüküm sürdüğü Napoli krallığına tercih etmekteydi. Fatih ise, İtalya ile yakından ilgileniyor; İtalyan devletleri arasındaki ihtilafları ise yakından izliyordu. İstanbul’daki İtalyan diplomatlar, sultanın ileride İtalya’yı fethetmeyi planladığını ülkelerine bildiriyordu. Venedik, Osmanlıların Güney İtalya’daki fetihlerini resmen tanımıştı. Nitekim buralar vaktiyle zaten Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’na aitti. Bu da Venedik’in Fatih’i aynı zamanda Doğu Roma İmparatoru tanıdığını göstermektedir. Venedik tarafından Fatih’in şerefine basılan üç taçlı madalyonlarda bu husus açıkça görülmektedir. Öte yandan Floransa ile Osmanlı Devleti arasında mükemmel bir münasebet kurulması, Venedik ile bu ülkenin arasını iyice açmıştır.
Sultan Fatih, 1481 yılında muhtemelen Mısır üzerine bir sefere çıktı. Ancak zaten öteden beri gut hastalığından muzdarip padişah, daha seferin başında vefat etti. Bu seferin ardından padişahın İtalya üzerine yürüyeceğini düşünen Venedik, çok endişelendi. Venedik, Papalık’ın da tahrikiyle, Türklerin yarımadaya çıkmasını kendi hakimiyetleri açısından tehlikeli gördü ve engellemeye çalıştımıştır. Bu sebeple Fatih’in, saraya kadar sokulan Venedik casusları tarafından zehirlendiğini söyleyenler vardır.
Bu ölüm derhal Osmanlı ülkesindeki İtalyan diplomatlar tarafından “La Grande Aquila e Morta! (Büyük Kartal öldü)” cümlesiyle Venedik ve kısa bir zaman sonra da Roma’da bulunan Papa’ya kurye gönderilerek bildirilmiş; İtalya’da günlerce toplar atılıp, şenlikler yapılmıştır. Fatih’in vefatıyla, Floransalıların ümitleri ve İtalya’nın birleşmesini hayal edenlerin hayalleri dört asır için suya düşmüştür. Bu zaman zarfında İspanyollar, Avusturyalılar ve Fransızlar tarafından işgale uğrayan İtalya, birliğini ancak 1860 yılında sağlayabilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, Roma’nın fethini kuzeyden, Viyana üzerinden gerçekleştirmeye çalışmışsa da, muvaffak olamamıştır.

ÜÇ TAÇ, ÜÇ İMPARATORLUK
Desenini ressam Bellini’nin yaptığı Venedik madalyonunun ön yüzünde cihan padişahının portresi, arka yüzünde de Osmanlı, Doğu Roma ve Trabzon Pontus imparatorluklarını temsil eden üç taç bulunmaktadır.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tarihte her padişah bir yönüyle ön plana çıkmıştır. Mesela Yavuz Sultan Selim askerlik, Kanuni Sultan Süleyman devlet adamlığı, Sultan II. Abdülhamid diplomasideki maharetleri ile tanınmışlardır. Fatih Sultan Mehmed ise her sahadaki üstünlüğü ile tanınmıştır. Sadece devlet adamlığı, askerlik ve diplomaside değil, ilim, fen, edebiyat gibi hususlarda maharetini ispat etmiştir. Bu bakımdan Fatih, Avrupa’da bile emsaline az rastlanır tam bir Rönesans hükümdarıdır. Öyle ki bazıları böylesine üstün meziyetlere sahip bir hükümdarın Türk ve Müslüman olamayacağı vehmine kapılmışlardır. Fatih’in aslında Hıristiyan olduğunu, çünki Müslümanlar arasından böyle bir insanın çıkamayacağını söylemişlerdir. Kimileri Fatih’in annesinin Avrupalı olduğunu, üstün vasıflarını, annesinin Avrupaî terbiyesine borçlu olduğunu iddia etmişlerdir. Hurufî mezhebine mensup olduğunu bile söyleyenler çıkmıştır.

Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul’a girişini tasvir eden tablo...

NE GÜZEL KUMANDAN!

Bunlar, Fatih gibi müstesna bir insan yetiştirememe psikolojisinin getirdiği batıl saplantılardır. Fatih Sultan Mehmed, Türklerin şanlı bir boyuna mensup hükümdar bir babadan ve yine soylu bir Türk beyinin kızından dünyaya gelmiştir. Müslüman olarak doğmuş, Müslüman olarak yetişmiş ve Müslüman olarak ölmüştür. Müslümanlığı samimi ve dindar bir müslümanlıktır. Asla mutaassıp değildir. İtikadı düzgündür. Saraya kadar sokulan Hurufîleri cezalandırarak, dinin sâfiyetini korumakta büyük hizmeti geçmiştir. Zamanın en üstün âlimlerinden ders almış; adeta bir İslâm bilgini seviyesine yükselmiştir. Yalnızca dinî hususlarda değil, fendeki mahareti de herkesin malumudur. Havan topunu bulan Fatih’tir. İstanbul Üniversitesinin kurucusudur. Hazırlattığı anayasa ve kanunlar ile devlet teşkilatını geliştirmiştir. Anadolu birliğini kurup, yaptığı fetihlerle devleti imparatorluk hâline getirmiştir. ‘Avnî’ mahlasıyla yazdığı şiirler pek güzeldir. Ülkeyi donattığı hayır eserleri, âlimlere hürmeti ve hatta menkıbeleşen hayatı, tertemiz şahsiyetine kâfi delil teşkil eder. Hazret-i Peygamber’in “Kostantiniyye (İstanbul) elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” sözüyle methettiği mükemmel bir insandır. Önce olduğu gibi, İslâm tarihinde de İstanbul’un fethine çokları teşebbüs etmiş; ama muvaffak olamamıştır. Bu bakımdan Fatih, daha 21 yaşında iken bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazanmıştır. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur. Fatih, İslâm ve Türk tarihinin, hatta insanlığın bir iftihar vesilesidir.

İTALYA’NIN ÜMİDİ

Bizans ve Pontus taçlarını da ele geçirerek bir bakıma Doğu Roma İmparatoru sıfatını kazanan Sultan Fatih, İstanbul’un fethiyle yetinmedi. Hazret-i Peygamber’in “Ümmetim Kayser’in (Sezar’ın) şehrini (Roma’yı) almadıkça, kıyamet kopmaz” sözünü de gerçekleştirmek üzere Roma’nın fethine girişti. Böylece Türkler Avrupa’nın kalbine yerleşecek; Viyana ve sair beldelerin fethi de kolaylaşacaktı. Bu sayede bütün Avrupa Osmanlıların önünde dize gelmiş olacaktı. İtalya’nın fethi, İslâmiyetin de Avrupa’da süratle yayılmasının önünü açacaktı. Belki de tarihin çığırı değişecekti. Osmanlı ordusu, 1480 yılı Ağustos’unda “çizmenin topuğu” Otranto’yu fethederek İtalya yarımadasına ayak bastı. O zamanlar İtalya irili ufaklı devletçiklere bölünmüştü. Bunların içinde en güçlüleri Venedik ve Papalık idi. İtalya’nın en zengin devletlerinden Floransa, Güney İtalya’yı elinde tutan Napoli ile bunun müttefiki olan Aragon krallıklarıyla harb hâlindeydi ve iyice sıkışmıştı. Osmanlı Devleti ise Venedik’i yıkmak için açıktan Floransa’yı destekliyor; hatta burada daimî bir Osmanlı elçisi bulunduruyordu. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra, 1455’te Floransalılara Osmanlı ülkesinde rahatça ticaret yapma imkanı tanınmıştı. Bu arada Pera, yani Beyoğlu’nda Floransa’dan gönderilen bir konsolos faaliyetteydi. Her yıl iki-üç kadırga, ticaret maksadıyla bu ülkeden İstanbul limanına gelirdi. Floransa, zenginlik ve refahını, kendisine büyük ticarî imtiyazlar veren Fatih sayesinde sağlamıştır. Fatih’in İtalya’ya çıkışı da Floransa’nın işine yaramış; hatta Floransa dukası Lorenzo di Medici, Fatih’in resmini taşıyan madalyonlar kestirtmişti. Lorenzo, Fatih’in Güney İtalya’yı fethedeceğini hesaplayarak kendisinin de ileride buna tâbi olacağını; böylece İtalya birliğinin kurulacağını hesaplamıştır. Şurası bir gerçektir ki, İtalyanların çoğu, İtalya’nın Türkler tarafından fethini, en az Türkler kadar arzulamıştır.

Sultan Fâtih'in İtalya'yı fethini hevesle bekleyen Floransa dükü Lorenzo di Medici

VENEDİK TELAŞLI

İtalyanlar, İtalya’da Osmanlı hâkimiyetini, İspanyol kökenli bir hânedanın hüküm sürdüğü Napoli krallığına tercih etmekteydi. Fatih ise, İtalya ile yakından ilgileniyor; İtalyan devletleri arasındaki ihtilafları ise yakından izliyordu. İstanbul’daki İtalyan diplomatlar, sultanın ileride İtalya’yı fethetmeyi planladığını ülkelerine bildiriyordu. Venedik, Osmanlıların Güney İtalya’daki fetihlerini resmen tanımıştı. Nitekim buralar vaktiyle zaten Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’na aitti. Bu da Venedik’in Fatih’i aynı zamanda Doğu Roma İmparatoru tanıdığını göstermektedir. Venedik tarafından Fatih’in şerefine basılan üç taçlı madalyonlarda bu husus açıkça görülmektedir. Öte yandan Floransa ile Osmanlı Devleti arasında mükemmel bir münasebet kurulması, Venedik ile bu ülkenin arasını iyice açmıştır. Sultan Fatih, 1481 yılında muhtemelen Mısır üzerine bir sefere çıktı. Ancak zaten öteden beri gut hastalığından muzdarip padişah, daha seferin başında vefat etti. Bu seferin ardından padişahın İtalya üzerine yürüyeceğini düşünen Venedik, çok endişelendi. Venedik, Papalık’ın da tahrikiyle, Türklerin yarımadaya çıkmasını kendi hakimiyetleri açısından tehlikeli gördü ve engellemeye çalıştımıştır. Bu sebeple Fatih’in, saraya kadar sokulan Venedik casusları tarafından zehirlendiğini söyleyenler vardır. Bu ölüm derhal Osmanlı ülkesindeki İtalyan diplomatlar tarafından “La Grande Aquila e Morta! (Büyük Kartal öldü)” cümlesiyle Venedik ve kısa bir zaman sonra da Roma’da bulunan Papa’ya kurye gönderilerek bildirilmiş; İtalya’da günlerce toplar atılıp, şenlikler yapılmıştır. Fatih’in vefatıyla, Floransalıların ümitleri ve İtalya’nın birleşmesini hayal edenlerin hayalleri dört asır için suya düşmüştür. Bu zaman zarfında İspanyollar, Avusturyalılar ve Fransızlar tarafından işgale uğrayan İtalya, birliğini ancak 1860 yılında sağlayabilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, Roma’nın fethini kuzeyden, Viyana üzerinden gerçekleştirmeye çalışmışsa da, muvaffak olamamıştır.

ÜÇ TAÇ, ÜÇ İMPARATORLUK

Desenini ressam Bellini’nin yaptığı Venedik madalyonunun ön yüzünde cihan padişahının portresi, arka yüzünde de Osmanlı, Doğu Roma ve Trabzon Pontus imparatorluklarını temsil eden üç taç bulunmaktadır.




Fatih fethin olduğu yerde vardır. Yani bir fatihin olması için bir fethin olması icap eder. Fütuhatta fethedenler fatih sıfatını alırken, İstanbul’un fatihi Sultan Mehmed Han, müjdesi kendisinden önce gelen fetihle “Fatih” sıfatını isim olarak almıştır. Başlık bu sebeple “Fetih ve Fatih”.

Şanlı ve şerefli peygamberimizin (aleyhisselatu vesselam) asırlar önce müjdelediği gibi İstanbul muhakkak fetholunacak, Kayserin şehrinde müezzinler ezan okuyup, ganimetler dağıtılacak, bu kutlu müjdeye kavuşanlar güzel komutan ve güzel askerler olacaktı. Tüm İslam hükümdarları bu ideali gerçekleştirmek için, müjdelenen komutan ve askerler olmak için çalıştılar. Defalarca kuşatılan İstanbul da tüm İslam alemi de  kendisinden evvel müjdesi gelen askeri, komutanı bekledi.

Fetih:
857 ‘ de (m.1453) “Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u” diyen büyük hükümdar, başbuğ Sultan Fatih, güzel askeriyle beraber nasibini almaya, İstanbul’u açıp gülzar yapmaya surların önüne geldi. Allahu tealanın takdiri ile fetih müyesser olup, muvaffak oldu. İstanbul’un kalbi Ayasofya’yı cami olarak vakfedip, dünya durdukça cami kalmasını vasiyet etti. Ortaçağa son verip yeniçağı açtı. Temelinde “İlâ-yı Kelimetullâh” olan devleti imparatorluğa dönüştürdü. Konstantiniyye’yi, cihanın en güzel beldesini cihanın en mükemmel devletine merkez yaptı.

Fatih:
Kainatın efendisinin iltifatına nail olan,“Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır” diyen, Trabzon seferinde “Bir Trabzon bunca zahmete değer mi?” sözüne “Bunca zahmet din yolundadır, ahiretde Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur." cevabını veren büyük hükümdar Fatih…

Batılı gözüyle Fatih:
“Sultan Mehmed, çok az gülerdi. Zekâsı, dâimî bir çalışma hâlindeydi. Çok cömertti. Her işte fevkalâde atılgan, hattâ cüretkârdı. Seçtiği hedeflere erişmek için çok ısrar ederdi. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa tahammüllüydü. Kesin konuşur, kimseden çekinmezdi. Zevk ve sefâdan uzaktı. Türkçe, Yunanca ve Sırpçayı çok iyi konuşurdu. Her gün bir müddet okurdu. Roma târihi, başka devletler târihi, Laerce, Tite-Live, Herodot, Quinte-Curce, Papaların, Alman İmparatorları ile Fransa ve Lombardiya krallarının vak’aları okuduğu târihler arasındaydı. Avrupa’daki bütün devletleri tanırdı. Özellikle İtalya’nın coğrafyasını en ince noktasına kadar bilirdi ve bir Avrupa haritasını yanından ayırmazdı. Askerî ve coğrafî ilimlerle isteyerek meşgul olur, araştırmalar, incelemeler yapardı. Tabiiyyeti altında bulunan ülkelerin âdet ve şartlarını devletin ve bölgenin menfaatlerine kullanmakta mahâretliydi.” Zorzo Dolfin

“Sultan Mehmed, ince yüzlü, ortadan fazla uzun boylu, silâhlar kuşanmış, asil tavırlı, çok az gülen, devamlı öğrenmek ihtirâsı ile yanan, cömert ve iyi kalpli, gâyelerine ulaşmakta inatçı bir hükümdârdı. En çok harp sanatına meraklıydı. Her şeyi öğrenmek isteyen zekî bir araştırmacıydı. Sefâhat düşkünlüğü olmayıp, kötü âdetleri yoktu. Harem dâiresinde çok az vakit geçirirdi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Her şarta tahammül gösterebilirdi ve bir cihân devleti peşindeydi.” Langusto

“Türk dünyâsı için Fâtih günümüze kadar, bütün imparatorların en büyüğü olup, beşer târihinde başka her hangi bir şahsın kendisiyle mukâyese edilmesi zordur. O Türk milletine, bütün târihinin en harîkulâde ve en yaklaşılması gayr-i kâbil şâhsiyet olarak takdim edilmiştir. Batı âleminin mukadderâtı, Fâtih Sultan Mehmed’in görünmesiyle sarîh bir şekilde işâretlenmiştir. Kudretli şahsiyeti, büyük Avrupa sâhalarının dış görünüşünü derinden değiştirmiştir. Ortaçağdan çıkarken insanları ve dünyâyı görüş tarzında, Fâtih’in şahsiyeti, zekâları tesir altında bırakmıştır.” Franz Babinger

Abdülhak Hamid’in: "Şâyestedir denilse âlem, senin mezârın /Durmuş başında bekler, bir kavm türbedârın."
diye hitap ettiği Fatih’in ruhunu, idealini, safvetini, haşmetini, ihlasını  anlamaktan aciz bugün “Feth-i Mübin” in  555. yılını kutluyoruz.

Büyük Fatih’ e sonsuz saygıyla fatiha okurken arkasından şöyle dua ediyorum:
 “Ya Rabbi! kılıçlarıyla ülkeleri, güzel ahlakları ile gönülleri fetheden ecdadımıza layık olabilmeyi bize nasip eyle!..”

Arif Nihat Asya’ dan Fatih’in nesline:
“Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan !
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan ....

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!”



İlk Osmanlı padişahlarının kızlarına hatun denilmekte iken Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren Sultan denilmeye başlanmıştır.  Sultan tabiri Osmanlı Padişahları' nın erkek  evlatlarına, kızlarına, padişah validelerine hatta ailelerine kadar teşmil edilmiştir. Bu ünvanın Padişahların erkek çocuklarında ismin evveline kızların da ise ismin sonuna gelmesi adet olmuştu. Sultan Selim, Sultan Ahmed, Ayşe Sultan, Fatma Sultan vs. gibi. Sultan tabiri yanlız olarak kullanılırsa padişahın kıs çocukları kastedilmiş olurdu. Sultanların kız çocuklarına ise Hanım Sultan denir.
Sultan doğar doğmaz ilk olarak Darüssaade Ağasına haber verilirdi. Ağa, oda lalası vasıtasıyla silahtar ağaya müjdeli haberi gönderir o da padişahın bir kız çocuğu olduğunu sarayda ilan ederdi. Bu haber üzerine enderunda bulunan her oda doğum şerefine üç kurban keserek sultanın doğumunu kutlardı. Bu arada sarayın deniz kıyısında bulunan toplar günde beş defa tekrarlanmak üzere üçer kez atış yaparlar böylece doğum halka ve devlet ricaline duyurulurdu.
Doğum haberini alan Sadrazam ertesi gün divan azalarıyla saraya gelerek padişahı tebrik ederdi. Ziyafete gelenlere türlü maddelerden yapılan nefis şerbetler altın, gümüş ve billur kaplar da ikram olunurdu.

BEŞİK ALAYI
Sultanların doğumlarında bir takım merasimler tertip olunurdu. Bunlardan ikisi Valida Sultan ile Sadrazamın göndermiş oldukları beşik, yorgan ve sırmalı örtü münasebetiyle yapılan beşik alaylarıdır. Çocuk doğunca padişah validesinin evvelce hazırlatmış olduğu beşik, sırmalı püşide denilen örtüsü ve yorganıyla merasim ve alayla Eskisaray' dan Yenisaray' a nakl olunurdu. Törene katılacak ağalara birgün öncesinden kethüda bey ve darüssaade ağası yazıcısı tarafından davetiyeler gönderilir, belirli saat de Eskisaray' da bulunmaları bildirilirdi. Ertesi gün davetliler hazır olduklarında Teşrifatçı, törenin başlaması için işaretini verirdi. Bunun üzerine Valide Sultanın başağası beşiği, yorganı ve örtüyü Eskisaray' dan çıkararak Valide Sultan kathüdasına teslim ederdi. Kethüda Bey de beşiği, Valide Sultan' ın kahvecibaşısına, yorganı ikinci kahveciye, beşik örtüsünü de üçüncü kahveciye teslim ederdi. Kahvecibaşılar kendilerine teslim edilen eşyaları sayıyla alırlar ve başlarının üzerlerine koyarlardı. Bundan sonra harekete geçen alay Beyazıd, Divanyolu ve Ayasofya önünden geçerek Bab- ı Hümayun önüne gelirdi. Çevredeki kalabalık alayı alkışlarla uğurlarken çocuğa ve babasına da uzun ömürlü olmaları için dua ederlerdi. Orta kapıya kadar atlar üzerinde ilerleyen ağalar, burada attlarından inerek iki sıra halinde dizilerek haremin araba kapısı önüne kadar gelirlerdi. Burada kahvecibaşılar beşiği, yorganı ve beşik örtüsünü kapı önünde beklemekte olan Valide Sultan başağasına o da saygıyla alarak darüssaade ağasına teslim ederdi. Darüssaade ağası devraldığı eşyaları harem ağaları ile birlikte içeri götürerek, bu işle görevli kadınlara teslim ederdi. Daha sonra, törene katılan ağalara ve görevlilere rütbelerine göre padişah adına ihsanlarda bulunurdu. Doğumun altıncı gününde ise Sadrazamın beşik alayı töreni düzenlenirdi. Bu alay Valide sultanınkinden daha göz kamaştırıcı ve daha kalabalık olurdu. Bu sırada devlet erkanının aileleri de çocuğu görmek üzere davet olunurlardı. Sadrazam, sultan doğar doğmaz bir beşik, bir yorgan ve bir de beşik örtüsü yaptırır, hepsi de inciler, elmaslar, tırtıllar ve zümrütlerle donanırdı. Doğumun beşinci günü törene katılacaklara davetiyeler gönderilir, belirli bir saat de Paşakapısında bulunmaları istenirdi. Ertesi gün belirlenen saat de Paşakapısı önünde, sadrazamın hazırlanan eşyaları Kethüda beye vermesiyle tören başlardı. Kethüda bey de beşiği baş, yorganı ikinci çuhadara beşik örtüsünü ise mehter başıya verirdi. Bunların eşyaları saygıyla alıp başiları üzerine koymasından sonra mehter takımının çaldığı marşlar ve ilahilerle alay harekete geçerdi. Başlara giyilen renkli kavuklar, sırtlardaki renkli kürkler ve kaftanlar, ayaklardaki sarı ve kırmızı çizmelerve yemeniler beşik alayını yürüyen bir çiçek bahçesi haline getirirdi. Yine binbir emek sarf edilerek hazırlanan çiçek bahçeleri ve şeker kutuları nu renkli sahneyi daha da canlı ve muhteşem bir hale koyardı. Mehterhanenin muazzam ritmi de insanları ayrı bir vecde getirirdi. Alaya katılan ağaların heybetli görünüşleri, ağır başlı yürüyüşleri insana Niğbolu, Kosova, Varna ve Mohaç'tan hatıralar ve manzaralar yaşatır gibi olurdu.Valide beşik alayında olduğu gibi Divan yolundan geçilerek Bab-ı Hümayundan içeri girilir ve araba kapısı önünde alay sona ererdi. Daeüssaade ağası tarafından teslim alınan beşik takımı doğruca padişaha götürülür ve gösterilirdi. Padişah beşik takını gördüktan sonra hareme yollardı. Lohusanın yattığı oda Valida Sultan, Sultanlar, kadınefendiler, ikballer ve davetli kadınlarla dolup boşalırdı. Valide Sultan yanında sultanlar olduğu halde yüksekçe bir divanda otururdu. Misafirler ise peykelere yerleştirilmiş minderler ve yastıklar üzerinde dinlenirlerdi. Sadrazamın gönderdiği beşik takımının gelmesiyle hep birden ayağa kalkarlardı. Beşik takımı odanın ortasına gelince Valide Sultan üzerine bir avuç altın atar onu diğerleri takp ederlerdi. Orada bulunan ebe, dualar okuyarak çocuğu yeni gelen beşiğe koyar ve üç defa sallardı. Sonra çocuğu beşikten çıkararak kucağa alırdı. O zaman davetli kadınlar, getirmiş oldukları değerli taşlarır ve kumaşları beşiğin üzerine koyarlardı. Bunların hepsi ebenin olurdu.Davetli kadınlar haremde üç gün misafir edilirler, cariyelerin de katılmasıyla çeşitli eğlenceler tertiplenir, hoşça vakitler geçirilirdi. Ayrıca davetlilere padişah tarafından hediyeler gönderilmesi de usuldendi.

SULTANLARIN YETİŞMESİ
Sultanların doğumu ile birlikte bir daire ayrılır emrine dadı, sütnine, kalfa ve cariyeler verilirdi. Eğitimiyle annesi, dadısı ve kalfası uğraşırdı. Yürümeye başladıktan itibaren bahçelere çıkar küçük cariyelerle veya aynı yaşdaki çocuklarla dadısının nezaretinde oyunlar oynardı. Sultanlar, dadısız ve kalfasız dışarı hiç çıkamazlardı.
Sultanlar beş veya altı yaşına girdiklerinde irade-i seniyye ile derse başlarlar ve kendileri için tayin edilen hocalardan ders alırlardı. Bed-i besmele denilen ilk derse törenle başlanır ve padişah da hazır bulunurdu. Bazen dersler şehzadeler dairesinde okunurdu. Okumada ilk üzerinde durulan konu, padişahın çocuklarının Kuran-ı kerimi doğru okumalarını temin etmekti. onların Kur'an-ı kerimi tecvide uygun okumaları ve bitirmeleri kendileri ve babaları için büyük bir mutluluğa sebep olurdu. Bu vesile ile bir de hatim töreni tertip ediliyor sultanlara ve hocalarına hediyeler veriliyordu. Sultanlar Kur'an-ı kerimden başka Türkçe, Matematik, Tarih, Coğrafya, Arapça ve Farsça dersleri de alırlardı.Sultanların günümüze kadar ulaşan mektuplarından son derece düzgün ve edebi ifadeler kullandıklarını, kelime, cümle ve gramerhatalarının yok denecek kadar az olduklarını görmekteyiz.Sultanlar erkeklerden kaçma çağına geldikelrinde başlarına yaşma örterler ve dışarıya çıktıklarında uygun elbiseler giyerlerdi.

DÜĞÜNLERİ
İlk Osmanlı padişahları kızlarını, genellikle Anadolu beyleri veya onların oğullarına verdikleri gibi kendi maiyetlerinde ki beylere de verirlerdi. Nitekim 1. Murad' ın kızı Melek Hatub, Karamanoğlu Alaaddin Bey' le ; Çelebi Mehmed' in kızı Selçuk Hatun Candaroğlu Kasım Bey' le; Fatih' in kızı Gevherhan Sultan Akkoyunlu Uzun Hasan' ın oğlu Uğurlu Mehmed Bey' le; II. Bayezid' in kızı Aynışah Sultan ise Uğurlu Mehmed' in oğlu Göde Ahmed Bey' le evlenmişlerdir. Ancak osmanlılar Anadolu birliğini temin edince etrafta kızlarını verecek hanedan kalmadığından, sultanları vezirler, kaptan paşalar ve büyük devlet adamlarıyla evlendirmeye başladılar. Padişahların kızlarını Anadolu beylerine vermesi gibi kendi devlet adamlarıyla da evlendirmeleri, duygusal yönden ziyade siyasi idi. Zira sultanları alanların çoğu enderun mektebinden yetişen devşirme devlet adamlarıdır. Bunlar padişaha baba gözüyle bakarlardı. Bir de padişahın kızıyla evlenince hanedanın üyeleri arasına girerek nüfuzlarını da arttırırlardı. bazı yabancı yazarların, padişahların kızlarını korktuğu veya zenginliğini çekemediği paşalarla evlendirdiği iddiası, tamamen uydurma ve hayal mahsülüdür.Padişah kızını evlendirmek isteyince sadrazama bir hatt-ı humayun yazar ve damad olacak şahsın nişan takımlarını yollamasını emrederdi. Uygun görülen adayın, fermanı alır almaz eğer evli ise, sultanlara hürmeten hanımını boşaması adet haline gelmiştir. Ayrıca II. Mahmud zamanına kadar sultanların rızası formalite icabı alınıyordu. Ancak II. Mahmud' dan itibaren durumun değiştiği ve en azından fotoğraflarla birbirini önceden tanıdıkları görülmektedir.
Sultanların nikahları bazan Yeni Sarayda ve bazan da paşa kapısında kıyılırdı. Sultanın vekili darüssaade ağası idi. Damat paşaya da münasi görülen bir vezir vekil olurdu. Nikahı şeyhülislam kıyar ve mihr-i muaccel ve mihr-i müeccel sultanın derecesiyle mutenasip olurdu. Onaltıncı asır sonlarına kadar nikah yüzbin altın üzerinden kıyılırdı. Sultan nikahından sonra hükümdar namınamerasimde bulunanlara kürk ve hil'atler giydirilirdi. Damat da hil'at giyerdi. Sultanların düğünleri babalarının sağ olup olmadıklarına veya padişahın sevdiği bir kız kardeşi veya yeğeni olup olmayışına göre olurdu. Tabii babaları sağ olan sultanların düğünleri fevkalede mükellef yapılırdı. Damat, böyle bir düğünde pek çok masraf eder, saraya gönderdiği her çeşit mücevherli (yüzük, küpe, bilezik, incili tuvalet aynası ve yine incili gelin duvağı ve hamam nalını gibi) nişan hediyesinden başlayarak bütün düğün masraflarını görürdü. Düğün müddeti muayyen olmayıp onbeş yirmi gün süren düğünler de vardı.Gelin olan sultanın alayı ya kendisinin bulunduğu Eski Saraydan veyahut Yeni Saraydan itibaren tertip edilirdi. Sultan, Osmanlı hanedanına mahsus kırmızı atlas cibinlik içinde olarak araba ile naklolunurdu. Gelin alayında sadrazam, vezirler, devlet erkanı ile düğün münasebetiyle sultanlara mahsus yaptırılan ve Nahl denilen balmumdan yapılmış düğün tezyinatı, alayın önünde giderdi.Sultanın çeyizi, kocasının konağına gitmeden evvel sarayda teşhir edilirdi. Sadrazam ve diğer devlet adamları oraya kendi düğün hesiyelerini de gönderirler, sonra bu çeyiz alayla damadın konağına götürülürdü. Sultan, kocasının konağına geldiği zaman orada zevci ile Kızlar ağası tarafından karşılanır ve koltuklarına girilerek harem dairesinin kapısına götürülürdü. Damadın konağında kadın ve erkeklere ayrı ayrı ziyafetler çekilir ve yatsı namazından sonra davetliler konaktan ayrılırdı. Damat Paşa davetlilerin her birine derecelerine göre birer hediye verirdi. Yine bu sırada darüssaade ağası padişah namına damada bir samur kürk giydirir ve paşayı sultana takdim ettikten sonra çekilirdi. Bundan sonra yenge kadın paşayı odaya sokar, damat paşa odanın bir köşesinde namaz kıldıktan sonra zevcesinin eteğini öper ve sultanın oturması için müsaadesine kadar ayakta dururdu. Şayet damadın memuriyeti hariçte ise düğün için İstanbul' a çağırılır, konak döşer, sultanla evlenir ve sonra vazife ile İstanbul' da kalmazsa yine memuriyeti başına dönerdi. Sultan İstanbul' da kocasının konağında kalırdı.

GEÇİMLERİ
Sultanların maiyyetlerinde padişahın emriyle tayin edilen kethüdaları vardı. Bütün işleri, alış veriş vesaireleri hep bu kethüdaları vasıtasıyla görülürdü. Dul olan sultanların vazife ve aidatları matbah-ı amire ile şehremini tarafından verilmek kanundu. Sultanların hash veya paşmaklık ismi verilen dirlikleri vardı. Bunların bazılarına herhangi bir mukataanın varidatından maaş ve bir kısmına iltizam suretiyle mukataalarda verilmişti. Bu isimler altındaki dirlikler bir mahallin varidatının bunlara tahsisi demekti. Malikane suretiylemukataa, kaydı hayat şartıyla verilen dirlikti. Sultanları bu gelirlerini idare ve tahsil için voyvoda denilen memurlar vardı. Sultanlara bazan hazineden maaş da verilirdi. Sultan III. Mustafa Laleli Camisinin vakfiyesini tertip ettirirken bu vakfından oğullarına bin beşeryüz kızlarına biner ve kadınlarına beşer yüz kuruş tahsis eylemişti.

Bibliyografya:
Silahtar Mehmet Ağa, Tarih, c. 1, s. 646; c. 2, 737
Raşid, Tarih, İstanbul 1282, c.3, s. 143, 265, 319,320,328
Peçevi, Tarih, c. 2, s. 28
Naima, Tarih, c. 4, s.264
Ata Bey, Tarih'i Enderun, c. 1 , s. 249 - 250
Esad efendi, Osmanlılarda Töre ve Törenler - Teşrifat-ı Kadime- (sad. Y. Ercan) , İstanbul 1979, s.113,116
İ.Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti'nin Saray Teşkilatı, Ankara, 1984i s. 159-171
Çağatay Uluçay, Harem, Ankara 1985, s.67 - 115
H. Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, İstanbul 1942, c. 2, s. 93 - 98, 187- 194
Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, İstanbul 1960, s. 106-112.
Hikmet Özdemir, Adile Sultan Divanı, Ankara 1996, s1 291-292, 454 -455




OSMANLILAR’DA MEKTEP VE MEDRESELERİ FERDLER KURAR, VAKIFLAR İŞLETİRDİ
Maarif Nâzırı Haşim Paşa boşuna dememiş: “Şu mektepler olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim” diye. Bugün Milli Eğitim Bakanlığı’nın işi daha da zor...Mekteplerin bağlı olduğu Maarif Nezâreti 1846 yılında kuruldu. Cumhuriyetten sonra Maarif Vekâleti oldu. Sonra ne akla hizmet bilinmez, 1946 yılında Milli Eğitim Bakanlığı adını alıverdi. 1950-60 arası gene Maarif Vekâleti dendi.

DEVLET Mİ AİLE Mİ?
Terbiye (eğitim) değil de, maarif (öğrenim) tabirinin kullanılması boşuna değil elbette. Çocuğu terbiye etmek (eğitmek), ailesinin hakkıdır. Devletin ferdleri terbiye etmek vazifesi ve hakkı yoktur. Bu, ancak totaliter devletlerde söz konusu olabilir. Antik Yunan şehirlerinden Isparta’da çocuklar küçük yaşta ailelerinden alınıp devlet için yetiştirilirdi. Modern çağda Nazi Almanya’sında, Sovyet Rusya’da vaziyet hemen hemen böyleydi. Ailelerin an’anevî ve manevî kültür aşılamasına fırsat bırakılmadan, çocuklar devletin ideolojisi istikametinde “eğitilirdi!”

MEKTEPLER VAKIFTIR
Osmanlı Devleti, ailelerin çocuğunu terbiye hakkına ilişmeyi aklının ucundan geçirmemiştir. Herkes tahsil imkânlarını kendisi hâsıl etmekte hür idi. Devlet, bu hususta yardımcı olabilir; ancak ferdî teşebbüsü engelleyemezdi. Bu bakımdan Osmanlılarda klasik devirde devlet eliyle kurulan maarif müessesesine rastlanmaz. Mektep ve medreseleri ferdler kurar; vakıflar yoluyla işletirdi. Binâları kendisi yapar, hocaları kendisi bulur, talebeyi kendisi seçer ve müfredatı kendisi tesbit ederdi. Devlet de bunları destekler ve kontrol ederdi. Padişah, hânedan ve devlet ricâlinin yaptırdığı medreseler de böyleydi. Hepsi şimdiki özel okullar gibiydi. Bugün İngiltere’deki sistem de buna benzemektedir.
Tanzimat’tan sonra devlet bazı mektepler kurdu. Ama bu, devletin eleman ihtiyacını karşılamak içindi. Nitekim hususî maarif müesseseleri varlığını devam ettirdi. Devlet mektepleri de terbiye (eğitim) değil, maarif (öğretim) rolü üstlenmişti.

HER MİLLET DİNİNİ ÖĞRETEBİLİR
Kanun-ı Esasî (Osmanlı anayasası), Osmanlı vatandaşlarının umumî ve hususî tedrisatta serbest olduğu; mekteplerin devlet nezâretinde (kontrolünde) bulunduğu; ancak bunun çeşitli milletlerin dinî öğretimine halel veremeyeceği esasını hükme bağlamıştır.
Devletin, bir an evvel aileye ait eğitim rolünden vazgeçip, öğretim işine bakması gerekiyor. Belki de devlet eliyle mektep kurup işletmek yerine, bu iş ferdlere bırakılsa, daha kolay olacak. Üstelik bir millî demekle millî olunmadığı da yakın geçmişte çok görüldü. Bu işe gönül verenler ne kadar iyi niyetli ve kabiliyetli olursa olsun, işin mahiyeti gereği devamlı çıkan pürüzler, onları engellemeye yetiyor.
Milli Eğitim Bakanlığı denince nedense akla hep, Fransız şairi Voltaire’in, bugünkü Avusturya ile etrafındaki bir avuç toprağa hükmeden Mukaddes Roma Cermen İmparatorluğu için söylediği söz aklıma geliyor: “Ne mukaddes, ne Roma, ne de imparatorluk!”

SULTAN ABDÜLHAMİD’İN NAZIRI
Sultan Abdülhamid’in son Maarif Nazırı olan Haşim Paşa, 1903 ile 1908 yılları arasında görevde bulunmuştu. Paşa’nın bir sözü, bugün bile şakalara mevzu oluyor.



İngiltere’nin Türkiye’yi dünya siyasetinde önemli bir pozisyona doğru ittiği açıkça görülüyor. Ancak bunu, kaşımız gözümüz için yapmıyor...

Kraliçe'nin Asya ile Avrupa'yı bağlayan Boğaziçi Köprüsü ile Sultan Mecid'in yaptırdığı zarif Ortaköy Câmii'ni içine alan fotoğrafına çok derin mânâlar yüklendi.

İngiltere Kraliçesi ülkesine döndü ama, Türkiye’ye niye geldiği suali zihinlere takıldı kaldı. Kraliçenin ziyaretlerinin rastgele olmadığını bilenler bilir. Hatta hiçbir hareketi boşuna değildir. Hepsinin sembolik de olsa bir manası vardır. Kraliçe, ülkesinde gündelik politikanın içinde değildir ama, hükümetle koordinasyon içinde hizmet eder. Mesela dış gezileri hükümetin isteği veya bilgisi ile gerçekleşir. Bu geziler, devletin yüksek menfaatleri için yapılır.

GÖVDE GÖSTERİSİ

Türkiye’nin, Avrupa Birliği eşiğinde demokrasi imtihanı verdiği buhranlı bir zamanında, İngiltere Kraliçesinin üçüncü ziyareti büyük önem taşıyor elbette. Kraliçe, hükümeti değil, devleti temsil eder. Başbakan gelse, bu kadar önemi olmazdı. İngiltere, Türkiye’ye destek verdiğini gösteren bir gövde gösterisi yapıyor. Amerika’nın da bu işte sadık müttefiki İngiltere ile beraber hareket ettiğini söylemek zor değil. Kraliçenin Türkiye ziyareti de böyle sembolik vurgularla doluydu bence.

Hele Bursa seyahatinde ne derin manalar vardı! Bursa, Osmanlı Devleti’nin kurulup geliştiği tarihî bir şehirdir. Kraliçe buraya giderek, Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı pozisyonunu vurguladı. Yeşil Türbe’de yatan Çelebi Sultan Mehmed, Ankara Bozgunu’nun ardından yaşanan fetret devrinin külleri üzerinde tahta oturmuş, devletin ikinci kurucusu sayılan bir padişahtır. Bu da Avrupa’dan uzak, Osmanlı coğrafyasından kopuk ve Osmanlı kimliğiyle kavgalı bir devreden sonra, yeni bir başlangıç yapılması gerektiğinin işaretini veriyor.

Kraliçe’nin Kur’an-ı kerim dinlemesi de, Türkiye’nin İslâm dünyasındaki önemi ve Müslüman kimliğine atıf yapıyor. Netice itibariyle İngiltere, bir asır dış siyasetinin mihverini teşkil eden ve sonunda yıkıp parçaladığı Türkiye hakkında elli-altmış senedir farklı bir politika izliyor. Dış politikada düşmanlık diye bir şey yoktur. Dünün düşmanı bugünün müttefiki olabilir. Milletlerarası münasebetler menfaat üzerine kuruludur. Geçen asrın süper gücü, 1947 yılından sonra yerini Amerika’ya bıraksa bile; güçlü istihbaratı, dengeli ve realist politikası sayesinde hâlâ dünya siyasetinde mühim bir rol oynamaya devam ediyor.

OSMANLI MİLLETLERİ

İngiltere’nin Türkiye’yi dünya siyasetinde önemli bir pozisyona doğru ittiği açıkça görülüyor. Bu pozisyon, Osmanlı coğrafyasında, Osmanlı mirasına sahip çıkan, dünya devletleriyle barışık, eski Osmanlı milletlerinin hâmisi, İslâm ve Türk dünyasına tarihî geleneği sayesinde liderlik eden; barışı tehdit eden radikal cereyanlara sed oluşturan demokratik, liberal ve güçlü bir devletin pozisyonudur. Bunu, kaşımız gözümüz için değil; elbette ve öncelikle dünyada Anglosakson hâkimiyetinin devamı ve güçlenmesi için istiyor. İster misiniz İngiltere, İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) gibi bir de Osmanlı Milletler Topluluğu kurmaya ön ayak olsun?


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Ramazan 1440
Miladi:
27 Mayıs 2019

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter