Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlıları üç kıtada altı asır yaşatan âmillerden birisi de süratli ve muntazam bir haberleşme usulüne sahip oluşudur. Posta tatarları, imparatorluğun bir ucundan öteki ucuna yılmadan haber ulaştırır, yol boyu menzillerde at değiştirir; bulamazsa valinin ahırından bile at çekip alabilirdi.

Tarih boyu insanlar posta güvercinleri vasıtasıyla veya kaleden kaleye ateş yakıp duman çıkararak ya da ok atarak haberleşirdi. Osmanlılar da bunlardan istifade etmiştir. Ama şüphesiz ki resmî ulakların, yani posta tatarlarının haberleşmedeki rolü hepsinden önce gelirdi. “Yaya kaldın tatar ağası!”, “Tatarın gidişini beğenmedim!”, “Atı alan Üsküdar’ı geçti!” gibi sözler, bu devirlerden kalmadır.

BEDAVA YOK!

Osmanlı Devleti zamanında, anayollar üzerine, derbend kalelerine benzer tarzda menziller yapılmıştı. Bunlar atlı veya yaya bir günlük yolun (takriben 35 km) sonunda kurulmuştur. Menzillerde vakıf hanları bulunurdu. Yolcular gece burada kalır; atları yemlenir; ertesi gün yollarına devam ederlerdi. Menzilde vakıf hanı yoksa, sivil şahıslar yaptırdıkları ve işlettikleri menzil karşılığında vergiden muaf tutulurlar; gerekirse tahsisat da alırlardı. Ordunun sefere çıkarken ihtiyaç duyduğu emtia da burada muhafaza olunurdu. Giderek menziller, çevre halkın mallarını ve mahsullerini getirip sattığı birer pazar yerine kavuştu. Sonra da bu menzillerde köy ve kasabalar teşekkül etti. Menzillerde devletin tayin ettiği ve vergi muafiyeti karşılığında çalışan menzil emini (menzilci), menzil kâhyası, ahır kâhyası, seyis, odacı, sürücü, aşçı gibi hizmetliler ile çevre halkından ücreti mukabilinde çalışan kimseler bulunurdu. Resmî ulakların aldıkları beygir ve iaşelerinin bedelini devlet öderdi.

Tatar ağaları ihtişamlı elbiseleriyle göz doldururdu.

AT ÜZERİNDE UYKU

Ordu sefere çıktığında, gerekirse bu menzillerde konaklardı. Bir yerden bir yere haber ve mektup götüren posta tatarları, atlarını bu menzillerde bekleyen atlarla değiştirip, süratle yollarına devam ederlerdi. At değiştirirken bile atlarından inmezlerdi. Gece gündüz at sürer; atın üzerinde yemek yer, atın üzerinde uyurlardı. Böylece imparatorluğun en uzak mesafelerine kısa bir müddet zarfında haber göndermek mümkün olurdu. Tatarlar, menzilhânede at bulamadıkları zaman, vâlinin ahırından bile at çekip almaya salahiyetli idi. Selçuklular zamanından beri var olan bu usulü, Osmanlılar geliştirmiştir. Posta tatarları, Macaristan’dan İstanbul’a, buradan da Hind denizi sahillerine, Cezayir’e, Yemen’e haber ulaştıran, ordular arasına irtibat sağlayan mühim kimselerdi. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Ulak Yasaknâmesi çıkarılmıştır.

EN İYİ YOL ARKADAŞI

Posta tatarı denilen ulaklar, namuslu, güvenilir, mukavemetli, çabuk gidip gelebilsinler diye de uzun boylu, zayıf ve çevik kimselerden olurdu. İlk zamanlar Tatar asıllılardan seçildiği için bu adı aldığı söylenir. Tatarlar, at binmekte mahir bir halktır. İstanbul’da 300 tatar ve her vâlinin maiyetinde 50 vezir tatarı bulunurdu. Tatarlar, tatârân ocağı adıyla teşkilatlanmıştı. Aralarında çok sıkı bir disiplin vardı. Reislerine baştatar veya tatar ağası denirdi. Ama itibarlı ve herkesin eli mahkûm kimseler olduğundan, halk arasında her birine tatar ağası diye hitab edilirdi. Vezirler, valiler sefere çıktıklarında posta tatarları da onları takip ederdi. İçlerinden hoşsohbet olanları, yol boyu nükteli konuşup, tuhaf hikâyeler, fıkralar anlatarak serdarı ve yol arkadaşlarını eğlendirir; yol meşakkatini unuttururdu. Posta tatarıyla yolculuk, bulunmaz fırsattı. Bir de seyyahlara kılavuzluk eden tatarlar vardı. Bunların acelesi olmadığı için ufak çapta ticaret de yaparlar; evlerinde de daha fazla kalabilirlerdi.

Tanzimat devrinde tatar ağası

İKİ HAFTADA BAĞDAD

Posta tatarları pratik ama haşmetli bir kıyafet giyer; kürklü gocukları da icabında giyinmek üzere yanlarında olurdu. Böylece değişik iklimlerde yolculuk yaparken sıhhatlerini korurlardı. Ayrıca başkasının taşıyamayacağı ağırlıkta bir kuşak; ağır tabanca ve yatağanlar; havlular; çevreler, mendiller, tütün kesesi, enfiye torbası ve saire ile adeta cephane ve levazım deposu gibiydiler. Tatarların, İstanbul’dan Edirne’ye 2 günde, Şam’a 12 günde, 2300 kilometre uzaklıktaki Bağdad’a 14 günde ulaştıkları vâki idi. Dağları, ormanları, köprüsüz dereleri, yolsuz sahraları aşıp menzile ulaşmak büyük başarıdır. Yüz beygirlik bir yük ile Rumeli’den gelen tatar postalarını karşılamak, İstanbul için meraklı bir eğlence idi. Binlerce kişi heyecanla yolları doldurup, Tuna boylarından gelecek haberleri beklerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nu üç kıtada altı asır yaşatan âmillerden birisi de böyle süratli ve muntazam bir haberleşme usulüne sahip oluşudur.

Evliya Çelebi 1656 senesinde hâmisi Melek Ahmed Paşa’nın haber ve mektuplarını Van’dan İstanbul’a götürüp getiren tatarlarla yaptığı seyahati tasvir eder. Van’dan sekiz süvari, kuzeye doğru, yoldaki menzillerde beygirleri değiştirerek ve oradaki vâlilerin mektuplarını da alarak Malazgird, Hınıs, Hasankale, Erzincan, Niksar, Lâdik, Merzifon, Osmancık, Tosya, İzmit ve Gebze üzerinden 13 günde İstanbul’a vâsıl olduklarını anlatır. Tatarlara iyi maaş verilir; ayrıca taşıdıkları hususî mektup ve poliçelerden de yüzde alırlardı. Taşıdıkları zâyi olsa, ocak sandığı tarafından tazmin olunurdu. Ancak tatarlık zor bir meslekti. Evlerinde çok az kalırlar; çoğu çoluk çocuğunu arada bir görebilirlerdi. Hemen hepsi nevi şahsına münhasır insanlar idi. Cömertlikleri sebebiyle servet biriktiremezlerdi. Yaşadıkları meşakkatli hayat sebebiyle de erkenden çöküp göçerlerdi.

Postacılar uzun zaman bisikletlerle hizmet verdi.

POSTANELER KURULUYOR

XIX. asrın başlarında modern posta teşkilatı kurulmaya başlandı. Postalar, arabalarla devlet memuru postacılar tarafından taşınmaya başlandı. Menzilhâneler, postaneye dönüştürüldü. Tatar ağaları postacı olarak resmî kadroya alındı. Ülkede posta işleri hususî olduğu için, ecnebilerle ait postaneler de vardı. Bunlarla rekabet, resmî posta teşkilatının gelişmesini sağladı. O zamanlar posta ücretini gönderen öderdi. Posta, alıcıya postanede teslim olunurdu. Uzak köylere postayı müvezziler götürüp alıcıdan ayrıca ücret alırdı. 1863’te posta pulu kullanılmaya başlandı ve alıcıdan hiç ücret alınmaz oldu. Ancak resmî postanelerin sayısı mahdut idi. Çoğu yerde posta taşıma işini gayrıresmî postaneler ve tatar ağaları sürdürdü. Bunlar maaşlı değildi. Taşıdıkları yük, hatta pullu mektuplar için alıcıdan ücret alırdı. Posta, arabalarla, sonraları tren ve gemilerle taşınırdı. İstasyon ve liman postanesinden postayı tatarlar alıp, gideceği yere kadar götürürdü. Daha ötesi için gerekirse başta bir posta tatarı devreye girerdi.

POSTAAA!

İki belde arasındaki posta nakliyatı görülmeye değerdi. Postayı alan tatar ağası, bir sürücü, yanında asayişin durumuna göre atlı jandarmalar ve posta taşımaya mahsus beygirlerle yola çıkardı. Yükler su geçirmez meşin, üstten atma kapaklı bavul şeklinde çantalar içindeydi. En önde sürücü, arkada yükler, en arkada tatar ağası ve zaptiyeler giderdi. Geçilen yerlerde tatarlar gür sesleriyle “Postaaa!” diye bağırarak postanın geldiğini halka haber verirdi. Meraklısı posta menzilinin önünde toplanırdı. Şam’dan güneydeki beldelerde posta hecin develeriyle naklolunurdu.

Tatar teşkilatı 1918 yılında kaldırıldı. Posta, yine tren, gemi ve arabalarla taşınırdı. Ancak istasyonlara gelen postayı uzak belde ve köylere sivil postacılar götürürdü. En çok fiyat kırana bu iş ihale edilirdi. Bu usul, cumhuriyetten sonra da epeyi devam etti. Çocukluğumda böyle postacı ve müvezzileri tanıdım. Meselâ -Allah rahmet eylesin- bir Mazhar Dayı vardı. Posta ihalesini hep o kazanırdı. Tren istasyonundan günlük postayı alır, yetmiş kilometre ötedeki tren uğramayan kasabaya götürürdü. Buradan da gönderilecek postaları alıp getirir; trene teslim ederdi. Kasabaya yaklaşınca, güya dolu dizgin gelmiş intibaını vermek için atını mahmuzladığı söylenirdi. Bu gelen postaları da atlı müvezziler köylere götürürdü. Köy muhtarı tesadüfen kasabaya gelmiş ise, nimet bilip köyünün postasını ona teslim ederlerdi. İki belde arasındaki mesafe uzaksa, iki beldenin postacıları orta yerde buluşup postayı yekdiğerine teslim ederdi.

PAŞAYA KELLE Mİ GÖTÜRÜYORSUN?

Posta tatarlarının, bir de ihzar, yani gerektiğinde bir kimseyi mahkeme veya bir devlet dairesinde hazır etmek vazifesi vardı. Hatta idam edilen şahısların kıl torbalar içindeki kellelerini posta tatarları at çatlatan bir süratle İstanbul’a veya vilâyet merkezine götürürdü. “Acelen ne? Paşaya kelle mi götürüyorsun?” sözü bundan kalmadır.

GÖRÜLMEYE DEĞER BİR TÜRK ŞÖVALYESİ

XIX. asır başlarında Anadolu’yu gezen İngiliz amirali Sir A. Slade anlatıyor: Posta tatarları çok yakışıklı, çevik kimselerdir. Üsküdar’dan yola çıkarken hayat, neşe, sıhhat ve hareketlilik numunesidir. Saçı sakalı itina ile aranmış; kılık kıyafeti yerindedir. Kalpağı hafif öne yatmış; ihtişamlı elbisesi, atının eğer takımları, belindeki gümüş kakmalı tabancaları, kehribar ağızlı çubuğu ile cidden görülmeye değer bir Türk şövalyesidir. Fakat kendisini bir de uzun yoldan dönüşte görmelidir. Onu, doğurup büyüten anası bile tanıyamaz. Yüzü sapsarı, yanmış ve çökmüştür. Saçı, sakalı toz toprak içindedir. Elbisesi çamurdan rengini kaybetmiştir. Atı durunca kendini yere zor atar. Ağrı ve sızı ile bitkin haldedir. Çubuğunu yakmaya mecali kalmamıştır. Ata tekrar yardımla binebilir.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

“HÜRRİYET” VAADİYLE İLAN EDİLEN MEŞRUTİYET OSMANLI’NIN SONUNU HAZIRLADI

Bundan tam 100 yıl önce bugün, saray meşrutiyet ilanına mecbur edilmişti. Meclis toplanmış, 23 Temmuz hürriyet bayramı günü olmuştu. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti’nde rejim değişti. İktidar, ordu ile bürokrasiye geçti.

23 Temmuz 2008 II. Meşrutiyet tecrübesinin yüzüncü yıl dönümüdür. Bu, yakın tarihimizin çehresini değiştiren en mühim hâdise sayılabilir. Böylece Osmanlı Devleti’nde rejim değişmiş; ülke idaresindeki güç odakları tamamen farklılaşmıştır. İktidar, el ele veren ordu ile bürokrasiye geçmiştir.

Meşrutiyet padişahı Sultan II. Abdülhamid

İLK TEŞEBBÜS 32 YIL ÖNCE

Bizde ilk meşrutiyet tecrübesi 1876 tarihlidir. Aslında Osmanlı Devleti hiçbir zaman Avrupa’daki emsalleri gibi bir mutlakiyet olmamıştı. Çünkü idareyi kısıtlayan kanunlar vardı. Din ve geleneklerden kaynaklanan bu kanunları hükümdar bile değiştiremezdi. Padişah, her istediğini yapmaktan mahrum idi. Fransız ihtilalinden sonra yayılan hürriyet ve serbestlik düşünceleri Osmanlı ülkesinde de yayıldı. Kendilerini geleneklerin tahdidi altında görmek istemeyen bir entelektüel grup teşekkül etti. Bunlar hürriyetin beşiği olarak bildikleri Fransa’ya hayran idiler. Zamanla bürokraside de kendilerine taraftar buldular. Böylece 1876 yılına gelindi. Sultan Aziz tahttan indirilip yerine yeğeni Sultan V. Murad geçirildi. Yeni padişah meşrutiyete yanaşmadı. O da tahtını kaybetti. Şehzade Abdülhamid Efendi, ihtilalcilerin başı olan Midhat Paşa’ya meşrutiyet ve anayasa sözü vererek tahta çıkmaya muvaffak oldu. Meclis toplandı. Prusya ve Belçika’dakine benzer bir Kanun-ı Esasî (anayasa) hazırlandı.

KİMSEYE YARANAMADI

Meşrutiyet hükümeti, ülkeyi 93 Harbi felâketine sürükledi. Ruslar galip geldi. Mağlubiyetin faturası çok ağır oldu. Ülke topraklarının mühim kısmı kaybedildi. Tarihte emsali görülmemiş bu felâket üzerine padişah meclisi feshederek meşrutiyeti askıya aldı. Kanun-ı Esasî yürürlükte kaldı ama, bir daha seçim yapılmadığı için meclis toplanamadı. Padişah, harbin zararlarını diplomatik yollardan hafifletmeye çalıştı. 30 sene saraydan yönettiği ülkeyi, maarif, ziraat, ticaret ve sanayi bakımından geliştirmeye çalıştı. Demir yollarına ehemmiyet verildi. Bugün en iyi işleyen müesseselerden çoğu, bu zamandan kalmadır. Sultan Hamid, Avrupa’nın güçlü devletleri arasında bir denge siyaseti gözetti. Balkan devletçiklerini ve ülkedeki gayrımüslim cemaatleri birbiriyle hasım hâlinde tutmaya itina etti. İslâm birliği siyaseti adına dünya Müslümanları üzerinde halifelik nüfuzunu vurguladı. Bu da en çok zamanın önde gelen sömürgeci devletlerini endişelendirdi. İngiltere, bu asırda dış siyasetini halifeliği kaldırmak, hiç değilse Sultan Hamid’i tahttan indirmek üzerine kurdu.

Meşrutiyet’in ilanını müteakip çıkarılan kartpostallardan biri. Üzerinde Enver Paşa’nın resmi. Hürriyeti temsil eden nazlı bir genç kız. Altta meşrutiyetin ilanı için dağa çıkan Balkan komitacıları. Türk bayrağının altında belli belirsiz Alman Çeşmesi silüeti. Ve ihtilalden kalma Fransızca sloganlar: Hürriyet! Adalet! Müsâvat! Uhuvvet! En altta şöyle yazıyor: “Yaşasın Anayasa!”

HÜRRİYET BAYRAMI

Padişah, barışı korumaya da azami itina gösterdi. Zamanında tek bir savaş oldu. Yunanlıların Girit’e tecavüzü üzerine çıkan 1897 harbinde, Osmanlı ordusu, İngilizlerin altı ayda geçemez dedikleri Termofil Geçidini 24 saatte geçip Atina’ya girdi. Bu, Osmanlı Devleti’nin kazandığı son zafer oldu. Ancak maliyeyi mahvetti. Paranın değeri düştü. Maaşlar zamanında ödenemez oldu. Bu da asker ve memurları padişaha düşman etti. Dine ve geleneklere sıkı bağlılığı sebebiyle, zabt-u rapta girmek istemeyen çok kimsenin husumetini çekti. Hatta ailesi efradına bile yaranamadı. 1896 yılında rejim muhalifleri, İttihat ve Terakki Cemiyetini kurdu. Mason kulüpleri tarzında teşkilatlanıp çalışan bu cemiyet, bilhassa askerler ve memurlar arasında hızla taraftar buldu. 1908 yılında Selânik’teki Üçüncü Ordu subayları ayaklanıp, askerî müfettiş Şemsi Paşa’yı vurdu. Bunun üzerine saray, meşrutiyet ilanına mecbur oldu. Tarih, 23 Temmuz (eski takvimle 10 Temmuz) idi. Meclis toplandı. Bu tarih hürriyet bayramı ilan edildi. Halk, Fransız ihtilalindeki gibi, “Hürriyet, Müsâvat (Eşitlik) ve Uhuvvet (Kardeşlik) sloganları ile sokağa döküldü. Her taraf bayraklarla süslenmişti. Yakalara meşrutiyet kokartları takılıyor; meşrutiyet kartpostalları yok satıyordu. Bandolar, Yaşasın Vatan! Yaşasın Millet! Yaşasın Terakki Cemiyeti! çığlıkları arasında marşlar çalıyorlardı.

SANSÜR KALKIYOR

Meşrutiyet devrinin ilk icraatı sansürün kaldırılması oldu. O zamana kadar gazeteler umumî ahlâk ve âdâba aykırı, asayişi bozucu, halkın zihnini karıştırıcı neşriyat yapamazdı. Kitaplar da, dine, ahlâka ve ilmî prensiplere uygunluğu bakımından tedkik edilip izin verilmedikçe basılamazdı. 24 Temmuz günü gazeteciler toplanıp, müsveddeleri sansüre vermeme kararı aldı ve gazeteler böylece basıldı. 24 Temmuz sonradan gazeteciler bayramı kabul edildi. Mamafih daha sonra darbecilerin sansürü, Sultan Hamid devrini mumla aratmıştır. Sansür kalkınca, gazeteler her gün Sultan Hamid ve devr-i sâbık (eski devir) aleyhinde neşriyat yaptılar. Olmadık söz ve iftiralarla padişahı lekelemeye çalıştılar. Hatta patırtının önde gideni gazeteci Abdullah Cevdet, sonradan, “Sultan Hamid aleyhinde yüz yalan uydurdum. Birine ben de inandım. O da harbiye talebelerinin ayağına taş bağlanıp Sarayburnu’ndan denize atılması idi” demiştir. Bu neşriyat öyle bir hal aldı ki, halk bile padişahı gözden çıkarttı. Benzeri durum, 1961’de Adnan Menderes için de bahis mevzuu olmuştur.

PADİŞAH GİTTİ FAKAT...

İngiltere, kurulmasına yardım edip, el altından desteklediği İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, Germanofillerin, yani Alman sempatizanlarının eline geçtiğini görünce, bir karşı darbe yapıp, idareyi Anglofillere, yani İngiliz sempatizanlarına teslim etmek istedi. İttihatçıların Meşrutiyeti korumak üzere İstanbul’a mevzilendirdikleri avcı taburlarında isyan çıkarttı. İstanbul karıştı. Kan gövdeyi götürdü. Çevresine itimadı kalmayan padişah, müdahale edemeyip, seyretmekle yetindi. Selânik’te toplanan başı bozuk gönüllüler Hareket Ordusu adıyla İstanbul’a yürüdü. İsyandan padişah mesul tutulup tahttan indirildi. İngilizler, iktidarı ele alamadılar ama, halifelik gücünden tırstıkları Sultan Hamid’den kurtuldular. Meşrutiyet ile ülkede çok partili ve demokratik bir idare kuruldu. Ancak bu durum, birkaç sene devam etti. İttihatçılar, 1913’te darbe yapıp iktidarı ele aldılar. Sultan Hamid zamanında görülmeyen bir baskı ve sindirme politikası yürüttüler. Tecrübesizlikleri ve ihtirasları ile memleketi harblere sürükleyip, felâketini hazırladılar. İttihatçıların düştüğü 1918 yılında meşrutiyet yeniden kuruldu. Osmanlı Devleti, 1922 yılına kadar, bugün İngiltere, İsveç gibi ülkelerde ancak rastlanan bir demokrasi ile yönetildi. Ancak bu yeni demokratik rejimin ömrü kısa oldu.

YALANDAN KİM ÖLMÜŞ?

Sansür kalkınca, gazeteler her gün Sultan Hamid ve devr-i sâbık (eski devir) aleyhinde neşriyat yaptılar. Gazeteci Abdullah Cevdet, sonradan, “Sultan Hamid aleyhinde yüz yalan uydurdum. Birine ben de inandım. O da harbiye talebelerinin ayağına taş bağlanıp Sarayburnu’ndan denize atılması idi” demiştir.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Vaktiyle her isteyen dükkân açamazdı. Her şehirdeki esnafın sayısı mahduttu. Çıraklıktan yetişip, kalfa ve usta olmadan dükkân açmak hayaldi. Osmanlı cemiyetinde esnafın mühim ve itibarlı bir mevkii vardı. Esnaf ve sanatkârlar, icabında cemiyete yön verebilen bir baskı grubuydu.

Roma ve Bizans’taki gibi kontrollü ekonominin hâkim olduğu Osmanlı Devleti’nde isteyen esnaf, istediği zaman ve yerde dükkân açıp sanat icra edemezdi. Çünki kontrollü ekonomide, işsizlik, pahalılık ve kıtlığa engel olmak ve böylece sosyal dengeyi temin etmek için, üretim gerek mal çeşidi ve gerekse mal miktarı bakımından tahdit edilmiştir. Üretilen malın kalitesi ve rekabet de kontrol altındadır. Bu kontrolleri temin için de esnaf sıkı bir şekilde teşkilâtlanmıştır. Böylece arzu edilen kontrolü esnaf kendisi temin eder; devlet de bunu denetler.

Şehirlerde dükkân yahud imalâthâne sayısı dondurulmuştu. Mesela İstanbul’da, 200 terlikçinin bulunduğu XVII. asır ortalarında ne yeni bir terlikçi dükkânı açılabilir; ne de dükkânlardan biri kapanabilirdi. Hatta dükkânlar hüviyet değiştiremezdi. Mesela Çemberlitaş’taki bir terlikçi dükkânı, Çarşıkapı’ya nakledilemezdi. Bunun için devletin izni aranırdı. Bu sınırlandırmaya ustalık veya gedik usulü denilmektedir.

GEDİK BULMAK LÂZIM

İlk zamanlar her esnaf kendilerine mahsus çarşılarda icra-yı faaliyet ederdi. Uzak mahallelerde oturanların bu çarşılara gelmelerindeki zorluk nazara alınarak, esnafın bu mahallelerde de dükkân açmasına imkân tanındı. Ancak herkesin istediği yerde dükkân açamaz ve kendi sanatlarından başka faaliyette bulunmazdı. Gedik, ticaret ve sanatkârlara devletçe tanınmış bir imtiyaz idi. Esnaftan biri sanatını terk ettiğinde, kendisinin mâlik olduğu ustalık hakkını, esnaf içinden yetişmiş bir kalfaya ücretle devredebilirdi. Aynı zamanda âlet ve edevâtını da satmış olurdu. Böylece ustalık hakkıyla beraber alınıp satılan veya devir-teslim edilen âlet ve edevâta da gedik denilmiştir.

Zamanla âlet ve edevâtı olmasa bile, ustalık hakkı devredildiği zaman yeni usta gedik sahibi sayılmıştır. Gedik sahibi ölünce, dükkânı başında bulunup çalışmak şartıyla evlâdına kalırdı. Evlâdı yoksa veya çocuk baba mesleğini terk etmiş ise, o gedik boşalmış sayılır; o işi yapmaya lâyık bir kalfaya devrolunurdu. Dükkânı devralan kalfa artık usta sayılır ve eski gediklinin vârislerine peştemallik denilen bir bedel öderdi. Bu muameleler esnaf defterine kaydolunurdu. Esnaf olabilmek için ilkmektebi bitirdikten sonra bir ustanın yanına çırak girilirdi. Usta, üç sene kadar o sanatın inceliklerini çırağa öğretirdi. Usta, o işi öğrendiğine kanaat getirirse, esnaf kıdemlileri huzurunda imtihan olunurdu. Dinî ve esnaf ahlâkını alâkadar eden sualler sorulur; sanatına dair bir eser yapması istenirdi. İmtihanı geçerse, çırağın beline bir merasimle peştemal (önlük) kuşandırırdı. Çırak, aynı dükkânda kalfa olarak çalışmaya devam ederdi. Boşalmış bir dükkân bulursa, devralır ve usta olarak kendi işini bu dükkânda icra ederdi. Bunun için de esnaf loncasında çırak çıkarma adı verilen bir merasim yapılırdı.

EDEBÂLİ DE ESNAF ŞEYHİYDİ

Her esnaf zümresinin gedik sahibi ustalarının kurduğu, tarîk-i fütüvvet denilen; sonradan da esnaf loncası adını alan bir teşkilâtı vardı. Gerektiği kadar kalabalık olmayan bir esnaf zümresi lonca kuramaz; benzeri işi yapan bir loncaya yamak olurdu. Meselâ, çizmeciler, mestçiler, terlikçiler ve eskiciler, pabuççu esnafının; tellâklar, hamamcı esnafının yamağı idi. Osmanlılar bu esnaf teşkilâtını Selçuklulardan devralmıştır. Bunlar, aynı zamanda tasavvufî birer müessese idi. Esnaf, tekke ve mescidlerde toplanırdı. O zamanlar esnaf, birbirine ahî diye hitab ederdi ki, Arapça “kardeşim” demektir. Ahi şeyhleri, Selçuklu devletinin çöküşünden sonra Ankara ve havalisinde bir hükümet bile kurmuşlardı. Osman Gâzi’nin kayınpederi Şeyh Edebâli de bir ahi şeyhi idi.

Gayrimüslimlerin de esnaf arasında çoğalması ve teşkilât kurmak istemeleri üzerine XVII. asrın ortalarında tarîk-i fütüvvetler, esnaf loncalarına dönüştürüldü. Loncalar, her esnaf zümresinin toplu olarak bulunduğu ve aynı zenaati işleyenlerin çalıştığı bir çarşı boyunda, bir han içinde açıldı. Başına da kethüdâ ile yiğitbaşı geçirildi. Bir müddet sonra aynı kethüdânın riyaseti altında Müslüman ve gayrimüslim loncaları olarak ikiye ayrıldı.

ESNAF TEŞKİLÂTI

Esnaf teşkilâtının başında, esnafın hayat boyu seçtiği şeyh bulunurdu. Sonradan buna lonca ustası dendi. Evliya Çelebi, İstanbul’da 105 esnaf şeyhi olduğunu söyler. Lonca ile hükümet arasında irtibatı kethüdâ (kâhya) temin ederdi. Esnaf, kendi arasından kethüdâyı seçer; kâdıya bildirir; kâdı tahkikat yapıp uygun görürse hükümetçe tayini yapılırdı. Hükümetçe esnafa yapılacak tenbihler, esnaftan istenecek yardımlar, narhlar, esnafa kethüdâlar tarafından bildirilirdi. Kethüdâ, ayrıca esnafın kanun ve nizamlara, narha riayet edip etmediğini de kontrol ederdi. Esnafın istek ve şikâyetlerini hükümete bildirirdi. Bu sebeple kethüdânın hem esnaf, hem de hükümet nezdinde itibarlı bir kimse olması lâzımdı. Yoksa mesela esnaf yolsuzluklarına göz yumarak menfaat temin etmesi işten bile değildi. Esnaf, yolsuzluğunu gördüğü kethüdâyı kâdıya şikâyet ederek vazifeden alınmasını isteyebileceği gibi; hükümet de yolsuzluğunu gördüğü kethüdâyı azledebilirdi. Tanzimat’tan sonra liberal ekonomiye geçildi. Loncalık usulü hafifledi. 1909 tarihinde esnaf loncaları kaldırıldı. Cumhuriyetten sonra yerlerini esnaf cemiyetleri ve ticaret odaları aldı.

PABUCU DAMA ATILMAK

Esnaf ahlâkına uymayan veya standart harici mal imal eden esnaf, kendi şeyh ve ihtiyarlarından mürekkep mecliste muhakeme olunup cezalandırılırdı. Esnaf, ayrıca kâdı ve ihtisap ağası tarafından da teftiş edilir; mahkemelik bir iş varsa, icabına bakılırdı. Kethüdâ bey, gerekli gördüğünde esnaftan birini bir müddet için faaliyetten men edebilirdi. Standarda uygun olmadığı için, yaptığı pabuçlar ceza olarak dükkânının damına atılan pabuççu, pabucu dama atılmak tabirinin de doğmasına sebebiyet vermiştir.

HER SABAH BESMELEYLE AÇILIR DÜKKÂNIMIZ

Her çeşit esnafın uyması gereken dinî ve ahlâkî prensipler, fütüvvetnâme adındaki kitaplarda yazılı idi. Esnaf, ustalık alırken, bunlardan imtihan olunurdu. Bu kitaplarda, her sanatı, mesleği ilk defa kimin icra ettiği yazılır; bu zât, o esnafın pîri addedilirdi. İdris Nebi, terzilerin; Selman-ı Fârisî, berberlerin pîri idi. Bir tek dellâlların pîri yok, derlerdi. Berber dükkânlarının duvarında ekseriya şu beyit asılı olurdu: Her sabah besmeleyle açılır dükkânımız, Selmânı Fârisîdir, pîrimiz, üstâdımız.

ORDU ESNAFI

Bir de ordu esnafı vardı. Bunlar sefer müddetince ordunun ihtiyaçlarını temin ile mükellef idi. Ordu sefere çıkmadan, her esnaf zümresinden talipler, kethüdâlarına müracaat eder; kendi loncası seferli denilen ordu esnafını tesbit ederdi. Ordu esnafına, kâdı huzurunda, sefere zorla götürülmediğine ve seferde lâzım gelen hizmeti taahhüd ettiğini gösteren bir vesika imzalatılırdı. Seferli esnaf, sefer esnasında ordu mensubu sıfatıyla faaliyetini icra ederdi. Hizmetleri karşılığında askerden ücret alır; harb ganimetlerinden de istifade ederdi. Halktan zeki ve kabiliyetli çocukların askere alınmasına yarayan Devşirme Kanunu kalktıktan sonra, yeniçeri ocağı esnaf ile dolmuştur.

YARDIM SANDIĞINDAN İŞ GÖREMEYENE MAAŞ

Esnaf teşekküllerinin birer yardım sandığı vardı. Kethüdânın nezareti altında idi. Mesela dükkânı yanan, hastalanan ve çalışamayacak durumda olan esnafa buradan para verilirdi. Sandığın gelirleri şunlardı: Çırağın kalfalığa, kalfanın da ustalığa yükseltildiği peştemal kuşanma merasiminde ustaların verdiği paralar; çırak, kalfa ve ustaların, keselerinin gücüne göre, haftalık veya aylık aidatları; sandıkta biriken paranın murâbaha yolu ile getirdiği gelir; zengin esnafın, sandığa yaptığı vasiyetler; sandık demirbaşlarının (meselâ bakır kap kacak takımlarının) kiraya verilmesi suretinde gelen gelir. Esnaf, senenin belli günlerinde kıra çıkarak, etli pilav yer, oyunlar oynar, eğlenirdi. Çok renkli geçen bu esnaf gezintilerine, halktan da katılanlar olurdu.




“Görmedin mi Alişimi Tuna Boyunda” kitabımız roman yarışmasında dereceye girdikten sonra “Aliş geliyor Aliş!” diye naralanmış, Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından basıldığında da “Aliş geldi Aliş” diye sevinç çığlıkları atmıştık.
Aradan altı ay geçti, okuyuculardan “Halil Bey, Aliş nerede? Gezmediğimiz ne Tuna ne de Fırat boyu kaldı ama Aliş’i bulamadık, Aliş nerede? Yoksa sen de mi bizi dolduruşa mı getirdin?” şeklinde mesajlar gelmeğe başladı.
Herhalde dikkatten kaçmış. Biz, 1 Şubat 2008 tarihli yazımızda, “Evet, Alişimiz, beyaz atlımız geldi, kır atının üzerinde, ‘Bırakın medyatik kahramanların peşinde koşmayı, derdinizin dermanı kendinizde, kendinize gelin, Aliş sizsiniz, Aliş’i başka yerde aramayın, Aliş sizin içinizde’ diyerek geldi” demiştik.
Yani Aliş’i başka yerde aramak yok. Aliş bizim içimizde.
Atalar, “Kendine gel”, “Derman aradım derdime/Derdim bana derman imiş/Burhan aradım kendime/ Kendim bana burhan imiş”, “Ne ararsan kendinde” demiş.
***
İçimizde iki ses var, hangisi Aliş?
“Benim ben, her şey benden sorulur, makam, mal, para, her şey benim için, ben en iyiyim, en güçlüyüm, en ustayım, en zekiyim, en bilgiliyim, ben en iyi bilirim” diyen değil...
Aliş;
“...... değil miyim?” sualine “belâ-evet” diyen,
Üzerindeki mal, mevki, makam, bilgi gibi nimetler çoğaldıkça buğday başağı gibi boyun büken,
Bir efsunlu güzelin cazibesine kapılıp “evet” sözünü unutan,
Erlikten erenliğe yol arayan,
Gülde sonsuz güzellikleri görendir.
***
Aliş’i aramak; hakiki spor,
Aliş’i bulan da en yaman sporcudur.
Haydi, var mısınız, Aliş’i aramağa, gerçek sporculuğa soyunmaya...
“Arayan bulur” denmiş...
Sözü sözlerin en üstünü olan “Hakkı, hakikati arayanı kavuşturacağım” buyurmuş.
Biz neyi arıyoruz, neyin peşindeyiz?
İş, arayabilmekte...
Kavuşmak kesin, ama neye?
İçindeki Alişi bulan, Tuna Boyundaki Alişi de bulacaktır, kimsenin şüphesi olmasın.



Bir Kırkpınar daha geride kaldı. Kırpınar’lara damgasını vuranlar vardır. Kimisine ağalar, kimisine bakanlar, kimisine de pehlivanlar damgasını vurdu. 647. Kırkpınar’a ise damgasını vuran ‘kura’ oldu.
Çocukluğumuzda panayırlar vardı. Yılda bir yıl yapılır, hem alış veriş, hem eğlence hem de güreşler için bir fırsat olurdu. Ve tabii ki bu panayırların üç kağıtçıları eksik olmazdı. Ters kapatılmış iki fincan, birinin altında kara bir düğme bulunurdu. Üç kağıtçı, cam bir zemin üzerinde iki fincanı hızla hareket ettirir, sonra durdurup, “Bul karayı al parayı” derdi. Tahmin ettiğin fincanın önüne parayı koyar, düğmeyi bulmuşsan koyduğun paranın beş veya on katını alırdın. Bulamazsan paran üç kağıtçıya giderdi. Ama ne işse kimse bir türlü karayı bulamazdı.
Günümüz Kırkpınar’ındaki işler “Bul karayı al parayı” dümenine benzedi. Herkes, karayı bulup parayı alma, Kırkpınar’dan geçinme, bire beş kazanma derdinde. Bu yetmezmiş gibi bir de kura sistemi geldi ve Kırkpınar’da işler tam panayır gösterisine döndü.
Güreşlere Kırkpınar geleneğinde olmayan zaman sınırlaması geldi. Ses çıkarmadık, çünkü güreşler planlanan zaman içinde bitmeliydi. Puanlama süresi getirildi. Arkasından altın puan denildi. Altın puan, güreşleri itiş kakışa çevirince güreşseverlerin itirazıyla kaldırıldı yerine “kura sistemi” getirildi. Kısacası kaş yapayım derken göz çıkarıldı. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olduk.
Pehlivanları güreşe zorlamak, güreşlerin uzamasına mani olmak için “kura sistemine” geçildi. Güreşler uzamıyor ama ne yazık ki güreş de olmuyor. Tam tersi iddialı olmayan pehlivanlar güreşe girmeyerek işi kuraya götürüyorlar ve şanslarını yüzde elliye çıkarıyorlar. Kura sistemi, Kırkpınar’ın özüne de, sözüne de aykırı. Kırkpınar, çalışanların kazandığı yer olmalıdır, şansı olanların değil.
Çare, kule hakemlerinde. Kule hakemleri, puanlama güreşi sırasında her iki güreşçinin durumuna bakacaklar, çok çalışanı galip ilan edecekler.
Bizden söylemesi.
Gelelim, bu seneki Kırkıpnar’da dikkatimizi çeken diğer hususlara.
Cazgırların kulağı çekilmeli. Ona buna yağ çekmekten, özellikle de siyasileri allı-ballı tanıtmaktan vazgeçmeliler. Bu sene Meclis Başkanını tanıtırken yuh sesleri çıkar gibi oldu, tanıtım biraz daha devam etseydi, tam bir rezalet patlak verecekti.
Pehlivanların peşrevi eksik yapmamaları sağlanmalı. Peşrev, başlı başına bir destandır, Türk oğlunun dünya görüşünü, Türkistan’dan Avrupa’ya akışını, hakimiyet simgelerimizi canlandırır, anlayana, ciltlerle anlatılamayanı anlatır. Göze, gönle ve akla hitap eder. Ne yazık ki günümüzde pehlivanlar, İstiklal Caddesinde piyasa yapar gibi peşrev çıkarıyorlar.
Kırkpınar ve yağlı güreşle ilgili teknik, kültürel her türlü değişik, akademisyenlerin, tarihçilerin denetiminde yapılmalı, mutlaka danışma kurulu teşekkül etmeli. Tıpkı Anıtlar Yüksek Kurulu gibi, bu kurulun oluru alınmadan yağlı güreşin tek çivisine dokunulmamalı.
Gecikmeden, Kırkpınar Enstitüsü ve Müzesi kurulmalı, arşivlemeye gidilmelidir.
Bu sene Kırkpınar’da güzel şeyler de oldu. Kırkpınar Sempozyumu’nun dördüncüsü gerçekleştirildi.
Ne yapalım bizim elimizden de “meli... malı...” demekten başka bir şey gelmiyor.
Yine de Kırkpınar’la ilgili “meli... malı...” diye nutuklardan vazgeçilmeli, icraata başlanmalı diyerek “meli... malı...” demekten kendimizi alamıyoruz.
Ne yapalım karayı bulanın parayı aldığı bu devirde bize “meli... malı...” diye ahkam kesmek kalıyor



Tarih şuurunu kaybederek, önemli hatalar yapmaya başlayan ve bu hataları sonucu vatan topraklarının yüzde doksan beşinden fazlasını kaybederek yüzde beşlik bir vatan parçasına tutunabilen burada da tarihi düşmanları tarafından rahat bırakılmayan Türk Milleti; güneydoğu ve Doğu Anadolu’da uzun yıllar devam eden terör olayları sebebiyle yine bölünme tehdidiyle karşı karşıyadır.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi sınırları baz alınırsa vatan topraklarının yüzde doksan beşinden fazlası  koparılırken hep aynı metot uygulanmış, uygulanmaya devam etmektedir. Türk insanına uygulanan kültür emperyalizmi neticesinde zoraki kaybettirilen tarih şuuruna tekrar sahip olunamazsa gelecek nesilleri büyük tehlikeler beklemektedir.Kaybettiğimiz tarih şuuruyla birlikte;dil,din,tarih ve kültürümüz büyük çapta erozyona uğramıştır.

Tarih şuuru insanlara mahsustur. Hayvanlar tarih yapamazlar.Onlarda “zaman ve mekan” kavramı olmadığı gibi,tecrübelerini biriktirme ve gelecek nesillere devretme kabiliyetleri de yoktur.Yani bir sığır sürüsü bizim atalarımız insanlar tarafından kesilerek yenildi,biz dikkat edelim de aynı hataya düşmeyelim diyemez.Oysa insanlar tarihte uğradıkları katliam ve soykırımlardan ders alarak aynı sebep ve sonuçlara uğramamak için uyanık olmak zorundadırlar.

İnsan toplulukları tarihsiz kalsa idi, hayvan sürülerinden farksız olurlardı.Bu günkü sahip olduğumuz kültür ve medeniyetimizi şüphe yok ki tarihimize borçluyuz.

Büyük Milletlerin, büyümelerinin ana sebeplerinden biri de tarihlerine verdikleri önemdir.Bunun için,herkes gibi biz de tarihimizi güzel bir tarzda öğrenmek zorundayız.Bu arada,elbette Selçuklu ve Osmanlı tecrübelerine de bilhassa ağırlık vermeliyiz.Çünkü bunlar , tarihimize şanla, şerefle dolu sayfalar açmakla kalmamışlar,günümüzün kültür ve medeniyetine, sosyal,ekonomik ve siyasi hayatına da ışık tutmuşlardır.

Biz sadece tarih araştırmalarıyla yetinmemeliyiz. Tarihimize ışık tutan ve Devlet-i Aliye’yi dünya lideri yapıp üç kıtaya hakim olan  bu dehaların nasıl yetiştirildiğini de iyi öğrenmeliyiz. Zira bu gün ülkeyi yönetmeye kalkan insanların yeterlilik ve başarı derecelerini tespit etmede  Türk Milleti elinde bir ölçü olsun. İşte hazırlamaya çalıştığımız ve şu anda 15.sini yazmaya devam ettiğimiz  Osmanlı padişahları serisi bu gayeye yönelik olarak Türk okuyucusunun önüne sunulmuştur.

Ulu çınarın kökleri serisinde yer alan; Osman Gazi,Orhan Gazi,Murad-ı Hüdavendigar, Yıldırım Bayezit Han ve Timur Han, I.Sultan Çelebi Mehmet Han ve II.Gazi Murat Han belgesel tarihi romanlarımız okuyucuyla buluşarak yılların tarih susuzluğunu gidermeye çalışmaktadır.

“Dünyaya nizam verenler “ serisinde yer alan; Fatih Sultan Mehmet Han, II.Sultan  Bayezit Han,Yavuz Sultan Selim Han ve Kanuni Sultan Süleyman Han kitaplarımız da çıkarak Türk okuyucuyla buluşmuş bulunmaktadır. Ayrıca bu seride yer alan; II.Sultan  Selim Han, III.Sultan Murat Han, III.Sultan Mehmet Han ve I.Sultan Ahmet Han kitapları da baskıya hazır halde olup on güne kadar Tüm okuyucularımızın istifadesine sunulacaktır.

Otuz yılı aşkın bir zamandır üzerinde gayret ettiğimiz bu çalışma 36 Osmanlı padişahı tamamlanana kadar devam edecek, Osmanlı padişahları tamamlandıktan sonra ömrümüz kalırsa Selçuklu Sultanlarına dönüp, onlarda belgesel roman olarak okuyucularımıza sunulacaktır.
                 
Bu kitaplar tarihi kronolojiye uygun şekilde ve o günün; inanç,kültür,adet,töre ve gelenekleri göz önünde bulundurularak hazırlanmaktadır.Dolayısıyla bu lider insanlar üç kıtaya hükmeden,ayrıca dünyadaki bütün Müslümanların da halifesi olmaları sebebiyle Divan-ı hümayun toplantılarında,kılavuz olarak kabul ettikleri büyük alim ve veli zatların tekke ve zaviyelerinde,camilerde,haftalık mehasib günlerinde dinledikleri sohbet ve aldıkları derslere kısacası,o büyük padişahları büyük yapan fikir ve kültüre de yer verilmiştir.Şu anda piyasada çokça benzerleri bulunan kuru kronolojik tarih görünümünde olmadığı,piyasadaki en orijinal eser olduğu için her bir kitap büyük rağbetle karşılanmıştır.
               
Bu kitaplarda Osmanlı’nın “Fikir ve inanç sahasında mağlup etmediği bir düşmanla harp meydanına çıkmadığı “gerçeğinden yola çıkılarak her harp öncesi düşman karargahına gönderdikleri barış elçisi Müslüman alimlerle, düşman alimlerinin (Hıristiyan papazları vs.) münazaralarına da yer verilmiş, “Bizim davamız kuru bir cihangirlik davası değildir” diyen Osman Gazi ve torunlarının gerçek davası göz önüne serilmeye çalışılmıştır.
            
Bu büyük sultanların birçoğu hakkında; Türkiye ve dünyada yazılmış bağımsız bir kitap yoktur. Bu sebepten bu çalışma bu sahadaki büyük bir boşluğu da dolduracağı gibi akademik çalışma yapanlara da rehberlik edecektir. Bu kadar önemli bir sahada mükemmeli yakalamanın çok zor olduğunun idraki içindeyiz,bu bakımdan okuyucularımızın tenkitlerine ihtiyacımız var.Böylece eksiklerimizi giderip bundan sonra nesilden nesle uzanan bir Türk klasiği meydana gelsin.
            
Bütün okuyucularımı üç kıtaya hükmeden Osmanlı sultanlarıyla baş başa bırakırken, mutluluk ve esenlikler diliyorum.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Meşhur bir menkıbedir: Hazret-i Süleyman’ın mührünü bir kötü cin ele geçirip, tahtına oturmuş. Kimse Hazret-i Süleyman’ı tanımamış. Derken cin mührü denize düşürmüş. Bir balık yutmuş. Hikmet-i ilahî, balığı Hazret-i Süleyman tutmuş. Mührü bulmuş. Tahtına geri dönmüş. Padişahlık mührü, en mühim saltanat alâmetidir. Osmanlı Padişahlarının bir değil, dört mührü vardı.

Tarihte mühür kullanmayan hükümdar yok gibidir. Hele Hazret-i Süleyman’ın, beş köşesinde beş büyük peygamberin ve ortasında kendi ismi yazılı olan beş köşeli yıldız şeklindeki meşhur mührü, bugün İsrail bayrağını teşkil eder. Avrupa hükümdarlarının mühürleri resimli ve nakışlı idi.

MÜHÜRSÜZ VESİKA OKUNMAZDI

Mühr, süs boncuğu demek olan mühre kelimesinden alınmıştır. Çünkü umumiyetle akik, yeşim, necef gibi kıymetli taşlardan yapılırdı. Küçük bir sahaya üç beş kelime ustaca sığdırılması; bir de zarif kulp takılması, gerçekten büyük bir maharetti. Vaktiyle mühür basılmamış vesika, itibar görmezdi.

Hazret-i Peygamber’in mührü yüzüğü üzerinde akik taşından idi. İlk halifelerin de kullandığı bu mühür, Hazret-i Osman zamanında kayboldu. Bu, siyasî karışıklıklara başlangıç teşkil etti. Abbasî halifeleri, vezirlerini mühür tevdi ederek vazifelendirirdi. Bu âdet Türk hükümdarlarında da vardı.

Son padişah Sultan Vahideddin'in mührü. Son sadrâzam Tevfik Paşa, padişahın memkeleti terketmek emcburiyetinde kalması üzerine mühr-ü hümâyunu iade edecek merci kalmadığı için saklamayı tercih etmişti.

TUĞRA BAŞKA MÜHÜR BAŞKA

Çok kimse padişahın mührü deyince tuğrayı anlıyor. Mamafih padişah mühürleri, bazen tuğra şeklinde hakkedilmiştir. Ama padişahın tuğrası başkadır; mührü başkadır. Tuğra, padişah cânibinden yazılan resmî yazılar üzerine çekilirdi. Bu yazıdaki muamelenin, padişahın tasarrufu olduğunu gösterir. Osmanlı Devleti’nde kanunlar, kararlar, tayinler, aziller, arazi tahsisleri ve saire, hep üstüne padişahın tuğrası çekilmiş ferman, hüküm, berat gibi vesikalar ile yürürlüğe girerdi. Tuğrayı bizzat padişah değil, nişancı denilen yüksek bir bürokrat çeker. Osmanlılarda tahta çıkan her padişahın ilk işi dört tane mühür hakkettirmek (kazdırmak) idi. Bunda kendisinin ve babasının ismi yazılırdı. Önceki padişahın mührü alınıp hazineye konurdu.

Mühürler, ilk zamanlarda yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonradan üç tanesi ince bir zincire bağlı atlas kese içinde cepte ve boyna asılarak taşınır oldu. Zümrütten ve dört köşeli olan birini padişahlar parmaklarına takardı. Hazineden aldığı tahsisat ve benzeri şeyleri teslim aldıklarına dair makbuzu bununla mühürlerdi. Sultan Vahideddin’in, hazine dairesinden okumak üzere aldığı cildi çok kıymetli taşlarla süslü bir en’am-ı şerif ile şiir divanını memleketi terk etmeden hemen önce iade ettiği; bunun için vermiş olduğu mühürlü makbuzu da geri aldığı bilinmektedir. Eldeki en eski mühr-i hümâyun, Sultan II. Bayezid’e aittir.

MÜHR-İ VEKALET

Ötekinden daha iri, altından ve beyzî (oval) diğer üç mührün biri sadrâzamda dururdu. Buna hatem-i vekâlet de denirdi. Hatem, mühür manasına kullanılır. Vezirleri mühür vererek vazifeye başlatmak, rivayete göre Hazret-i Süleyman’dan gelme bir âdettir. O da meşhur veziri Âsaf’a mührünü tevdi etmişti. Sadrâzam bununla padişaha arz ettiği telhisleri (üst yazıları) mühürlerdi. Nitekim padişaha arz olunacak her şey önce sadrâzamdan geçerdi. Dolayısıyla padişah bütün evraklarda yalnızca kendi mührünü görmüş olurdu. Hazine ve defterhane (devlet arşivi) de bu mühürle mühürlenirdi.

Mühür vermek sadrazam yapmak olduğu gibi; mührü geri istemek de sadrâzamlıktan azil manasına gelirdi. Bu iş için başyaver ve saray nâzırı mesabesindeki kapıcılar kethüdası vazifelendirilirdi. XVII. asırdan itibaren, padişahlar sadrâzamlığa getirilenleri saraya çağırtarak mührü bizzat vermeye başladılar.

Diğer iki mühürden biri sarayın hasodasındaki kıymetli ve mübarek eşyanın mühürlenmesi için hasodabaşında bulunurdu. Diğeri de harem-i hümâyunda hünkâr dairesindeki muhtelif eşyanın mühürlenmesi için hazinedar ustada (kâhya kadında) bulunurdu. Hasodabaşı, Enderun zâbitlerinin en üst rütbelisi ve saray mareşali mevkiindeydi. Buna mukabil hazinedar usta da, harem-i hümayundaki cariyelerin en üst rütbelisi ve âmiri idi.

HAMAMDA BİLE YANINDA

Sadrâzamdaki mühür kaybolursa veya azil durumunda önceki sadrâzamdan mührün alınışı gecikirse, hasodabaşındaki mühür geçici olarak alınıp sadrâzama verilirdi. Çünkü mühür bulunmadıkça sadrâzam tayini mümkün değildi. Mühr-i hümâyundan ayrılmak, sadrâzamlıktan da ayrılmak mânâsına geldiğinden, sadrâzamlar bunu yanlarından ayırmazlardı. Hatta, Sultan Aziz devri sadrâzamlarından Âli Paşa’nın hamama bile mühr-i hümâyunla girdiği anlatılır. 1861 senesinde sadrâzam Keçecizâde Fuad Paşa kendi adına mühür kazıtmış ve padişaha arz ettiği telhislerde mühr-i hümâyun yerine bunu kullanmaya başlamıştır. Bunun üzerine mühr-i hümâyun, artık yalnızca padişahça ecnebî hükümdarlara yazılan mektupları mühürlemekte kullanılmıştır.

Bayezid'de Hakkâklar Çarşısı. Şimdi Sahaflar çarşısı adıyla bilinir.

HERKESİN MÜHRÜ VARDI

Sadece padişahın değil, halktan hemen herkesin böyle resmî vesikalara basmak üzere mührü vardı. Bu mühürler el işiydi. Üzerlerinde aynı şeyler yazılı bulunsa bile, birbirinden az-çok farklı olacağı için, imza yerine geçer; sahteciliğe mahal vermezdi. Mühür kazıtanlar, mühür üzerine sadece isimlerini değil; bazı veciz sözler, hatta beyitler bile yazdırırlardı. İleri gelenlerin yazı işlerine bakan memurlara mühürdar denirdi. Bilhassa hanımlar mühür kullanmaya çok meraklı idi. Mühürleri saklamaya mahsus çok zarif mühür keseleri vardı. Her kızın çeyizinde birkaç tane bulunurdu.

MÜHÜRCÜLER ÇARŞISI

Bayezid’deki Sahaflar Çarşısı, eskiden Hakkâklar Çarşısı idi. Hakkâk, mühür hakkeden, yani kazıyan demektir. Mühürcüler Çarşısı de denirdi. I. Cihan Harbi’ni müteakip bir yangın sebebiyle sahaflar (kitapçılar) buraya taşındı. Şimdi burası Sahaflar Çarşısı olarak bilinmektedir.
Hakkâklar, umumiyetle pirinçten mühür kazırlardı. Kıymetli taşları da onlar işlerdi. Benim çocukluğumda Anadolu’da hâlâ mühür kazıyan esnaf vardı. Ancak artık yalnızca okuma yazma bilmeyenler mühür kullanır olmuştu. Arap alfabesinin yerini de Latin alfabesi almış; bu sebeple mühürlerin bir sanat değeri kalmamıştı. Arap memleketlerinde, Hindistan’da Müslümanlar arasında mühür kullanmak âdeti devam etmektedir.

TÜRKÜLERE MEVZU OLMUŞ

Vesikalara basılanlar bir yana, mühür, atasözlerine, hikâyelere, tabirlere, hatta türkülere konu olmuştur. “Mühür gözlüm seni elden sakınırım” diye başlayan içli türkü çok meşhurdur. Şu beyit, XVI. asır şairlerinden Karamanlı Kâmî’ye aittir:

Güle gûş ettiremez (işittiremez), yok yere bülbül inler,
Varak-ı mühr-ü vefâyı kim okur, kim dinler!

MÜHÜR KİMDEYSE SÜLEYMAN ODUR!

Meşhur bir menkıbedir: Hazret-i Süleyman’ın mührünü bir kötü cin ele geçirip, tahtına oturmuş. Kimse Hazret-i Süleyman’ı tanımamış. Derken cin mührü denize düşürmüş. Bir balık yutmuş. Hikmet-i ilahî, balığı Hazret-i Süleyman tutmuş. Mührü bulmuş. Tahtına geri dönmüş. “Mühür kimdeyse, Süleyman odur!” tabiri de bu menkıbeden kalmadır. Geçenlerde bir müzayedede son padişah Sultan Vahideddin’in mührü ortaya çıktı. Padişah mührünün, böyle şahıs elinde bulunması belki şaşırtıcı gelebilir. Saltanatın kaldırılması üzerine, Osmanlı Devleti’nin son sadrâzamı Tevfik Paşa, geri verecek makam kalmadığı için mührü saklamış; böylece ailesine intikal etmişti. Çok kimse bir padişahın mührünün şahıslar elinde gezmek yerine, devlet hazinesinde bulunması ve müzede teşhir edilmesinin daha uygun olacağına dikkat çekti. Nitekim önceki padişahlardan bazılarının mühürleri elimizdedir.

İKİ MÜHÜR HİKÂYESİ

Mühürcüler sade zenaatkâr değil, hemen her biri irfan sahibi idi. Birisi mühürcüye gidip bir mühür kazıtmak istediğini söyler. “İsmim Ahmed, babamın ismi Kör Hızır. Uzun zaman Medine’de oturdum. Bir zaman Mısır’da nâiblik (kadılık) ettim. Hacı Firuz Efendi’ye intisaplıyım” der. Siparişi verip Bayezid Câmii’ne gider. Namaz çıkışı mührün hazır olduğunu görür. Üzerinde şöyle yazılıdır:
Gâhi sâkin fi’l-Medine, gâhi nâib fi’l-Mısr,
Müntesibi Firuz Efendi, Ahmed ibni Kör Hızır.

Esad Paşa, mühürcü Fâni Dede’nin dükkânında otururken birisi girip mühür yaptırmak istediğini söyler. “İsmim Ömer, eskiciyim, babam hatiptir, annem vefat etti, gözüm şaşıdır, lakabım koşalaktır, bağım vardır, bal üretirim, evim mahkeme yanındadır” der. Fâni Dede böyle bir mührün yazılmasının imkânsız olduğunu söyleyince Esad Paşa müdahale eder:
“Aselî, kefşkerî, mahkeme cârî, a’ver,
Bağbanî, koşalak, ibni hatip, öksüz Ömer” yazmasını söyler.




Dün, 4 Temmuz’du. Kırkpınar güreşlerinin birinci günüydü. Yapılan törenler, atılan nutuklar sonrası 647. Kırkpınar güreşleri, hile-hurda bilmeyen, altının kokusunu almayan küçük boy pehlivanların erler meydanına çıkmalarıyla başladı. Bu sene, Kırkpınar güreşlerinin başlangıç günü, çok anlamlı bir günle bir araya geldi.
Kırkpınar’ın birinci günü olan 4 Temmuz aynı zamanda efsanevi güreşçi Koca Yusuf’un ölüm yıldönümüydü. Koca Yusuf, geride nice mertlik, yiğitlik abidesi hatıralar bırakarak, 4 Temmuz 1898’de Atlas Okyanusu’nun sularına karıştı, ebediyet alemine göç etti. Evet, Kırkpınar konuşmalarla başladı, her zaman olduğu gibi ama konuşanlardan kimse Koca Yusuf’u hatırlamadı. Hatırlayanların da sesi çıkmadı.
Koca Yusuf ki, hem Avrupa’ya hem de Amerika’ya “Türk gibi güçlü” sözünü, mertliği öğretti. Hem gücü, hem güreşi, hem de karakteri, mertliğiyle gönülleri fethetti.
Yetkililer, Koca Yusuf’u hatırlamazken milletimiz ‘Yalnızca Güle Yenilen’ bu alpereni gönlünün en nadide köşesinde yaşatmaktadır.
Günümüz Türkiye’sinde çekilen bütün bu sıkıntıların temelinde tavan ile taban arasındaki bu uyumsuzluk yatmaktadır. Taban, 2006 yılında doğan erkek çocuklarına en fazla Yusuf ismini koyarken, tavan Koca Yusuf’u hatırlamamaktadır.
Taban, “Cihanı Titreten Türk Koca Yusuf-Yalnızca Güle Yenildi” kitabımızı dört defa okurken, tavan bu kitaptan habersizdir. Tavan ile tabanın Ergenekon’a bakışları, Ergenekon’u duyuşları çok farklı.
Yalnızca Türk insanı değil, bütün mazlumlar, Koca Yusufların, Alişlerin hasretindedir. Milli takımımızın galibiyetiyle yalnız Türkiye’nin değil, Afrika’dan Asya’ya, Amerika’ya bir çok milletin sevinmesinin arkasında Alişlere, Koca Yusuflara, güçlüyken adil olanlara, galibiyette mağlubiyeti tadanlara, yalnızca güle yenilenlere olan hasret yatmaktadır.
İnsanımızın “Görmedin mi Alişimi Tuna Boylarında” feryadına cevap geldiğinde, tavan ile taban Ergenekon’u aynı göz ve gönülle gördüğünde Koca Yusuflar unutulmayacak, Kırkpınarlar, alperenlerin hatırasına uygun yapılacak, bütün dünyadaki mazlumların feryadı dinecektir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

DÜNYADA BİR TEK BİZ, ONLARA ARNAVUD DİYORUZ

Kosova’nın istiklali ile ikinci bir Arnavud devleti kurulmuş oldu. Avrupa’nın bu 4. Müslüman ülkesinin anayasası da yürürlüğe girdi ama Sırpların itirazı hâlâ sürüyor Arnavudlar, Balkanlar’ın batısında yaşayan bir halktır. Lisanları Avrupa’daki hiçbir halkın lisanına benzemez İri-yarı, zeki ve sert mizaçlı bir kavim olan Arnavudlardan Sultan Abdülhamid sarayı için bir muhafız alayı kurmuştu

Kosova’da yaşayan Arnavudlar sonunda istiklaline kavuştu. Kendilerini de Rusya’nın kırgınlığını göze almak pahasına en önce Türkiye tanıdı. Bu, aynı zamanda ikinci bir Arnavud devleti manasına geliyor. Kosova ve Arnavudluk, 1913 yılına kadar beş asır birer Osmanlı vilâyetiydi. Beş on sene müstakil yaşadıktan sonra bütün Arnavud ülkesi komünistlerin eline düştü. Şimdi eski Osmanlı vilâyetleri birer ikişer müstakil devlet hâline geliyor. Sırplardan fethedilen Kosova, Türklerin Haçlı ordusunu iki defa durdurup bozguna uğrattığı tarihî bir beldedir. Hatta bu harblerin ilkinde şehid düşen Sultan Murad Hüdâvendigâr’ın makamı da buradaki mühim bir ziyaretgâhtır. Bu bakımdan her Türk’ün gönlünde Kosova’nın apayrı bir yeri vardır.

YUNANİSTAN’IN KADİM HALKI

Kosova’nın ekseriyetini teşkil eden Arnavudlar, Balkanlar’ın batısında yaşayan bir halktır. Nitekim lisanları da Avrupa’daki hiçbir halkın lisanına benzemez. Milattan bin sene evvel Keltlerle beraber Kafkasya’dan batıya göç eden Pelajların torunları olduğu söylenir. Traklar, Frigyalılar ve eski Makedonlar ile akraba olan Pelaj (Pelasiç) kavmi, önceleri Yunanistan ve Yunan adalarına kadar inmişti. Batı Anadolu’dan gelen İyonyalılar, VI. asırda Yunanistan’ın bu kadim halkını, kuzeye sürdü. Bunlardan sadece İllirya’ya yerleşenler millî hususiyetlerini muhafaza ederek bugünkü Arnavud kavmini teşkil etti. 1314 (1898) tarihli Kosova Vilâyeti Salnamesi (yıllığı) bunları etraflıca anlatıyor. Arnavud ülkesi, İtalyan ve Rum hükümdarların elinde iken, Osmanlılarca fethedildi. Bunun üzerine halkının çoğu toprak sahibi üçte ikisi Müslümanlığı kabul etti. Müslüman olmayanlardan bir kısmı Güney İtalya ve Sicilya’ya göçtü. Bugün bile burada on binlerce kişi Arnavudca konuşur.

SER VERİR SIR VERMEZ

Gürcü, Çerkez, Boşnak ve Pomaklar gibi Arnavudlar da Osmanlı Türkleri vesilesiyle Müslüman olmuş bir halktır. Bu sebeple Hanefîdirler. Osmanlı ricali arasında Arnavud asıllı olanların sayısı az değildir. Üç büyük sadrazam, Yemen fatihi Sinan Paşa, Ferhat Paşa ve Köprülü Mehmed Paşa Arnavud asıllıydı. Arnavudlar, misafirperverlikleri, namus, gelenek ve şereflerine düşkünlükleri ve besa dedikleri ahde vefalarıyla tanınırlar. “Ser verir, sır vermez!” diye bilinirler. Osmanlıların İşkodra, Yanya, Selanik, Manastır, Kosova vilayetleri ile Yenipazar Sancağında yaşarlardı. Arnavudlar, kuzeyde Geg, güneyde Tosk adıyla birbirinden lehçe ve gelenek itibariyle farklı iki büyük kola ayrılır. Arnavudlar, Latin alfabesini ilk defa (1908) kabul eden Müslüman halktır. İri-yarı, zeki ve sert mizaçlı bir kavim olan Arnavudlardan, Sultan Abdülhamid sarayın muhafazası için bir tüfenkçi alayı kurmuştu. Bunlara sarıksız zuaf alayı denirdi. II. Meşrutiyet’in ilanında da Arnavudların mühim rolü oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları arasında çok Arnavud vardı. Şemseddin Sami, Mehmed Akif, Hoca Tahsin gibi Osmanlı entelektüelleri Arnavud asıllıdır. Arnavud mutfağı da hayli zengindir. Arnavud ciğeri, Arnavud böreği, Elbasan tava gibi yemekleri Osmanlı mutfağına girmiş ve tutulmuştur. Arnavudçada Türkçe pek çok kelime vardır. Rumeli’nin kaybından sonra çok sayıda Arnavud, Anadolu’ya hicret etti.

KARTAL YUVASI

Arnavudlar kendilerine Arnavud demezler. Şkipetar derler. Ülkelerinin resmî adı da Shqipiria. Şkipetar, mahallî lisanda kartal demektir. Nitekim orijinal Arnavud bayrağında da kırmızı zemin üzerinde iki başlı siyah bir kartal vardır. Ama başkaları onları böyle tanımıyor. Bütün dünya bu ülkeye Albania diyor. Araplar Elbânî diyor. Bir tek biz Türkler Arnavudluk diyoruz. Nitekim Lübnan’da yaşayan Arnavud asıllı bir ahbabım bana bunun sebebini sormuş; Arnavud kelimesinin orijinini merak ettiğini söylemişti. Arnavud kelimesi hakkında efsanevî bir izah var. Rivayete göre vaktiyle Suriye ile Arabistan arasındaki Gassan ülkesinin Hıristiyan hükümdarı Cebele bin Heysem, Hazret-i Ömer’in ülkesini fethi üzerine maiyeti ile beraber Bizans’a ilticâ ediyor. Çok zahmetli bir yolculuk yapıyorlar. Yolda maiyeti dönmeyi teklif ediyor. Cebele onlara kendi dili olan Arapça ile tesirli bir konuşma yapıyor ve sonunda “Ârun en naûd” [Dönmemiz ardır, utançtır!] diye bağırıyor. Hepsi bu sloganı yüksek sesle haykırıyorlar. Bizans imparatorunun Arnavudluk bölgesine yerleştirdiği bu topluluğa bundan dolayı Arnavud deniyor. Bu isim, sonradan orada yaşayan herkesin adı oluyor. Arnavudların ne sebatkâr insanlar olduğu düşünülürse, bu hâdisede gerçek payı bulunduğuna doğrusu insanın inanası geliyor.

ARVANİD SANCAĞI

Efsane bir tarafa, Arnavud kelimesi Osmanlıca Arvanid kelimesinin metatezli varyantıdır. Yani harf değişmesiyle oluşmuş şeklidir. Eski Yunanlıların Arvanitis veya Arbanites dedikleri Arbena ülkesinin isminden gelir. Arbenalar, antik çağlarda buraya yerleşen Âri ırktan bir topluluktur. Rumlar, b harfini telaffuz edemediği için, Arvaniya demişlerdi. Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildikten sonra, burada Arvanid sancağı kurulmuş; halkına da böyle denmişti. Arvanid, zamanla Arnavud’a dönüşmüştür. Kısacası Arnavud kelimesi, Arnavudluk ülkesinin tarihî ismi olan Arbanites’den geliyor.

Şkipetar, mahallî lisanda kartal demektir. Nitekim orijinal Arnavud bayrağında da kırmızı zemin üzerinde iki başlı siyah bir kartal vardır.

HANIMIN ADI SORULUR MU HİÇ?

Arnavudların namus ve geleneklerine düşkünlükleri, tarihî hadiselere sebebiyet vermiştir. 1911 senesinde Arnavud isyanı çıkmıştı. Bu isyanın çıkış sebebi de çok enteresandır. Bir nüfus sayımında, memurlar sayım yaptıkları erkeklere tabiî olarak hanımlarının isimlerini sordu. Hanımının ismini sormak Arnavudlarda çok ayıp karşılanırdı. Söylemekten kaçındılar. Arbede çıktı. Arnavudlar sayım memurlarını dövdü. Bilahare mıntıkaya gelen askerler, memurları döven erkekleri bir bir tutup, kadınlarının gözü önünde falakaya yatırdı. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. İttihatçıların dengesiz idaresinden zaten memnun olmayan bölgede Arnavud isyanı çıktı. Mahmud Şevket Paşa büyük bir kuvvetle bu isyanı önleyemedi. Sultan Reşad yaşlı ve bir ameliyattan yeni kalkmış olmasına rağmen, Kosova’ya intikal etti. Bunu işiten Arnavudlar, halifeyi görmek üzere akın akın Kosova sahrasında toplandı. Padişah, 522 sene önce, dedesinin zafer kazandığı yerde, yüz bini aşkın Arnavud ile cuma namazı kıldı. Bu, unutulmaz bir gündü. Sahraya kurulan minberden, padişah, şeyhülislâm ve sadrazam birer hutbe okudu. Huzur temin edilmişti. Mahmud Şevket Paşa’nın 82 taburla yapamadığını, padişah, bir gövde gösterisi ile yapmıştı. Ancak ertesi sene kopan Balkan Harbi ile Arnavudların yaşadığı toprakların tamamı elden çıktı.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Geçenlerde bir takı defilesinde, Yavuz Sultan Selim’e izafe edilen küpeli, kolyeli bir resmin teşhirinin reaksiyona sebep olduğunu gazetelerde okuduk. Sultan Selim gerçekten küpe takmış mıdır? Bu sık sık gündeme gelen bir mesele...

Her şey 1926 yılında Dolmabahçe Sarayı’ndan Topkapı Sarayı portreler galerisine getirilen ve Yavuz Sultan Selim’e isnad edilen bir resim ile başladı. Bu resimdeki sima, inci küpeli, taçlı ve inci madalyonlu olarak tasvir edilmişti. Aynı zamanda da sakalsız ve pala bıyıklıydı. Bunun, bir Macar ressam tarafından yapılan benzeri de vardır. Bu resmin nasıl ve niye Yavuz Sultan Selim’e nisbet edildiği doğrusu malum değildir. Ancak, herkesi padişahın küpe taktığına inandırmaya yetmiştir. Hatta buna delil olmak üzere menkıbeler bile üretilmiştir. Güya padişah, bir kölenin kulağında kölelik alâmeti halkayı görmüş de, kendisinin Allah’a kul olduğunu sembolize etmek üzere bu küpeyi takmış. İyi de resimdeki küpe halka değil, kadınların taktığı cinsten incili salkım küpedir. Bir başka menkıbede de padişah birtakım ibretli hadiselerin kulağına küpe olması maksadıyla böyle yapmıştır. Bunların hepsi ancak birer yakıştırmadır.

MUAMMA RESİM

Bu resmin nasıl ve niye Yavuz Sultan Selim’e nisbet edildiği doğrusu malum değildir. Ancak, herkesi padişahın küpe taktığına inandırmaya yetmiştir. Hatta buna delil olmak üzere menkıbeler bile üretilmiştir. Güya padişah, bir kölenin kulağında kölelik alâmeti halkayı görmüş de, kendisinin Allah’a kul olduğunu sembolize etmek üzere bu küpeyi takmış. İyi de resimdeki küpe halka değil, kadınların taktığı cinsten incili salkım küpedir. Bir başka menkıbede de padişah bir takım ibretli hâdiselerin kulağına küpe olması maksadıyla böyle yapmıştır. Bunların hepsi ancak birer yakıştırmadır.

Öncelikle bu resmin İran Şahı İsmail’e ait olduğu ileri sürülmüştür. Başındaki kızıl börk ve taç da delil verilmiştir. Ancak bu da kat’î değildir. Börkün kızıl oluşundan dolayı, tarihte Kızılbaş (sürhser) sanını ilk alan Şah İsmail’e nisbet edildiği anlaşılıyor. Yavuz Sultan Selim’in bir şiirinde, "Pâymâl eyleyelim kişverini sürhserin" (Kızılbaşın ülkesini yerle bir edelim!) dediği bilinmektedir. Şah İsmail, 12 imamı sembolize eden 12 dilimli taç ile, Hazret-i Hüseyn’in şehâdet kanını sembolize eden kırmızı börk ve sarık giyerdi. Adamları da böyle giyinirdi. Anadolu halkı bu sebeple bunlara Kızılbaş (farsçası Sürhüser) demiş; mezhebleri Kızılbaşlık olarak tanınmıştır.

Mamafih Osmanlı devlet ricali de başlarına koyu kırmızı kavuk giyer, ama üzerine beyaz sarık sarardı. Taç takmak âdeti ise Osmanlılarda hiç yoktu. Taç, Avrupa krallarında vardır. Ressamlar ve yazarlar, eserlerini hayal gücüne dayanarak meydana getirirler. Bunların gerçeğe uygun olması beklenmez. Tarihî hususlarda vesika ve tarihçilerin sözü geçer.

KÜPE TAKTI MI?

Peki Sultan Selim küpe takmış mıdır? Kanaatimizce takmamıştır. Bir kere malum temsilî resmin buna delil olamayacağı aşikârdır. Elde Osmanlı nakkaşlarının yaptığı bazı minyatürler vardır. Orada Yavuz Sultan Selim böyle küpeli tasvir edilmemektedir. Ancak sakalı tıraşlı ve bıyığı paladır. Sakal bırakmamasıyla alâkalı da bir menkıbe anlatılır: Babası Sultan Bayezid’in mülayim bir padişah olduğu malumdur. Yerine şiddetiyle tanınmış oğlu Sultan Selim geçince, güya vezirler aralarında ne yapacaklarını müzakere etmişler; sonra da “Babası gibi, onun da sakalını elimize alırız!” demişler. Bunu haber alan Sultan Selim sakal bırakmamış. Benzeri bir hâdise Sultan Vahideddin için de anlatılır. Mamafih vefatına yakın bir minyatürde Sultan Selim sakallı olarak gözükmektedir. Pala bıyık, fıkıh kitaplarında gâzilerin alâmeti olarak meşru görülür. Sultan Vahideddin de vefatına yakın sakal bırakmıştır.

İslâm dininde, erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzemesi şiddetle yasaklanmıştır. Fıkıh kitaplarında, meselâ İbni Âbidin’in Reddü’l-Muhtar adlı kitabında, Müslüman erkeklerin gümüş de olsa küpe, bilezik takınmasının, ellerine kına yakmasının caiz olmadığı açıkça yazar. Erkeğe sadece gümüş yüzüğe izin verilmiştir. Yüzük taşlı olabilirse de, ağırlığı 4.8 gramı geçemez. Kına ve sürmeyi ise tedavi maksadıyla kullanabilir. Küpe takmak; âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamuru şeref vesilesi sayan bir padişahın, ne inancıyla, ne de sadelikten yana mizacıyla bağdaşan bir iştir.

KILICIMIZ KESTİKÇE

Zamanın en güçlü devletlerinden biri olan Venedik’in sefiri Antonio Iustiniani bir defasında Yavuz Sultan Selim Han’ın huzuruna çıkacaktı. Vezirler elçiyi etkilemek bakımından padişahın ihtişamlı giyinmesini istiyordu. Hersekzade Ahmed Paşa, bu arzuya tercüman olmak bakımından cesaretini toplayıp bin dereden su getirircesine padişaha vaziyeti arz etti. Padişah, “Doğru! Cümle yeni libaslar giymek münasiptir” buyurdu. Elçinin kabul edileceği gün bütün vezirler en ihtişamlı elbiselerini giydiler. Huzura girdiklerinde donup kaldılar. Çünkü padişah her zamanki gibi sade elbisesiyle arz odasındaki tahta kurulmuştu. Meşhur keskin kılıcını da tahtın basamağına dayamıştı. İkindi güneşi pencereden basamaktaki kılınca vuruyor, ışıltısı gözleri kamaştırıyordu. Bu sırada elçi içeriye alındı. Hünkâr tercüman vasıtasıyla kendisiyle biraz konuştuktan sonra, meclisin heybetinden şaşkına dönen elçiye huzurdan ayrılması için izin verildi. Padişah, Ahmed Paşa’ya dönüp, “Var git, elçi beye sor, bizi nasıl bulmuş?” dedi. Hersekzade Ahmed Paşa padişahı etekleyip çıktı. Arz odasının önünde elçiye bu suali sordu. Elçi, “O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim” cevabını verdi. Ahmed Paşa, elçinin cevabını padişaha ilettiğinde, padişah gülümseyerek şu tarihî sözü söyledi: “İşte kılıcımızın ağzı kestikçe, düşmanın gözü bizi görmez!”

"BİR GÖLGELİK YAPIN!"

Padişah, sıcak günlerde gölgelenip dinlenmek üzere Sirkeci ile Sarayburnu arasında bir sahil köşkü yapılmasını istemişti. Hazine defterdarı Abdüsselâm Bey, Yalı Köşkü’nü yaptırdı. Padişah burayı gezerken, köşkün çok kıymetli eşya ile süslendiğini görünce canı sıkıldı. “Ben bir gölgelik yapın dedim. Bu kadar harcamaya izin vermedim” dedi. Defterdar, padişahın hiddetinin neye mal olacağını iyi bildiği için, köşkü kendi malından hediye olarak yaptırdığını söyleyerek işi tatlıya bağladı.

ANAN NE GİLSİN?

Hemen hemen bütün kaynaklar Yavuz Sultan Selim’i fevkalade mütevazı ve sade yaşayan bir insan olarak tasvir eder. Şatafatı sevmediği için, sefer dönüşlerinde İstanbul’a zafer alayıyla değil de, sessizce girdiği anlatılır. Mısır seferi dönüşü, kendisini Edirne’de karşılayan oğlu Şehzade Süleyman’ın ihtişamlı kıyafetine bakıp, “Oğlum! Sen böyle giyinirsen, anan ne giysin?” dediği meşhurdur.

BİZ KİME TAZİM EDELİM?

Yakınlarından birisi niçin ihtişamlı elbiseler giymediğini sorduğunda, “Vüzerâ ve ümerânın süslü elbiseler giymeleri padişahlarına tazimden ileri gelir. Ya biz, kime tazime mecburuz ki, bu külfeti ihtiyar edelim?” cevabını vermişti. Nitekim Topkapı Sarayı’nda mevcut padişah elbiselerinden en sadeleri O’na ait olanlardır


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
13 Şevval 1440
Miladi:
17 Haziran 2019

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter