Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yavuz Sultan Selim Hanın vefatı ile, yerine oğlu Şehzade Süleyman hükümdar oldu. Devlet işlerini kanunlara bağlamakla işe başladı. Avrupa devletleri arasındaki güçsüzlerin ezilmesini önlemek için yollara düştü. 1521’de Macar toprağı olan Belgrad’a ilk seferi yaptı. 1526’da Mohaç ovasında, Macaristan’ı yutmak isteyen Avusturyalılarla yapılan savaşta zafer kazanıldı. Mohaç’ı müteakip Buda şehrine geçildi. Buda yani Budin şehrinin ileri gelenleri, Osmanlıların davranışlarından o kadar memnun oldular ki, Kanuni’yi karşılamak için kilometrelerce yol geldiler ve “Hoş geldiniz” dediler. Kanuni onları ferahlatacak sözler söyledi. Buda ile Peşte şehirleri arasında, genişliği 1000 m olan Tuna nehri akar... Budalılar Peşte’ye geçmekte çok zorlandıklarını söyleyip, kendilerine yardım edilmesini istediler.

Kanuni, Tuna üzerine, bir haftada güzel bir köprü kurdurdu. Budalılar artık çok rahatlamıştı. Kolayca karşıya geçmeye inanamıyorlardı. Bu arada Avusturya casusları, bazı Budinlileri kandırarak, mahallelerini sokaklarını kundaklayarak yangınlar çıkarttılar. Sultanın yanındaki Sadrazam İbrahim Paşa bizzat nezaret ederek, yangınları kısa sürede söndürttü. Çünkü Osmanlıda bir yerde yangın çıktığında, Sadrazamın olay yerine gitmesi ve söndürme işlerini idare etmesi kanundu. Macarlar bu gelenleri çok sevdiler. Bir gün duydular ki, ertesi gün Müslümanların Kurban Bayramıdır. Çok merak ediyorlardı. Acaba nasıl kutlanacaktı.
Ertesi gün topluca bayram namazını kılanlardan binlerce insan tebrikleşip, yüzlerce hayvan kestiler. Yazık değil mi bu kadar hayvanı kestiler diye Macarlar acıyordu. Sonra sorup öğrendiler ki, bu kurban edilen hayvanların etleri, fakirlere dağıtılıyordu. Ve Macar fakirlerine de veriliyordu. Macar halkı yine şaşırmıştı. Bu gelenler nasıl işgalciydi? Kendi adamlarının yaktıkları evlerinin ateşini Türkler söndürüyordu. Kendi dinlerinin icabı kestikleri kurbanları, Macar fakirlerine de veriyorlardı. Halbuki kendi Derebeyi ve Kontları, fakirlerden aldıkları vergilerle keyif sürerken, fakirlere dönüp bakmıyor, bir lokma vermiyordu. Yerli halk kısa sürede Türklerle kaynaştı. Onların giyim kuşamlarını benimsedi. Dillerini de sevdiler.

Türkler 140 senelik beraberlikten sonra 1686’da Macaristan’dan çekildi.
Şu anda Macar konuşma dilinde, günlük hayatta 300’den fazla Türkçe kelime kullanılır. Sade başkent Budapeşte’de, ismi Török yani Türk olan bine yakın cadde ve sokak var.
Demek ki Türkler Avrupa’ya emperyalist emellerle gitmedi. Onlara huzur götürdüler.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bir müddet evvel İngiltere’de Anglikan Kilisesi’nin ruhanî lideri Canterbury başpiskoposu Rowan Williams’ın “Müslümanlar kendi şeriat mahkemelerine sahip olup, evlilik ve malî hususlarda buraya başvurabilirse, bunun ülkede sosyal uyuma faydası olur” sözleri hayli dikkat çekmişti. Bu sözlerden 7 ay kadar sonra İngiltere hükümeti, bu istikamette bir karar alarak, ülkesindeki Müslümanların muayyen hukukî mevzularda kendi dinî mahkemelerine gidebilmesine imkân hasıl etti. İlk olarak Londra, Birmingham, Bradford, Manchester, Nuneaton, Warwickshire’da açıldı ve Glasgow ile Edinburg’da da açılması planlanıyor. Bu müesseseler ülkeye yabancı değildi. Mesela Londra yakınlarındaki Leyton’da 1982’den beri faaliyet gösteren Islamic Sharia Council, şimdiye kadar şer’î hukuka göre 7 bin boşanma davasına bakmıştı. Ancak burası müftülük gibi istişarî bir makamdı. Şimdiden itibaren şer’î mahkemelerin verdiği kararlar, İngiliz hukuk sisteminde bağlayıcı vasıf taşıyacak. Buraya müracaat edebilmek için iki tarafın da rızası gerekiyor. Yani bir hakem mahkemesi hüviyetinde. Yahudiler için de, Beth-Din adlı dinî mahkemeler bir asırdan fazla bir zamandır İngiltere’de faaliyet gösteriyor.

İngiltere müslümanlarına şer'î hukukun tatbikini müdafaa eden Yüksek Adalet Reisi Lord Phillips Of Worth Matravers (sağda)

FRANSA İSTEMEDİ

Bu proje yıllar önce Avrupa Konseyi’nde İngiltere’nin ön ayak olmasıyla gündeme getirilmiş; ancak Fransa’nın laiklik konusundaki aşırı hassasiyeti sebebiyle rafa kaldırılmıştı. 2004’de Kanada’nın Ontario eyâletinde İslâm hukukunu bilen hâkimlerin başkanlığındaki İslâm Sivil Adalet Mahkemesi, eyâlette yaşayan Müslümanların aile, miras ve ticaret hukukuna dair ihtilaflarına bakmakla vazifelendirildi. Yahûdî ve Hıristiyanlara bu hak daha 1991 yılında tanınmıştı. İsrail, Lübnan, Hindistan, Tayland, Filipinler, Sri Lanka, Yunanistan gibi halkının ekseriyeti ve idare kadrosu gayrımüslimlerden müteşekkil devletlerde yaşayan Müslümanların da böyle kendi mahkemelerinde şer’î hukuku uygulayabilme hakkı bulunmaktadır. Sovyet işgalinden önce Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya gibi ülkelerde de benzeri bir tatbikat vardı.

Yahudilik gibi İslâmiyet de sadece inanç ve ibadet esasları öngören bir din değildir. İnsanların, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunların tatbikine imkân tanımak, dinî vecibelerin ifasına imkân tanımak olacağı için, modern ülkeler bunu demokrasi ve insan haklarının gereği olarak görmektedir. 2004’de İsveç şehirlerinden Halmestad’daki Hovrätten mahkemesi, Müslüman bir çiftin boşanmasını müteakip, kadının mehr alacağı talebini haklı bularak, bu istikamette karar vermiştir. Bu imtiyaz, o devletin siyasî hâkimiyetini ve adlî birliğini sarsıcı mahiyette görülmemektedir. Nitekim ecnebilere bile çoğu zaman kendi ülkesinin kanunu uygulanabilmektedir. Ceza hukuku, bir devletin hâkimiyetinin göstergesidir. Bu sebeple İslâm hukuku, İslâm ceza hukuku hükümlerinin, İslâm devleti dışında tatbikini emretmez. Sözkonusu olan Müslümanların ahvâl-i şahsiye (personal law) denilen şahıs, aile ve miras hukukudur. Buna rağmen Avrupa ve Kanada’da Müslümanlara bu hakkın tanınmasından rahatsızlık duyanlar da yok değildir.

YENİ DEĞİL

Bu tatbikat İngilizler için de yeni değildir. XVIII. asırdan itibaren daha çok Müslümanların yaşadığı bölgelerde müstemleke idaresi kuran İngilizler, buradaki mahallî hukuk sistemini yerinde bırakmışlardı. Maksatları kültür ihracı değil, sömürmek olduğu için, Hindistan, Malezya, Mısır, Irak, Filistin, Kıbrıs, Yemen, Körfez Emirlikleri gibi ülkelerde kadılara ve şer’î hukuka ilişmediler. Kadıları, Müslümanlar kendi aralarından seçer; İngiliz idaresi de bu seçimi tasdik ederdi. İngilizler, bu ülkelerde mevcut fıkıh kitaplarını İngilizce’ye tercüme ettirip; şer’î hukukun düzenlemediği sahaları kendi mevzuatlarıyla doldurarak İslâm hukukunu kanun hâline getirdiler. Böylece ortaya Anglo-Mohammedan Law denilen bir karma hukuk sistemi çıktı. Fransızlar ve Hollandalılar da müstemlekelerinde benzer şekilde davrandılar. Bunu yaparken de o ülkenin mahallî mezhebini gözettiler. Mesela Hindistan’da Hanefî, Malezya’da Şâfiî mezhebini esas aldılar. Ama bu ülkeler anavatanlarından millerce uzakta idi. Şimdi kendi ülkeleri içinde bu otonomiyi tanımaktadırlar.

İNGİLTERE’NİN MAKSADI NE?

Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, Osmanlı halifeliğinin nüfuzundan çekiniyordu. XIX. asırda politikasını bu nüfuzun azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etti. I. Cihan Harbi neticesinde de bu emeline nâil oldu. Bu tarihten itibaren dünyanın en güçlü ülkesi sıfatını ancak çeyrek asır muhafaza edebildi. II. Cihan Harbi’nden galip çıktığı halde, maddî bir yıkıma uğradı. Üstelik sömürgelerinin neredeyse tamamını kaybetti. 1947’den sonra süper güç mevkiini Amerika’ya bırakmak zorunda kaldı. Bu tarihten sonra klasik politikasını değiştirerek, İslâm dünyasına ve Müslümanlara karşı daha sıcak bir siyaset izlemeye başladı. Bunu yadırgamamak lâzımdır. Çünki dış politika menfaat üzerine kuruludur ve ezelî sanılan düşmanlıklar bir anda dostluğa dönüşebilir. Şu anda da köklü gelenekleri ve emsalsiz istihbarat gücü sayesinde dünya politikasında söz sahibi devletlerden biri olmaya devam ediyor. Dünyada demokrasinin beşiği oluşundan ve insan hakları hassasiyetinden de gurur duyuyor. Nitekim sömürgelerindeki halka davranışı, bu ülkelerin istiklâlini kazanışından sonra başa geçen kendi hükümetlerinden daha ağır değildi. O halde İngiltere’nin bu yeni ve demokratça kararı arkasında art niyet aramak yerine, bunun diğer Avrupa ülkelerine model oluşturmasını temenni etmek yerinde olacaktır. Bekleyip görelim...

Osmanlı Yahudilerini gösteren bir gravür

GAYRIMÜSLİMLER OSMANLI MAHKEMESİNİ TERCİH EDERDİ

Modern demokrasilerin daha bu asırda geldiği çizgiyi, Osmanlılar altı asır öncesinden yakalamıştı. Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrımüslim vatandaşlar, evlenme ve boşanma işlerinde kendi mahkemelerine giderlerdi. Bu mahkemeler, her bir mezhebin kendi ruhanî reisliği, yani patriklik veya hahamhane idi. Burada kendi dinlerine ait hükümler tatbik olunurdu. Böylece gayrımüslimlerin hem adlî ve hem de hukukî otonomisi vardı. Bu esas, Osmanlı Devleti’nde tayin edilen patrik ve diğer ruhânîlerin tayin beratlarında açıkça yazar. Ruhanî reislerin, kendi millet mensuplarını dinlerine uymayan fiillerinden dolayı cezâlandırma salâhiyeti de vardı. Üstelik bu cezaları Osmanlı makamları infaz ederdi.

Bu imtiyazları tanımak İslâm dininin emridir. Sadece gayrımüslimlere değil; ülkede resmî mezheb Hanefî olduğu halde, başka mezhebden Müslümanlara, belli hallerde kendi mezhebinden hâkimlere gidebilme imkânı tanınmıştı. Gayrımüslimler, sadece evlenme ve boşanma gibi hususları değil; miras taksimi, vasıyet, vesayet, velayet ve başka hukukî meselelerini de hakem sıfatıyla ruhânî mercilerine götürebilirlerdi. Burada kendi dinlerinin ahkâmı tatbik olunurdu. Çünki burada karşılıklı rızâ vardır. Ancak taraflardan biri, dâvânın şer’î mahkemede görülmesini isterse veya taraflardan biri Müslüman ise, yetkili merci İslâm mahkemesidir ve burada şer’î hukukun tatbik edileceğine şüphe yoktur.

RUHANİ LİDERLER İTİRAZ EDİYOR

Gayrımüslimler, dâvâlarını İslâm mahkemesine de götürebilirdi. Bu durumda mahkeme, gerektiğinde gayrımüslim vatandaşın dinini de nazara almakla mükellefti. Sözgelişi, şarap içen bir gayrımüslime, kendi dinleri bunu yasak etmediği için ceza tatbik edilmezdi. Bunların kendi aralarında domuz ve şarap satışları da hukuken muteber sayılırdı. Halbuki bir Müslüman için domuz ve şarap mal olmadığı için, bunlar üzerinde mülkiyet kurulamaz, alınıp satılamaz; bir Müslümanın şarabını döken kimse de tazmin etmezdi. Gayrımüslimlerin, kendi dinlerine göre evlilik ve boşanmaları, İslâm mahkemelerinde de hukuken muteberdi. İşin garibi, gayrımüslim vatandaşların büyük çoğunluğu, evlenme ve boşanma dışındaki dâvâlarını, adaletine güvendikleri, masrafı daha az ve temyiz kontrolüne tâbi olan Osmanlı mahkemelerine götürmeyi tercih ederdi. Hatta bu sebeple gelirleri azaldığı ve prestijleri düştüğü için, ruhânî reislerin Osmanlı hükûmetine şikâyette bulundukları olurdu. Bunun üzerine hükûmet, Osmanlı mahkemelerini, zimmîlerin münhasıran evlenme ve boşanma dâvâlarına bakmaktan men ederdi. Nitekim kâdılık, vekâlet akdi olduğu ve müvekkil vekiline belli şartlar koşabildiği için, padişah da kâdıları belli dâvâlara bakmaktan yasaklayabilir.

İttihatçı hükûmet, 1917 yılında Hukuk-ı Âile Kararnâmesi ile gayrımüslimlerin kendi mahkemelerine gitme imkânını kaldırmaya teşebbüs ettiyse de, 1919 yılında eski duruma dönüldü. Gayrımüslim vatandaşların adlî ve hukukî imtiyazları, Lozan Muahedesi ile de teyid edildi. Bu imtiyazlara dair kâidelerin tesbitinde bu cemaat temsilcilerinin söz sahibi olacağı, Avrupa’nın isteği istikametinde hukuk reformları yapılacağı, bunu yaparken de beş yıllık bir müddet için Avrupalı hukukçuların yardımlarından istifade olunacağı kabul edilmişti. 1926 yılında Cumhuriyet hükûmeti, Avrupa kanunlarını iktibas edince; gayrımüslim vatandaşlar, biraz da dış baskıyla, toplu olarak hükûmete bir istidâ vererek bu haklarından vazgeçtiklerini açıklamıştır. [Bu mevzuda tafsilatlı bilgi için benim Osmanlı Mahkemeleri adlı kitabıma bakılabilir. Arısanat Yayınevi, Tel: 520 41 51]




MEZHEBE GÖRE MAHKEME YENİ BİR UYGULAMA DEĞİL
İngiltere, ülkedeki Müslümanlar için 6 büyük kentte şeriat mahkemeleri oluşturdu. Bu, yeni bir uygulamaymış gibi görülse de aslında benzerleri Avrupa’da hayat bulmuştu. Ancak modern demokrasilerin bu asırda geldiği çizgiyi, Osmanlılar altı asır öncesinden yakalamıştı.

Bir müddet evvel İngiltere’de Anglikan Kilisesi’nin ruhanî lideri Canterbury başpiskoposu Rowan Williams’ın “Müslümanlar kendi şeriat mahkemelerine sahip olup, evlilik ve malî hususlarda buraya başvurabilirse, bunun ülkede sosyal uyuma faydası olur” sözleri hayli dikkat çekmişti. Bu sözlerden 7 ay kadar sonra İngiltere hükümeti, bu istikamette bir karar alarak, ülkesindeki Müslümanların muayyen hukukî mevzularda kendi dinî mahkemelerine gidebilmesine imkân hasıl etti. İlk olarak Londra, Birmingham, Bradford, Manchester, Nuneaton, Warwickshire’da açıldı ve Glasgow ile Edinburg’da da açılması planlanıyor.
Bu müesseseler ülkeye yabancı değildi. Mesela Londra yakınlarındaki Leyton’da 1982’den beri faaliyet gösteren Islamic Sharia Council, şimdiye kadar şer’î hukuka göre 7 bin boşanma davasına bakmıştı. Ancak burası müftülük gibi istişarî bir makamdı. Şimdiden itibaren şer’î mahkemelerin verdiği kararlar, İngiliz hukuk sisteminde bağlayıcı vasıf taşıyacak. Buraya müracaat edebilmek için iki tarafın da rızası gerekiyor. Yani bir hakem mahkemesi hüviyetinde. Yahudiler için de, Beth-Din adlı dinî mahkemeler bir asırdan fazla bir zamandır İngiltere’de faaliyet gösteriyor.

FRANSA İSTEMEDİ
Bu proje yıllar önce Avrupa Konseyi’nde İngiltere’nin ön ayak olmasıyla gündeme getirilmiş; ancak Fransa’nın laiklik konusundaki aşırı hassasiyeti sebebiyle rafa kaldırılmıştı. 2004’de Kanada’nın Ontario eyâletinde İslâm hukukunu bilen hâkimlerin başkanlığındaki İslâm Sivil Adalet Mahkemesi, eyâlette yaşayan Müslümanların aile, miras ve ticaret hukukuna dair ihtilaflarına bakmakla vazifelendirildi. Yahûdî ve Hıristiyanlara bu hak daha 1991 yılında tanınmıştı. İsrail, Lübnan, Hindistan, Tayland, Filipinler, Sri Lanka, Yunanistan gibi halkının ekseriyeti ve idare kadrosu gayrımüslimlerden müteşekkil devletlerde yaşayan Müslümanların da böyle kendi mahkemelerinde şer’î hukuku uygulayabilme hakkı bulunmaktadır. Sovyet işgalinden önce Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya gibi ülkelerde de benzeri bir tatbikat vardı.
Yahudilik gibi İslâmiyet de sadece inanç ve ibadet esasları öngören bir din değildir. İnsanların, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunların tatbikine imkân tanımak, dinî vecibelerin ifasına imkân tanımak olacağı için, modern ülkeler bunu demokrasi ve insan haklarının gereği olarak görmektedir. 2004’de İsveç şehirlerinden Halmestad’daki Hovrätten mahkemesi, Müslüman bir çiftin boşanmasını müteakip, kadının mehr alacağı talebini haklı bularak, bu istikamette karar vermiştir.
Bu imtiyaz, o devletin siyasî hâkimiyetini ve adlî birliğini sarsıcı mahiyette görülmemektedir. Nitekim ecnebilere bile çoğu zaman kendi ülkesinin kanunu uygulanabilmektedir. Ceza hukuku, bir devletin hâkimiyetinin göstergesidir. Bu sebeple İslâm hukuku, İslâm ceza hukuku hükümlerinin, İslâm devleti dışında tatbikini emretmez. Sözkonusu olan Müslümanların ahvâl-i şahsiye (personal law) denilen şahıs, aile ve miras hukukudur. Buna rağmen Avrupa ve Kanada’da Müslümanlara bu hakkın tanınmasından rahatsızlık duyanlar da yok değildir.

YENİ DEĞİL
Bu tatbikat İngilizler için de yeni değildir. XVIII. asırdan itibaren daha çok Müslümanların yaşadığı bölgelerde müstemleke idaresi kuran İngilizler, buradaki mahallî hukuk sistemini yerinde bırakmışlardı. Maksatları kültür ihracı değil, sömürmek olduğu için, Hindistan, Malezya, Mısır, Irak, Filistin, Kıbrıs, Yemen, Körfez Emirlikleri gibi ülkelerde kadılara ve şer’î hukuka ilişmediler. Kadıları, Müslümanlar kendi aralarından seçer; İngiliz idaresi de bu seçimi tasdik ederdi. İngilizler, bu ülkelerde mevcut fıkıh kitaplarını İngilizce’ye tercüme ettirip; şer’î hukukun düzenlemediği sahaları kendi mevzuatlarıyla doldurarak İslâm hukukunu kanun hâline getirdiler. Böylece ortaya Anglo-Mohammedan Law denilen bir karma hukuk sistemi çıktı. Fransızlar ve Hollandalılar da müstemlekelerinde benzer şekilde davrandılar. Bunu yaparken de o ülkenin mahallî mezhebini gözettiler. Mesela Hindistan’da Hanefî, Malezya’da Şâfiî mezhebini esas aldılar. Ama bu ülkeler anavatanlarından millerce uzakta idi. Şimdi kendi ülkeleri içinde bu otonomiyi tanımaktadırlar.

İNGİLTERE’NİN MAKSADI NE?
Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, Osmanlı halifeliğinin nüfuzundan çekiniyordu. XIX. asırda politikasını bu nüfuzun azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etti. I. Cihan Harbi neticesinde de bu emeline nâil oldu. Bu tarihten itibaren dünyanın en güçlü ülkesi sıfatını ancak çeyrek asır muhafaza edebildi. II. Cihan Harbi’nden galip çıktığı halde, maddî bir yıkıma uğradı. Üstelik sömürgelerinin neredeyse tamamını kaybetti. 1947’den sonra süper güç mevkiini Amerika’ya bırakmak zorunda kaldı. Bu tarihten sonra klasik politikasını değiştirerek, İslâm dünyasına ve Müslümanlara karşı daha sıcak bir siyaset izlemeye başladı.
Bunu yadırgamamak lâzımdır. Çünki dış politika menfaat üzerine kuruludur ve ezelî sanılan düşmanlıklar bir anda dostluğa dönüşebilir. Şu anda da köklü gelenekleri ve emsalsiz istihbarat gücü sayesinde dünya politikasında söz sahibi devletlerden biri olmaya devam ediyor. Dünyada demokrasinin beşiği oluşundan ve insan hakları hassasiyetinden de gurur duyuyor. Nitekim sömürgelerindeki halka davranışı, bu ülkelerin istiklâlini kazanışından sonra başa geçen kendi hükümetlerinden daha ağır değildi. O halde İngiltere’nin bu yeni ve demokratça kararı arkasında art niyet aramak yerine, bunun diğer Avrupa ülkelerine model oluşturmasını temenni etmek yerinde olacaktır. Bekleyip görelim...

HER HUSUSTA SERBESTLER
Gayrımüslimler, sadece evlenme ve boşanma gibi hususları değil; miras taksimi, vasıyet, vesayet, velayet ve başka hukukî meselelerini de hakem sıfatıyla ruhânî mercilerine götürebilirlerdi.

Gayrimüslimler Osmanlı mahkemesini tercih ederlerdi
Gayrımüslim vatandaşların büyük çoğunluğu, dâvâlarını, adaletine güvendikleri, masrafı daha az ve temyiz kontrolüne tâbi olan Osmanlı mahkemelerine götürmeyi tercih ederdi.

Modern demokrasilerin daha bu asırda geldiği çizgiyi, Osmanlılar altı asır öncesinden yakalamıştı. Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrımüslim vatandaşlar, evlenme ve boşanma işlerinde kendi mahkemelerine giderlerdi. Bu mahkemeler, her bir mezhebin kendi ruhanî reisliği, yani patriklik veya hahamhane idi. Burada kendi dinlerine ait hükümler tatbik olunurdu. Böylece gayrımüslimlerin hem adlî ve hem de hukukî otonomisi vardı. Bu esas, Osmanlı Devleti’nde tayin edilen patrik ve diğer ruhânîlerin tayin beratlarında açıkça yazar. Ruhanî reislerin, kendi millet mensuplarını dinlerine uymayan fiillerinden dolayı cezâlandırma salâhiyeti de vardı. Üstelik bu cezaları Osmanlı makamları infaz ederdi. Bu imtiyazları tanımak İslâm dininin emridir. Sadece gayrımüslimlere değil; ülkede resmî mezheb Hanefî olduğu halde, başka mezhebden Müslümanlara, belli hallerde kendi mezhebinden hâkimlere gidebilme imkânı tanınmıştı.
Gayrımüslimler, sadece evlenme ve boşanma gibi hususları değil; miras taksimi, vasıyet, vesayet, velayet ve başka hukukî meselelerini de hakem sıfatıyla ruhânî mercilerine götürebilirlerdi. Burada kendi dinlerinin ahkâmı tatbik olunurdu. Çünki burada karşılıklı rızâ vardır. Ancak taraflardan biri, dâvânın şer’î mahkemede görülmesini isterse veya taraflardan biri Müslüman ise, yetkili merci İslâm mahkemesidir ve burada şer’î hukukun tatbik edileceğine şüphe yoktur.

RUHANİ LİDERLER İTİRAZ EDİYOR
Gayrımüslimler, dâvâlarını İslâm mahkemesine de götürebilirdi. Bu durumda mahkeme, gerektiğinde gayrımüslim vatandaşın dinini de nazara almakla mükellefti. Sözgelişi, şarap içen bir gayrımüslime, kendi dinleri bunu yasak etmediği için ceza tatbik edilmezdi. Bunların kendi aralarında domuz ve şarap satışları da hukuken muteber sayılırdı. Halbuki bir Müslüman için domuz ve şarap mal olmadığı için, bunlar üzerinde mülkiyet kurulamaz, alınıp satılamaz; bir Müslümanın şarabını döken kimse de tazmin etmezdi. Gayrımüslimlerin, kendi dinlerine göre evlilik ve boşanmaları, İslâm mahkemelerinde de hukuken muteberdi.
İşin garibi, gayrımüslim vatandaşların büyük çoğunluğu, evlenme ve boşanma dışındaki dâvâlarını, adaletine güvendikleri, masrafı daha az ve temyiz kontrolüne tâbi olan Osmanlı mahkemelerine götürmeyi tercih ederdi. Hatta bu sebeple gelirleri azaldığı ve prestijleri düştüğü için, ruhânî reislerin Osmanlı hükûmetine şikâyette bulundukları olurdu. Bunun üzerine hükûmet, Osmanlı mahkemelerini, zimmîlerin münhasıran evlenme ve boşanma dâvâlarına bakmaktan men ederdi. Nitekim kâdılık, vekâlet akdi olduğu ve müvekkil vekiline belli şartlar koşabildiği için, padişah da kâdıları belli dâvâlara bakmaktan yasaklayabilir.
İttihatçı hükûmet, 1917 yılında Hukuk-ı Âile Kararnâmesi ile gayrımüslimlerin kendi mahkemelerine gitme imkânını kaldırmaya teşebbüs ettiyse de, 1919 yılında eski duruma dönüldü. Gayrımüslim vatandaşların adlî ve hukukî imtiyazları, Lozan Muahedesi ile de teyid edildi. Bu imtiyazlara dair kâidelerin tesbitinde bu cemaat temsilcilerinin söz sahibi olacağı, Avrupa’nın isteği istikametinde hukuk reformları yapılacağı, bunu yaparken de beş yıllık bir müddet için Avrupalı hukukçuların yardımlarından istifade olunacağı kabul edilmişti. 1926 yılında Cumhuriyet hükûmeti, Avrupa kanunlarını iktibas edince; gayrımüslim vatandaşlar, biraz da dış baskıyla, toplu olarak hükûmete bir istidâ vererek bu haklarından vazgeçtiklerini açıklamıştır.
[Bu mevzuda tafsilatlı bilgi için benim Osmanlı Mahkemeleri adlı kitabıma bakılabilir. Arısanat Yayınevi, Tel: 520 41 51]



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Harem, Şark dünyasındaki evlerde kadınların yaşadığı ve yabancı erkeklerin giremediği kısım. Buranın disiplini ile meşgul olan bir grup var ki, bunların vaziyeti tarihin en ekzantrik konularından birisini teşkil eder: Haremağaları. Haremağalarına Roma ve Bizans’ta, Mısır’da, İran’da, Abbasî saray ve evlerinde de rastlanırdı. Osmanlılar bu geleneği devralmıştır. Hem padişah sarayında, hem de kibar konaklarında haremağaları vazife yapardı.

AFRİKA NERE, İSTANBUL NERE!

Haremağaları doğuştan hadım veya sonradan burulmuş kölelerdi. Afrikalı kabileler mağlup ettikleri düşmanlarını, hem zafer alâmeti olmak, hem de düşmanın neslini kesmek üzere burup, köle olarak satarlardı. Merhametsiz kişilerin eline düşüp, bu hazin ameliyeye tabi tutulan zenci esirler de yok değildi. Ancak şer’î hukuka göre ve Osmanlı ülkesinde, insanlar bir yana, hayvanları bile burmak ve kısırlaştırmak suçtur. Nitekim insanları hadımlaştıranlara verilecek ağır cezâları bildiren 1715 tarihli bir fermandan bu açıkça anlaşılmaktadır.

Son devirde, mesireye giden harem halkı ve harem ağaları.

HAREMİN DIŞARIYLA İRTİBATI

Saraydaki haremağaları padişah haremine bitişik bir dairede yaşarlardı. Zaman zaman hareme girmeleri, hadım oluşları sebebiyle, tesettür kaidelerine aykırı görülmezdi. Yine de hareme girmez, aracı talimatlarla işlerini yürütürlerdi. Padişah hareme çekilmişse, kendisine haber ulaştırmak gerektiğinde, Harem ile Mâbeyn arasında nöbet tutan haremağasına söylenir; o da içerideki nöbetçi haremağasına haber verir, bu da padişah hizmetindeki hazînedar usta câriye vâsıtasıyla haberi padişaha arzederdi. Haremin dışarıyla irtibatını haremağaları sağlardı. Hareme doktor gelecek, haremağası getirtirdi. Hareme odun alınacak, haremağası aldırırdı. Harem halkı arabalarla mesireye götürülecek, haremağası götürürdü.

Padişahla teklifsizce görüşebilenlerin başında haremağaları gelirdi. Bu sebeple haremağalarının itibarı yüksekti. Sadrazamlar, hatta ailesi bile padişahla her istedikleri zaman görüşemezdi. Haremağaları, hareme uygunsuz kişilerin girmesini engelleyerek, padişah ve ailesinin muhafızlığı vazifesini de ifa etmiş olurdu. Mahpeyker Sultan’ın katli sırasında Sultan IV. Mehmed’i Süleyman Ağa ölümden kurtarmıştı. Sultan II. Mahmud şehzadeliğinde isyancıların elinden Cevri Kalfa adlı bir cariyeden başka, İsa ve Amber Ağaların yardımıyla kaçmıştı.

HAYRAT SAHİPLERİ

Sarayda devamlı padişahların yanında bulunup, onları nükteleri ile eğlendiren ve basit hususî işlerine bakan nedim veya musâhibler vardı. Bu vazife son devirlerde haremağalarına verilmiştir. Haremağaları, fevkalâde hassas ve dindar kimselerdi. İçlerinde ilme, şiir ve musikiye istidadı olanlar az değildi. Hayır ve hasenatları ile ülkeyi donatmışlardır. Beşiktaş’ta Abbas Ağa, Fatih’te Mehmed Ağa, Kadıköy Cafer Ağa, Babıali’de Beşir Ağa câmileri harem ağalarının hayratıdır. Beyoğlu’ndaki Ağa Câmii de dârüssaade ağası Mahmud Ağa tarafından yaptırılmıştır. Sultan I. Mahmud’un ağalarından Beşir Ağa, haremağalarının en meşhurlarındandı. Aynı zamanda bir Nakşî halifesi idi. Sultan Hamid hareminin ağalarından Abdülgani Ağa tam bir kitapseverdi. Vakfettiği hepsi el yazması üçyüze yakın kitabı, Süleymaniye kütüphanesindedir. Akağaların hayratı da pek çoktur. Cağaloğlu’nda Firuz Ağa, Çemberlitaş’ta Atik Ali, Karagümrük’te Mesih Paşa, Eyüp’te Davud Ağa camileri bunlardandır. Her iki kısım ağaların ayrıca çok sayıda çeşme hayratı vardır.

YÜKSEK BİR MEMURİYET

Haremağalarının başlarında dârüssaade ağası (kızlar ağası) bulunurdu. Dârüssaade ağası Haremeyn (Mekke, Medine) ile selâtin (padişah) vakıflarının nâzırı idi. Bu itibarla protokolde sadrazam ve şeyhülislâmdan hemen sonra gelirdi. Padişahın hareme dair emirlerini, alâkadarlara tebliğ ederdi. Bütün merasimlerde padişahın yanında idi. Sürre alayı gönderilmesinde, padişahın gezintiye çıkmasında, düğünlerde, doğumlarda baş rolde idi. Zenci ve hadım bir kölenin, böylesine mühim ve itibarlı bir makama getirilmesi, Osmanlılardaki demokratik sınıf anlayışının göstergesidir. Ayrıca, haremağası olarak istihdam edilmeleri, bu biçareler için bir geçim kaynağı teşkil etmiştir. Bu, dünyanın hiç bir yerinde rastlanamayacak ince bir insaniyet numunesidir.

AKAĞALAR

Sarayda devlet adamlarının yetiştiği Enderun mektebinde disiplini, haremdeki kızlar ağasına paralel olarak, akağalar da denilen beyaz hadımağaları temin ederdi. Bunların başında bâbüssaade ağası (kapı ağası) bulunurdu. Akağalar, Topkapı Sarayı’nın üçüncü avlusunun Bâbüssaade denilen kapısını açıp kapamakla vazifeli idiler. Sefer ve sulh zamanlarında padişahın yanından ayrılmazlardı. Akağalardan Hadım Süleyman Paşa, Hadım Sinan Paşa gibi kahramanlığı ile nam yapan sadrazamlar çıkmıştır. Fatih semtindeki câmisiyle meşhur Mesih Paşa da bir akağa idi. Osmanlı Devleti’nde harem-i hümayun kadınlarının ve Enderun-ı hümayun oğlanlarının başında hadım ağalarının bulunmasının sebebini izah etmeye bilmem lüzum var mı? Bu sayede 600 yıl boyunca Osmanlı sarayında Avrupa’dakilere benzer en ufak bir skandala rastlanmamıştır.

AĞALARIN AKIBETİ

Sultan II. Mahmud zamanında Evkaf Nezâreti kurularak, dârüssaade ağalarının vakıflar üzerindeki salahiyetleri kaldırıldı. Sultan II. Abdülhamid zamanında da protokoldeki dereceleri indirilerek nüfuzları azaltıldı. Hilâfetin kaldırılıp hanedanın yurt dışına sürülmesi üzerine saraylardaki haremağaları ve câriyeler buradan çıkarıldı. Haremağaları, kendi aralarında yardım sandığı oluşturacak kadar teşkilâtlı bulundukları için bu düşkün zamanlarında birbirlerine yardım edebildiler.

MÜHÜRLÜ KÜP

Dârüssaade ağaları içinde şehzâdelere lalalık yapacak kadar kültürlü olanları vardı. Şehzâdeler, dârüssaade ağalarının dairelerinde ikinci katta çeşitli hocalardan ders görürdü. Burada şehzâdelerin su içtiği musluklu küpü, emniyet mülahazasıyla dârüssaade ağası doldurup ağzını mühürlerdi. Bu salonda sultanlar ve bazı câriyeler de ders görürdü. Haremağalarının alıp getirdiği hoca salona önceden girip oturur; önünde iki kat kafesli perdenin arkasına da hanımlar otururdu. Ders bittikten sonra önce hanımlar; sonra hoca ayrılırdı. Böylece hoca hanımları, hanımlar hocayı görmez; sadece sesini işitirlerdi.

AKAĞALARIN YÜZÜ AK OLDU!

Akağalarla haremağaları arasında iyi süvariler vardı. Spor takımı kurup aralarında cirit veya çevgen oynayıp müsabaka yaparlardı. Haremağalarının takımına lahanacı, akağaların takımına bamyacı denirdi. Bir defasında Çinili Meydan’da oynanan cirit oyunu saatlerce kıyasıya sürmüş; akağalar galip gelince de oyunu seyreden padişah Sultan II. Mahmud “Akağaların yüzü ak oldu!” diye latife etmişti.

Sultan II. Mahmud Han'ın huzurunda Darüssaade Ağası (solda), Silahtar Ağa (sağda) ve Başçuhadar (en sağda)

PADİŞAH HAREMAĞASININ AİLESİNİ ARATMIŞTI

Sultan Hamid’in haremağalarından Nâdir Ağa, hakkında en çok bilgi olan ağalardandır. 1957 yılında vefat eden Nâdir Ağa, hatıralarını yıllar sonra bir tarih mecmuasında neşretmişti. Sultan Hamid’in hal’inde Yıldız Sarayı’nı teslim alan Gâlip Paşa kendisini, “Yetişme tarzından umulmayacak kadar zeki, zarif, ahlâklı ve medenî cesareti olan genç bir siyahî” diye tarif eder. Enteresan olan bir şey de Nâdir Ağa’nın saraydan çıkarıldıktan sonra, vaktiyle biriktirdiği para ile Göztepe’de bir bahçe alıp, Kırım inekleri besleyerek ülkemizde ilk defa şişe sütü üretmesi ve bununla geçinmesidir.

Nâdir Ağa, Habeşistan’ın en güneyinde Kenya sınırındaki filleri ve vahşi hayvanlarıyla meşhur Limnu köyünden çocukken kaçırılıp iğdiş edildikten sonra esircilere satılır. Döne dolaşa Mekke’ye getirilir. Zayıflığı sebebiyle kimsenin itibar etmediği çocuğa Mekke şerifinin annesi sahip çıkar. O günlerde Sudanlılar bir şekilde Sultan Hamid’in itimadını kaybeder; padişah, “Artık sarayda Sudanlı görmek istemiyorum” der. Nâdir Ağa böylece 1880 yıllarında beş-altı yaşında iken İstanbul’a getirilip saraya alınır. İlk gelişinde dil bilmeyen çocukla padişah Arapça konuşur. Zekâsıyla dikkati çeker. Padişahın itimadını kazanır. İkinci musahipliğe kadar yükselir. Ancak ailesinin vaziyetini hep merak etmektedir. Padişah da bundan haberdardır.

Habeş imparatoru I. Menelik’in sefiri İstanbul’a geldiği zaman, padişah kendisinden Nâdir Ağa’nın ailesini soruşturmasını rica eder. Ancak aile bulunsa bile saraydan ayrılmayacağına dair Nâdir Ağa’dan söz alır. Kendisini sefir Maşaşa’ya takdim eder. Limnu’dan olduğunu öğrenince alâka gösterir; “Bizim ailemiz de oradandır” der ve dönüşünde ailesini araştıracağına söz verir. Sefirden bir müddet haber gelmez. Padişah Nâdir Ağa’yı gördükçe, “Maşaşa bizi unuttu” der. Günün birinde saraya Habeşistan’dan büyük bir paket ve mühürlü bir mektup gelir. Sefir, Fransızca mektubunda özetle şöyle demektedir: “Sizin işinizle imparator bizzat ilgilendi. Limnu’ya tahkikat için Addis Ababa’dan bir heyet gönderdik. Maalesef ailenizden kimseyi bulamadık. Tahkikat neticesinde ailenizin Kenya’ya hicret ettiğini öğrendik. Bütün arzumuza rağmen size sevinçli bir haber verememekten dolayı özür dileriz. Pakette Limnu civarına ait iki yekpare fildişi, bir külçe altın, imparator tarafından size birinci rütbeden iki kıta arslan nişanı gönderilmiştir.”

Sultan Hamid'in ikinci musahibi Nâdir Ağa




MİMARLIK TARİHİMİZE GEÇEN İLGİNÇ BİR HİKÂYE...
Büyük Türk denizcisi Kılıç Ali Paşa, namını sürdürmek için bir câmi yaptırmak istedi. Sultan III. Murad’ın huzuruna çıkıp arzusunu bildirdi. Padişah latife olsun diye, “Sen deryalar serdarısın. Var git câmini deryaya kur!” deyince Kılıç Ali Paşa bir ilki gerçekleştirdi.
Salıpazarı’ndan Perşembepazarı’na doğru giderken Tophane iskelesinde güzel ve ihtişamlı bir câmi boy gösterir. Çoğumuz önünden gelip geçeriz ama, belki de ismini bilmeyiz. Bu câmi Kılıç Ali Paşa Câmiidir. Bu câmi, mimarî güzelliği kadar, efsaneleriyle de kültür tarihimize mal olmuş bir eserdir. Mimar Sinan, üç kaptan-ı deryaya aynı sahil boyunca üç güzel câmi yapmıştı. Diğerleri Kasımpaşa’da Piyâle Paşa ve Beşiktaş’ta Sinan Paşa câmileridir. Şüphesiz, Türk denizciliğinin en parlak şahsiyetlerinden biridir Kılıç Ali Paşa. Sadece bizde değil, dünya denizcilerinin de en büyüklerinden sayılır. Anne ve babası Aydın sahilinde yaşayan Türkmenlerdendi. Saint Jean Şövalyelerince kaçırılıp İtalya’ya götürülmüştü. Ali, Calabria’nın Licastelli kasabasında bir İtalyan asilzâdesinin hizmetçisi olarak büyüdü. Kendisine Lucio veya Culyo Galeni adı verildi. 11 yaşında papaz mektebinde okumak üzere Napoli’ye gönderildi. Yolda Cezayirli Müslüman korsanların eline esir düştü. Bu vurgunun kumandanı Ali Ahmed Reis çocuğun vaziyetini öğrenince, yanına aldı. Artık İtalyanca isminden bozma Uluç Ali diye anılır oldu. Bir rivayette uluç, Arap asıllı olmayan korsanlara verilen isimdi. Bazıları Türk değil de, İtalyan asıllı olduğunu söyler. Irkı ne olursa olsun Uluç Ali Osmanlı cemiyetinde Türk-İslâm terbiyesiyle büyüdü. Dünyaca meşhur denizcilerden birisi oldu. Avrupa tarihçileri kendisini Occhiali diye andılar.

AYASOFYA’NIN KÜÇÜK HALİ
Kılıç Ali Paşa Câmii’nin kubbesinin iki yanında yarım kubbeleri, diğer iki yanında kemerleri ve destek duvarları vardır. Bu haliyle âdeta Ayasofya Câmiinin küçük bir benzeridir. Ama ondan daha güzel, daha ferah ve aydınlıktır. Mihraptaki İznik çinileri pek güzeldir. Osmanlılar zamanında sadrazam bile olsa kimse edeben iki minareli câmi yaptıramazdı. Bu imtiyaz padişaha aitti. Onun için Kılıç Ali Paşa Câmii tek minarelidir. Kubbesi de selâtin câmilerinden bu sebeple daha küçüktür.

HİÇ MAĞLUBİYET TATMADI
Zekâsıyla, kabiliyetiyle, düzgün fiziğiyle dikkat çekerdi. Kendisine itimat edenlerin yüzünü hiçbir zaman kara çıkarmadı. Barbaros Hayreddin Paşa’nın himayesinde yetişti. Denizcilik bilgisinde kendisini geliştirdi. Ömrünü vatan hizmetine adadı. Zaferden zafere koşarak adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Hayatında mağlubiyeti hiç tatmadı. Tunus gibi koskoca bir ülkeyi İspanyollardan fethi, en meşhur başarısıdır.
Osmanlı donanması, 1571 senesinde Papalık, Malta, Venedik ve İspanya müttefik donanmalarına karşı ilk defa bozgun acısını tattı. 152 parça gemi kaybedildi. Binlerce şehit ve yaralı vardı. Kaptan-ı derya bile şehit düşmüştü. Kılıç Ali Paşa, bu deniz muharebesinde kumanda ettiği gemilerini hemen hemen zâyiatsız kurtarmaya muvaffak oldu. Üstelik düşmanın sol kanadını teşkil eden Malta donanmasını da yok etti. Bozgun haberini Edirne’de bulunan Sultan II. Selim’e bildirdi. Gösterdiği başarıdan dolayı kaptan-ı deryalığa getirildi. Böylece Osmanlı donanmasının kumandanı oldu. Onaltı sene bu makamda kaldı. Bu başarısı üzerine Uluç lakabı Kılıç’a çevrildi. Uluç Ali Reis, artık Kılıç Ali Paşa idi.

İTALYA ÖVÜNÜYOR
İtalya’daki La Castella kasabası en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa’nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek büyük denizciyle övünmektedir.

EN GÜÇLÜ DONANMA
Birkaç padişah zamanını idrak etti. İnebahtı’da imha edilen Türk donanmasını kısa bir müddet zarfında yeniden kurmaya muvaffak oldu. Büyük harb gemileri inşa ettirdi. Osmanlı donanması vefatından sonra yüz seneden fazla dünyanın en güçlü donanması vasfını taşımaya devam etti.
Kılıç Ali Paşa; sadece tarihteki başarılarıyla değil, yaptığı hayır hasenat ile de tanındı. İstanbul’da kendi adını taşıyan o zarif ve muhteşem külliye, hâlen ayaktadır...
Türk denizcilerinin vaktiyle sularında sıkça dolaştığı İtalya’daki La Castella kasabası en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa’nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek büyük denizciyle övünmektedir.

LATİFE GERÇEK OLDU
Büyük Türk denizcisi Kılıç Ali Paşa’nın yaşı oldukça ilerlemişti. Namını sürdürecek bir eser bırakmak istiyordu. Bu da yanında hamamı, sebilhanesi, medresesiyle bir câmi olacaktı. Kendisi devletin en güçlü mevkilerinden biri olan kapdan-ı deryalık makamındaydı, ama yine de zamanın diğer devlet adamları gibi o da padişaha sormadan hiçbir iş yapmamayı âdet edinmişti. Bu maksatla Sultan III. Murad’ın huzuruna çıkıp arzusunu bildirdi. Padişahın tasvibini aldıktan sonra bu eserin nereye yapılmasının münasip olacağını sordu. Padişah latife olsun diye, “Sen deryalar serdarısın. Sana karadan bir karış toprak veremem. Var git câmini deryaya kur!” dedi. Kılıç Ali Paşa “Başüstüne!” deyip izin istedi. Mimar Sinan ile görüşüp binanın deniz üzerine yapılacağını söyledi.
Padişah sonradan “Maksadım lâtifeydi, dilediği yere câmisini yapsın, bunca külfete girmesin!” diye haber gönderdiyse de, hünkârın ilk emrini yerine getirmekten vazgeçmedi. “Padişah ağzından söz bir kere çıkar. Onu tutmamak olmaz! İnne’l-mülûke mülhemûn (Hükümdarları Allah söyletir!)” diye düşündü. Bunun üzerine Koca Sinan, Tophane sahilinde denizi doldurdu. Üzerine bugün bile bütün haşmet ve zarafetiyle ayakta duran Kılıç Ali Paşa Câmii ile medrese, hamam ve sebilden müteşekkil külliyesinin inşası 1580 yılında bitti.

HIZIR’I GÖRMEYE GELENLER
Halk arasında, kim kırk gün sabah namazını fasılasız Kılıç Ali Paşa Câmiinde kılarsa muhakkak Hızır Aleyhisselâmı göreceğine inanılır ve dört bir taraftan bu niyetle gelen insanlar câmiyi doldururdu.
Kılıç Ali Paşa yedi sene daha yaşadı. Vefatına kadar vakit namazlarını hep burada kılar; medresedeki talebelerle alâkadar olurdu. Bir sabah namazını câmide kıldı. Fakirlere sadaka dağıtıp dualarını alarak evine döndü. Hastalanarak vefat etti. Türbesi câminin yanındadır. Ertesi sene de Mimar Sinan âhirete göçtü.
Kılıç Ali Paşa’nın Beşiktaş ve Fındıklı’da da yaptırdığı mescidler vardır. Hanımı Selime Hâtun da Fındıklı’da bir mescit yaptırdı. Her ikisi de muhtaçların ihtiyaçlarını giderir, binlerce kimseye muntazam bir şekilde aylık verirlerdi.

ESİR ALINIP İSTANBUL’A GETİRİLMİŞTİ
Don Kişot yazarı cami inşaatında amele olarak çalıştı
Garip ama, Don Kişot yazarı diye meşhur İspanyol romancısı Cervantes de Kılıç Ali Paşa Camiinin inşaatında çalışmıştı. Ama amele olarak. Mimar Sinan’ın emrinde cami inşaatında çalışanların isimlerinin yazılı olduğu defterler vakıflar arşivinde bulundu ve içinde Cervantes’in de ismine rastlandı. Bu da câmi ile alakalı başka bir enteresan husustur. Romancı, Haçlı donanmasında askerdi. İnebahtı Harbi’nden İspanya’ya dönerken 1575 senesinde bindiği kadırga Osmanlı donanması tarafından kuşatıldı. Cervantes, Kılıç Ali Paşa’ya esir düştü. Birkaç sene İstanbul’da kalıp cami inşaatında da çalıştıktan sonra sahibi tarafından azat edildi. O da İspanya’ya döndü.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

MİMARLIK TARİHİMİZE GEÇEN İLGİNÇ BİR HİKÂYE...

Salıpazarı’ndan Perşembepazarı’na doğru giderken Tophane iskelesinde güzel ve ihtişamlı bir câmi boy gösterir. Çoğumuz önünden gelip geçeriz ama, belki de ismini bilmeyiz. Bu câmi Kılıç Ali Paşa Câmiidir. Bu câmi, mimarî güzelliği kadar, efsaneleriyle de kültür tarihimize mal olmuş bir eserdir. Mimar Sinan, üç kaptan-ı deryaya aynı sahil boyunca üç güzel câmi yapmıştı. Diğerleri Kasımpaşa’da Piyâle Paşa ve Beşiktaş’ta Sinan Paşa câmileridir. Şüphesiz, Türk denizciliğinin en parlak şahsiyetlerinden biridir Kılıç Ali Paşa. Sadece bizde değil, dünya denizcilerinin de en büyüklerinden sayılır. Anne ve babası Aydın sahilinde yaşayan Türkmenlerdendi. Saint Jean Şövalyelerince kaçırılıp İtalya’ya götürülmüştü. Ali, Calabria’nın Licastelli kasabasında bir İtalyan asilzâdesinin hizmetçisi olarak büyüdü. Kendisine Lucio veya Culyo Galeni adı verildi. 11 yaşında papaz mektebinde okumak üzere Napoli’ye gönderildi. Yolda Cezayirli Müslüman korsanların eline esir düştü. Bu vurgunun kumandanı Ali Ahmed Reis çocuğun vaziyetini öğrenince, yanına aldı. Artık İtalyanca isminden bozma Uluç Ali diye anılır oldu. Bir rivayette uluç, Arap asıllı olmayan korsanlara verilen isimdi. Bazıları Türk değil de, İtalyan asıllı olduğunu söyler. Irkı ne olursa olsun Uluç Ali Osmanlı cemiyetinde Türk-İslâm terbiyesiyle büyüdü. Dünyaca meşhur denizcilerden birisi oldu. Avrupa tarihçileri kendisini Occhiali diye andılar.

AYASOFYA’NIN KÜÇÜK BİR MODELİ...Kılıç Ali Paşa Câmii’nin kubbesinin iki yanında yarım kubbeleri, diğer iki yanında kemerleri ve destek duvarları vardır. Bu haliyle âdeta Ayasofya Câmiinin küçük bir benzeridir. Ama ondan daha güzel, daha ferah ve aydınlıktır. Mihraptaki İznik çinileri pek güzeldir. Osmanlılar zamanında sadrazam bile olsa kimse edeben iki minareli câmi yaptıramazdı. Bu imtiyaz padişaha aitti. Onun için Kılıç Ali Paşa Câmii tek minarelidir. Kubbesi de selâtin câmilerinden bu sebeple daha küçüktür.

HİÇ MAĞLUBİYET TATMADI

Zekâsıyla, kabiliyetiyle, düzgün fiziğiyle dikkat çekerdi. Kendisine itimat edenlerin yüzünü hiçbir zaman kara çıkarmadı. Barbaros Hayreddin Paşa’nın himayesinde yetişti. Denizcilik bilgisinde kendisini geliştirdi. Ömrünü vatan hizmetine adadı. Zaferden zafere koşarak adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Hayatında mağlubiyeti hiç tatmadı. Tunus gibi koskoca bir ülkeyi İspanyollardan fethi, en meşhur başarısıdır. Osmanlı donanması, 1571 senesinde Papalık, Malta, Venedik ve İspanya müttefik donanmalarına karşı ilk defa bozgun acısını tattı. 152 parça gemi kaybedildi. Binlerce şehit ve yaralı vardı. Kaptan-ı derya bile şehit düşmüştü. Kılıç Ali Paşa, bu deniz muharebesinde kumanda ettiği gemilerini hemen hemen zâyiatsız kurtarmaya muvaffak oldu. Üstelik düşmanın sol kanadını teşkil eden Malta donanmasını da yok etti. Bozgun haberini Edirne’de bulunan Sultan II. Selim’e bildirdi. Gösterdiği başarıdan dolayı kaptan-ı deryalığa getirildi. Böylece Osmanlı donanmasının kumandanı oldu. Onaltı sene bu makamda kaldı. Bu başarısı üzerine Uluç lakabı Kılıç’a çevrildi. Uluç Ali Reis, artık Kılıç Ali Paşa idi.

İtalya’daki La Castella kasabası en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa’nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek büyük denizciyle övünmektedir.

EN GÜÇLÜ DONANMA Birkaç padişah zamanını idrak etti. İnebahtı’da imha edilen Türk donanmasını kısa bir müddet zarfında yeniden kurmaya muvaffak oldu. Büyük harb gemileri inşa ettirdi. Osmanlı donanması vefatından sonra yüz seneden fazla dünyanın en güçlü donanması vasfını taşımaya devam etti. Kılıç Ali Paşa; sadece tarihteki başarılarıyla değil, yaptığı hayır hasenat ile de tanındı. İstanbul’da kendi adını taşıyan o zarif ve muhteşem külliye, hâlen ayaktadır... Türk denizcilerinin vaktiyle sularında sıkça dolaştığı İtalya’daki La Castella kasabası en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa’nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek büyük denizciyle övünmektedir.

LATİFE GERÇEK OLDU

Büyük Türk denizcisi Kılıç Ali Paşa’nın yaşı oldukça ilerlemişti. Namını sürdürecek bir eser bırakmak istiyordu. Bu da yanında hamamı, sebilhanesi, medresesiyle bir câmi olacaktı. Kendisi devletin en güçlü mevkilerinden biri olan kapdan-ı deryalık makamındaydı, ama yine de zamanın diğer devlet adamları gibi o da padişaha sormadan hiçbir iş yapmamayı âdet edinmişti. Bu maksatla Sultan III. Murad’ın huzuruna çıkıp arzusunu bildirdi. Padişahın tasvibini aldıktan sonra bu eserin nereye yapılmasının münasip olacağını sordu. Padişah latife olsun diye, “Sen deryalar serdarısın. Sana karadan bir karış toprak veremem. Var git câmini deryaya kur!” dedi. Kılıç Ali Paşa “Başüstüne!” deyip izin istedi. Mimar Sinan ile görüşüp binanın deniz üzerine yapılacağını söyledi. Padişah sonradan “Maksadım lâtifeydi, dilediği yere câmisini yapsın, bunca külfete girmesin!” diye haber gönderdiyse de, hünkârın ilk emrini yerine getirmekten vazgeçmedi. “Padişah ağzından söz bir kere çıkar. Onu tutmamak olmaz! İnne’l-mülûke mülhemûn (Hükümdarları Allah söyletir!)” diye düşündü. Bunun üzerine Koca Sinan, Tophane sahilinde denizi doldurdu. Üzerine bugün bile bütün haşmet ve zarafetiyle ayakta duran Kılıç Ali Paşa Câmii ile medrese, hamam ve sebilden müteşekkil külliyesinin inşası 1580 yılında bitti.

HIZIR’I GÖRMEYE GELENLER

Halk arasında, kim kırk gün sabah namazını fasılasız Kılıç Ali Paşa Câmiinde kılarsa muhakkak Hızır Aleyhisselâmı göreceğine inanılır ve dört bir taraftan bu niyetle gelen insanlar câmiyi doldururdu. Kılıç Ali Paşa yedi sene daha yaşadı. Vefatına kadar vakit namazlarını hep burada kılar; medresedeki talebelerle alâkadar olurdu. Bir sabah namazını câmide kıldı. Fakirlere sadaka dağıtıp dualarını alarak evine döndü. Hastalanarak vefat etti. Türbesi câminin yanındadır. Ertesi sene de Mimar Sinan âhirete göçtü. Kılıç Ali Paşa’nın Beşiktaş ve Fındıklı’da da yaptırdığı mescidler vardır. Hanımı Selime Hâtun da Fındıklı’da bir mescit yaptırdı. Her ikisi de muhtaçların ihtiyaçlarını giderir, binlerce kimseye muntazam bir şekilde aylık verirlerdi

.

DON KİŞOT YAZARI CÂMİ İNŞAATINDA ÇALIŞMIŞ.. Garip ama, Don Kişot yazarı diye meşhur İspanyol romancısı Cervantes de Kılıç Ali Paşa Camiinin inşaatında çalışmıştı. Ama amele olarak. Mimar Sinan’ın emrinde cami inşaatında çalışanların isimlerinin yazılı olduğu defterler vakıflar arşivinde bulundu ve içinde Cervantes’in de ismine rastlandı. Bu da câmi ile alakalı başka bir enteresan husustur. Romancı, Haçlı donanmasında askerdi. İnebahtı Harbi’nden İspanya’ya dönerken 1575 senesinde bindiği kadırga Osmanlı donanması tarafından kuşatıldı. Cervantes, Kılıç Ali Paşa’ya esir düştü. Birkaç sene İstanbul’da kalıp cami inşaatında da çalıştıktan sonra sahibi tarafından azat edildi. O da İspanya’ya döndü.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bu suali kime sorsanız, Şamanlık derler. Halbuki Şamanlık bir din değildir. Her dinde görülebilecek bir tabiatüstü kuvvetler sistemidir.

Eski Türklerin hangi dine mensup olduğu, bugün bile tartışma konusudur. Bugün elde o devre ait yazılı metinler fazla bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu mevzuda bir takım yanlış kanaatlere varmak tabiîdir. Meselâ Oğuz boylarında bazı kuşlar ongun (uğur) olarak kabul edilir. Bu da bazılarını eski Türklerde totemizmin varlığı kanaatine sürüklemiştir. Totemizm, sadece bir hayvanı atası olarak tanımaktan, yani ona değer vermekten ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak sosyal ve hukukî cepheleri de vardır. Sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir. Bu bakımdan ongunların varlığını, eski Türklerde totemizm inancı ile izah etmek mümkün değildir.

Şamanlık mı?

Birçok tarih kitabında, eski Türklerin Şaman dinine mensup oldukları yazar. Türkler, Tunguzca bir kelime olan şaman yerine kam kelimesini kullanırlardı. Kam, tabiatüstü kuvvetlerle temasa geçebilen insandır. Biraz bugünki medyumlar gibi, kendilerine göre bir takım usullerle trans hâline girer, yani kendilerinden geçerler. Normal insanların görüp işitmediği şeylerden, ruhlardan, cinlerden anlatırlar. Bunlar, din adamı olmaktan ziyade, birer kabîle büyücüsüdür. İslâmiyet öncesi Arabistan’daki kâhinlere benzer. Güyâ gelecekten haber verirler. Hastaları iyileştirirler. Ruhlar âleminde neler olup bittiği hakkında konuşurlar. Bu büyücülere olan inancı din gibi görmek meseleyi içinden çıkılmaz hâle getirmektedir. Aslında Şamanlık müstakil bir din değildir. Sonradan dinlere karışmış tabiatüstü kuvvetler sistemidir. Bu bakımdan Şamanlık, her dinde bulunabilir. Orhun kitabelerinde bir defa olsun kam kelimesi geçmemektedir.

Üstte mavi gök..

Bugün kesinlik kazanan bilgilere göre eski Türkler tek bir yaratıcıya inanmaktaydı. Ona sıfatlarına göre Çalap, Ogan, Bayat, Ülgen gibi isimler verirlerdi. Bu kelimeler İslâmiyetten sonra da Allah için kullanılmıştır. Çalap, yaratıcı, rahman; ogan, kudretli; bayat, hiç bir şeye muhtaç olmayan (ganî); ülgen, ululuk gibi ilahî sıfatları karşılar. Kutadgu Bilig’de, hatta Anadolu edebiyatında bu isimlere çokça rastlanır. Çelebi sözü, çalaptan gelir. Nasıl Allah rahman sıfatı ile dünyadaki bütün insanlara acıyıp aynı muameleyi yapıyorsa; çelebi denilen kimseler de Allah’ın Çalap sıfatıyla ahlâklanmış olarak, dost-düşman ayırmadan herkese iyi davranan kişi demektir.

Eski Türkler, bir yaratıcının iradesinin üstünlüğüne inanır, her işte onun rızâsını düşünürlerdi. Kadere inanırlar; Yaratan öyle istediği için bir işin öyle olduğunu kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya “Göklerin Tanrısı” ve “İhtişamlı Tanrı” mânâsına, Gök-Tanrı denildiği de olurdu. Eski Türkçede gök, aynı zamanda ihtişamı ifade eder. Tengri, yani tanyeri kelimesinin muharrefidir. Bu sebeple Türklerin tanrısının gökyüzü olduğunu söyleyenler olmuştur. Halbuki Orhun Kitâbelerinde; “Üstte mavi gök, altta yağız yer yarattıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış” denilerek bunların mahlûk oldukları açıkça ifade edilmiştir. Yine onların “Tanrı yapar, Tanrı yaşar” inancına göre Tanrı mahlûk değil, hâlıktır, yaratandır. Nitekim Orhun kitâbelerinde geçen ifadeler, bunu çok açık ve kat’î şekilde göstermektedir.

Tek yaratıcıya ibadet

Türkler Müslüman olmadan çok önce, Âsurlular Türkistan’a girerek, sınıra yakın bölgelerdeki Türkleri, kendileri gibi güneşe, yıldızlara tapınmağa alıştırmıştı. Tanyeri ağarınca, güneşe dönerek ibâdet ederlerdi. Bu sebepten, güneşin ismi, tanyeri, tengri ve nihayet tanrı şeklini aldı. Tanyeri, eski Türklerin mabudu değil, kıblesi idi. Tanrı kelimesi, son zamanlarda Allah lafzının yerine ikame edilmeye çalışılmışsa da, tutmamıştır. Çünki bu tabir eskiden ilah mânâsına kullanılırdı.

Eski Türklerde zinâ etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak, düşmanları bile olsa başka bir kimseyi aldatmak, zulüm etmek, hırsızlık yapmak, domuz beslemek ve etini yemek gibi hususlar büyük suç olarak kabul edilirdi. İşleyenler çok ağır cezâlara çarptırılırdı. Bunlar ise ancak bir dinî/ahlâkî sistemin mahsulü olabilir. Eski Türklerin benimsediği temel inanç ve amel esasları, İslâmiyet ile büyük bir benzerlik göstermektedir. Allah’ın her kavme ve millete peygamber gönderdiği inancı nazara alınarak, Türklere de peygamberler gönderilmiş olması mümkündür. Bu peygamberler, insanlara inanç, amel ve ahlâk esaslarını bildirmiş olmalıdır. Eski Türklerde, Çalap (Allah), uçmağ (Cennet), tamu (Cehennem), yükünç (secde, namaz), uluğ-gün (kıyâmet), yek (şeytan), yazuk (günah) gibi dinî tabirler vardır. Bunların her birinin karşılığı İslâm dininde de görülür.

Oğuz Han, Zülkarneyn mi?

Eski Türk destanlarında, meselâ Oğuz Han destanında bazı İslâmî motifler açıkça görülür. Modern araştırmacılar, bunların Türkler Müslüman olduktan sonra bu destana ilâve edildiği görüşündedir. Halbuki Müslüman Türk müellifleri, eski Türklerin dinini İslâmiyetten ayrı bir din olarak görmez. Nitekim İslâm kültüründe, Hazret-i Âdem’den bu yana gelen bütün peygamberlerin, aynı inanç esaslarını, dolayısıyla aynı dini telkin ettiğine, sadece amel esaslarının farklı olabileceğine inanılır. Müslüman kelimesi sadece Hazret-i Muhammed’in dininde olan demek değildir. Hazret-i Muhammed’den önce gelmiş peygamberlere iman edenlere de Müslüman denirdi. Dolayısıyla Oğuz Han’ın müminliği, Oğuz Han destanında da Müslümanlık motiflerinin bulunması bu telâkki çerçevesinde değerlendirilebilir. İslâmiyetten sonra rivâyet olunan ve kaleme alınan hemen bütün kaynaklarda, Oğuz Han Müslüman olarak kabul edilir. Bu kaynaklarda, babasıyla mücadelesinin ve evlendiği hanımlara yaklaşmamasının, hep inancından kaynaklandığı bildirilir. Hatta Müslüman müfessirler arasında (Vânî Mehmed Efendi gibi) Oğuz Han’ı Kur’an-ı kerîmde adı geçen Zülkarneyn olarak kabul edenler bile vardır. Şurası tarihçilerce de kabul edilir ki, ecnebilerin Mete dediği Oğuz Han, babası Teoman ile imanı uğrunda mücadele etmiş ve galip gelmiştir.

“Türk milletini uyuşturur!”

Eski Türk dinine, sonradan hükümdarlar veya din adamları eliyle bir takım değişiklikler ve hurâfeler katıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim tarih kaynaklarında, Asurluların güneşe ve yıldızlara tapınmayı, bir ara hâkimiyetleri altındaki Türklere empoze ettiği söylenmektedir.

Göktürklerin ilk yıllarında Budistler onların ülkelerinde mâbedler kurmaya ve taraftar toplamaya başlamışlardı. Hatta Taba Kağan (572-581) Budist rahiplerine ve onların mâbedlerine değer vermeye başlayınca, Türk beyleri bu işe karşı çıktı. Budizm, X. asırda bir ara Güney Uygurları arasında dar bir çevrede yayıldı. Ancak bunların da Budizm’e bağlılığı sathî oldu. Müslümanlık karşısında Budizm siliniverdi. Bugün Sibirya’da yaşayan Türkler’in bir kısmı Budisttir.

Türk tarihçileri, Budizmin, Türkler arasında yayılmamış olmasını, Türklerin tarihte oynadıkları ve oynayacakları roller bakımından, çok müsbet karşılarlar. Hayatî bir din olmayan Buda dininin, yayıldığı ülkeler halkı arasında menfi bir tesir yaptığını söyleyerek Tibetlileri örnek verirler. Nitekim Bilge Kağan, Tao dininin ve Budizm’in Türkler arasında yayılmasına göz yumunca, vezir Bilge Tonyukuk buna karşı gelerek, bu dinlerin Türk milletini uyuşturacağını söylemiştir.

Mani dini, Budizm’i engelledi

Zerdüşt dini, İslâmiyet’in zuhurundan önce, Batı Türkistan’da, bilhassa Buhârâ havâlisinde bir ara yayılmıştır. Müslümanlar Buhârâ’yı zaptettikten sonra Zerdüşt dininin âkıbeti de Budizm gibi oldu. Ancak bu dinin Nevruz ve Mehrican gibi iki bayramı, buradaki bazı Türk toplulukları arasında zayıf da olsa mevcudiyetini muhafaza etti.

Zerdüşt ve Hıristiyan dininin bir karışımı olan Mani dini, vaktiyle bütün Roma ülkesinde yayılmıştı. İlk defa bir Uygur hükümdarı Böğü Kağan (759-779) Tibet Seferi sırasında Mani dinini kabul etti. Halkı bu dine çevirmeleri için yanında Mani râhipleri getirdi. Uygur Devleti böylece resmen Mani dinine girdi. Ancak İslâmiyetin zuhuruyla, zaten sathî olarak benimsenmiş olan Mani dini silinmiş gitmiştir. Türk tarihçilere göre, Mani dininin eski Türkler arasında yayılması, Budizmin fazla yayılmasına engel teşkil ederek Türklük açısından tarihî bir hizmet görmüştür.

Benliğini korumanın yolu

Avrupa’ya giden Türklerden Doğu Avrupa ve Rusya’da imparatorluk kuran Hazarlar, Yahûdî dinine girmişti. Ancak bu din, hânedan, saray halkı ve devlet ricâli dışında fazla yayılma imkânı bulamadı. Bugün Ukrayna başta olmak üzere Doğu Avrupa’da yaşayan yüzbin civarındaki Karai mezhebinden Yahudî vardır. Bunların bir kısmını bu Hazar bakiyesi halklar teşkil eder. Karailerden Türk asıllı olanların haylisi, Kırım, Rus hâkimiyetine geçtikten sonra, Osmanlı ülkesine göçtü; bir kısmı da Müslüman oldu.

Moğolistan’da yaşayan Türkler arasında bir ara Hıristiyanlığın Nasturî mezhebi yayılmaya başladı ise de, uzun ömürlü olmadı. Nitekim Moğolların meşhur hanlarından Hülâgu’nun zevcesi, Nastûrî idi. Avrupa’daki Türk kavimleri (Bulgar, Avar, Peçenek, Kuman ve Hun bakiyeleri) yerli kızlarla evlenip Hıristiyanlaştılar. Zamanla dillerini ve millî şuurlarını da kaybettiler. Sadece Gagavuzlar, çok geç tarihlerde bu dine girdikleri için dil ve benliklerini bir mikdar koruyabilmiştir. Gagavuzlar, Müslümanlıktan evvel Anadolu’ya gelip Bizans hizmetine girerek Hıristiyan olan ve Balkanlara geçip bugünki yurtları Moldavya’ya yerleşen Oğuz Türklerinin soyundandır.

Gagavuzlar

Karaimler

Rusya'da Karaimler'e ait bir kartpostal

Turfan Havzası'nda Mani dinine ait bir fresk




BOZKURT DESTANI
Bozkurt, eski Türk efsânelerinde çokça geçer. Oğuz destanında, Oğuz Han’ın çadırına giren bir ışığın içinden gök renkli gök yeleli bir bozkurt çıktığı ve seferlerinde ona kılavuzluk ettiği anlatılır. Göktürklerin “Bozkurt Destanı”na göre, düşmanlar tarafından ailesi öldürülerek ormana terk edilen Göktürk prenslerinden birini, dişi bir kurt emzirerek büyütmüştür. Türklerin en bâriz hususiyetlerinden biri kuvvetli bir teşkilâtçılık kâbiliyetine sahip olmalarıdır. Yaşadıkları hayat da onları hürriyete, istiklâle alıştırdığı için, hiçbir zaman devletsiz kalmamışlardır. Türklerin bilinen 3000 yıllık tarihlerinde istiklâllerini kaybettikleri bir devreye hemen hemen rastlanmaz. Dünyada daima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur.

ALLAH’TAN KUT ALMIŞ KİŞİ
Eski Türklerde, devleti hükümdar idare eder. Bunlara “Tanhu, Kağan, Hakan, Han, Yabgu, İlteber” gibi çeşitli isimler verilir. Hunlar ve Tabgaçların yabgu dedikleri hükümdara, Avarlar Moğolca kağan derdi. Bu isim hakan ve han, hâlini almıştır. Hakanın, asıl adından başka, tahta çıktıktan sonra aldığı bir isim daha vardır. Sözgelişi Göktürk hükümdarı Kutluk Kağan’ın, tahta çıktıktan sonra aldığı isim İlteriş’tir. Osmanlılarda Yıldırım, Fatih, Yavuz, Kanunî, Adlî gibi lakap ve mahlaslar, bu geleneğin devamı gibidir. Halk, hakanın, siyasî hâkimiyetini Allah’tan aldığına inanır. Ancak Allah’ın irade ettiği, seçtiği, yardım ettiği kimse hükümdar olabilir. Allah’tan gelen siyasî hâkimiyete, kut denir. Hakan olan kimse, Allah’tan kut almış demektir. Hanın, Aşinaoğulları denilen bir hanedandan inmesi gerekir. Oğuz Han ve Selçuklular, Osmanlılar hep bu hanedandan iner. Asırlar boyunca nice ihtilâller olmuş, ama ihtilâlcilerin aklına, bu hanedan dışında bir kimseyi hükümdar yapmak gelmemiştir. Çünkü halkta, ancak bu hanedandan gelen hanın meşru olduğuna dair bir inanç vardır. Tarihte bu soydan gelen bir hanedana sahip olmayan Kuman, Peçenek gibi Türk kavimlerinin ömrü uzun olamamıştır. İşte bundan dolayıdır ki, halk hakana kayıtsız şartsız itaati bir vecibe bilmiştir. Türk topluluklarında hemen hemen hiçbir zaman hükümdara karşı bir halk isyanına rastlanmaz.

HÜKÜMDAR OLMAK İÇİN...
Hakan, beylerin seçimiyle veya önceki hakanın tayiniyle gelebildiği gibi, zor kullanarak da başa geçebilir. Ancak her hâlde yeni hakanın, hakan sülâlesinden olması şarttır. Eski Türklerde muayyen bir verâset prensibi yoktu. Umumiyetle hakanın oğlu, yoksa veya reşid değilse en büyük kardeşi, kardeşi oğlu, amcası, amcasıoğlu vs. hakan olurdu. Ancak hakan hanedanından herhangi bir tigin (prens), tahtta hak iddia edebilirdi. Çünki hâkimiyet, hanedanın ortak malı kabul edilirdi. Buna ülüş denir. Bu sebeple taht için nice harbler cereyan etmiştir. Galip gelen, Allah tarafından seçilmiş demektir. Çünkü hükümdar olmak için güçlü ve talihli olmak çok mühimdir. Hakan tahta geçtikten sonra, devletin ileri gelenleri kendisine bağlılık biatinde bulunur. Bu biat, çok tantanalı bir merasimle olurdu. Yeni hakan, bir keçe tahta oturtulur; dokuz defa kaldırılıp dolaştırıldıktan sonra, kırmızı elbiseler giydirilip başına kotuz (sorguç) takılırdı. Bu merâsimler esnasında halka ziyafet verilirdi. Taht, otağ, tuğ, davul ve sorguç, hükümdarlık alâmetleridir. Hükümdar tuğunun tepesinde altından bir bozkurt başı bulunur. Kırmızı, Osmanlılarda da hanedanın rengi idi. Nitekim kırmızı bayrak padişahı sembolize ederdi. Sorguç da, padişaha mahsus bir aksesuar olarak Osmanlılarda kullanılmıştır. Tuğ, davul, alem, otağ da Selçuklu ve Osmanlılarda padişahlık alâmetleriydi.

HAKAN HER İSTEDİĞİNİ YAPAMAZ
Hakan, elinde mühim salâhiyetler bulunan bir kişidir. Ordunun kumandanıdır. Kanun koyabilir. Başhâkimdir. Bütün bunları yaparken kendisini tahdid eden töre kaideleri ve kengeş (şûrâ meclisi, kurultay) kararları vardır. Senede üç defa toplanan bu meclisler, beyler, devlet ricâli ve halktan ileri gelenler tarafından teşkil edilir. Bu bakımdan siyasî rejimin meşrutî monarşi olduğunu söylemek yerinde olur. Vezirler ve çeşitli memurlar, devlet idaresinde hakana yardımcı olur. Memleketin çeşitli kısımlarında hüküm süren han sülâlesinden şad ve yabgular, devlet protokolünde önde gelirler. Bunlar eski Türklerde soylular sınıfını teşkil eder. Bir de halk içinden hizmetleri sayesinde yükselmiş tarhanlar vardır. Osmanlılardaki sipâhiler bu sınıfın bir nevi devamı gibidir. Hakan, gerektikçe tarhanlara danışır. Eski Türk hakanlarının birisi yaya, diğeri atlı olmak üzere iki ordusu; birisi umumî, diğeri hususî hazine olmak üzere iki hazinesi vardır. Osmanlılarda da böyledir. Hakan, dâvâ dinleyip adaleti tatbik etmek üzere hâkimler tayin eder. Bunlara yargucı veya yargan denir. Hakanın vekilleri olan bu hâkimler, hukuk bilgisiyle mücehhez kimselerdir. Hâkimlik, eski Türklerde çok itibarlı bir meslektir. Umumiyetle han sülâlesinin yan kollarından gelen soylular fahrî olarak bu vazifeyi yapar. Hâkimlerin verdiği kararlar hakana temyiz edilebilir. Ayrıca memurlardan şikâyetçi olanlar, bunu muayyen zamanlarda hakana arz edebilir. Bu gelenek İslâmiyetten sonraki Türk devletlerinde de, Osmanlılarda da câridir.

HALKIN HAKKINI ÖDE!
Hükümdarın vazifelerinin başında, halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir. Devlet adamlarına iyi devlet idaresinin sırlarını anlatan Kutadgu Bilig, halkın hükümdardan isteklerini, iktisadî istikrar, âdil kanun ve âsâyiş olarak sıralar ve “Ey hükümdar, sen halkın bu haklarını öde; sonra kendi hakkını iste!” der. Hükümdar, yaratanın inâyet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar; onu zenginlik ve adâlet içinde yaşatır. Bunu başaramayan hakandan, Yaratan’ın, kut’u, yani siyasî iktidarı geri aldığı düşünülür ve hatta ona karşı gelmek meşru sayılır. 725-735 tarihlerinde dikilmiş olan Orhun Âbideleri’nde hükümdarın bir ara Çin esâretine düşen Türk Devletini yeniden kalkındırmak için yaptıkları gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden istifadeleri istenir. Burada hakan, kendisini halktan birisi gibi görüp teb’asına hesap vermektedir. Ayrıca halkını hatalarından dolayı bir baba gibi ikaz etmektedir. Bu kitâbelerdeki ifadeler parlak bir millet şuurunun göstergesidir.
Türk hükümdarları, siyasî sebeplerle ekseriyetle Çinli veya diğer yabancı prenseslerle evlenirlerdi. Ancak umumiyetle hükümdar olacak prensin annesinin Türk olması şartı aranırdı. Hakanın oğulları, devlet işlerine alışmak üzere tecrübeli devlet adamlarının yanında yetişirdi. Sonra devletin sağ veya sol kanadına vâli olurdu. Bunlar han, şad, tigin gibi unvanlar taşırdı. Selçuklu ve Osmanlılarda da, şehzâdeler, atabey veya lala denilen tecrübeli devlet adamları tarafından yetiştirilip, sancakbeyi olarak bir mıntıkayı idare ederlerdi.

Çifte monarşi sistemi mi?
Eski Türk devletleri, güçlü merkezî devletler idi. Ama, devlet boylardan teşekkül ettiği için, merkeziyetçilik biraz gevşetilmiştir. Nitekim koca ülkeler ancak böyle kolaylıkla idare olunup savunulabilirdi. Hun ülkesi on iki kısma ayrılırdı. Her birinin başında bir bey (vâli) bulunurdu. Hakanlar, hem verâset harplerinin önüne geçmek; hem de ülke idaresini kolaylaştırmak için zaman zaman memleketi prensler arasında taksim ederdi. Meselâ Hun İmparatorluğu’nun kuzeyinde bir han, güneyinde bir han vardı. Göktürklerde de doğuda bir han, batıda bir han hüküm sürerdi. Bu sebeple eski Türk devletlerini çifte monarşi olarak görenler vardır. Nitekim Roma İmparatorluğu’nda çoğu zaman iki imparator bulunurdu. Ancak Eski Türklerde, hanlardan birisi büyük handı. Diğerleri umumî vâli olarak büyük hana tâbi idi. Bu usul zaman zaman devletin bölünüp parçalanmasına ve güçsüz düşerek yıkılmasına sebebiyet vermiştir. Devletin böyle iki bölgeye (sağ-sol) ayrılarak idaresinin, siyasî gelenekle de alâkası olsa gerektir. Aynı gelenek Rumeli ve Anadolu ayrımı gibi şeklen Osmanlılarda da mevcuttu. İki kardeşin tahtta bulunduğu durumlarda, küçük kardeş başkumandanlık yapardı. Nitekim Göktürklerde, Bilge Kağan ile kardeşi Kültigin’in durumu böyle idi. Osmanlıların ilk zamanlarında da, hükümdarın kardeşinin vezirlik ve başkumandanlık yaptığı görülür. Orhan Gâzi ile Alaeddin Paşa gibi.

PULLARDA KULLANILDI
XX. asır başlarında doğan Türkçülük cereyanıyla, “Bozkurt” yeniden sembol olarak kullanıldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında para ve pullarda yer aldı.

HÜKÜMDAR NE DERSE O
Türk orduları, aynı zamanda iyi bir savaşçı olan hakanların emrine her zaman sadık kalmış ve zaferden zafere koşmuştur. Bu sebepledir ki Türk topluluklarında hemen hemen hiçbir zaman hükümdara karşı bir halk isyanına rastlanmaz.



Hendek gazvesi öncesinde müminler zor durumdadırlar. Beni Kureyza Yahudileri ile ittifak eden Kureyşli müşrikler bu kez çok güçlü ve kararlıdırlar. Savunmasız bir Medine ve bitirilemeyen hendek... Şu bir avuç mücahid, ne yapabilir? Lâkin adı güzel Muhammed (sav) neşelidir. Ülkeler beldeler ötesinden müjdeler verir ki, İstanbul bunlardan biridir.

"İstanbul elbette fethedilecektir. Onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel asker!"

İstanbul üç tarafı denizle çevrilidir ve denizle iç içedir. Denizle gelen kültürlere açıktır ve çok gelişir. Onun efsunlu ikliminde Hindistan'dan, Arabistan'dan Venedik'ten izler vardır. Her çağa, ama her çağa mührünü vurur. Ortaçağın bilgeleri onu Roma'yla kıyas ederler. Ancak İstanbul Roma'dan daha büyük, daha zengin ve daha mâmurdur. Evet Roma bir dünya kentidir ama, içinde Roma'nın da bulunduğu dünyayı İstanbul yönetir.İstanbul sürekli gelişir ve kabuğunu zorlar. Sık sık zırhının dışına taşar. Bu yeni yeni mahalleler ve yeni surlar demektir.

ZOR GÜNLER
Ne hikmettir bilinmez hep öyle olur, ilk müminler çok ezilirler. Ama bu ümmetin çektiğini kimse çekmez. Kureyşli müşrikler sahabeleri sindirme yolunda her usulü dener, kara kara işkence düşünürler. Döverler, söverler, tecrit ederler. Bütün bunlara dayanılabilir, ama İslâm'ı gönüllerince yaşayamamak var ya, işte o kahredicidir.Önlerinde tek çare vardır: Hicret. Emir de öyledir zaten. Medineliler muhacirleri bağrına basar, misli görülmedik bir kardeşlik destanı yazarlar. Evlerini, bağlarını, bahçelerini misafirleriyle paylaşırlar. Müminler bitmesini istemedikleri bir rüyanın en tatlı demlerindedir. Efendimizin sohbetlerinde yetişir, manevi mertebelere erişirler. Ancak müşrikler bu huzuru çekemezler. Zırhlanıp pusatlanıp yollara düşerler. Bedir'de ummadıkları bir direnişle karşılaşır, adeta zakkum içerler. Uhud ise galibi olmayan bir savaş olarak tarihe geçer. Müminler Uhud'un yaralarını henüz sarmışlardır ki dost kabilelerden bir haberci gelir. Genç süvari "Hazırlanın!" der, "Kureyş on bin kişilik bir ordu ile üzerinize geliyor!" İşin acı yanı, bu kez Ben-i Kureyza Yahudileri de müşriklerin yanındadır, ki bu "kuşatıldılar" demektir. Görünenlere bakılırsa Müslümanların rakipleriyle baş etmesi mümkün değildir. Resulullah Efendimiz adeti şerifleri üzerine sahabeyi kiramı toplar istişare ederler. Sıra İranlı bir köleye gelir. Selman-ı Farisi "Efendim bizim ellerde" der, "güçlü düşmanın karşısına çıkmazlar. Bir kuytuya çekilir, önüne hendek kazarlar."

AH O KAYA
Hendek kazma fikri herkese sevimli gelir. Zira Medine'nin yanı başında tarife uygun tepeler vardır. Etekleri kumdur, kolay kazılır. Hoş başka da şansları yoktur. Hemen alet edevat tedarikler, işe girişirler. Her mümine 5 metre civarında hendek düşer ki, derinliği iki adam boyunda, eni hızla koşan bir atın atlayamayacağı kadar olmalıdır. Hendek hızla tamamlanır ancaaaak. Ancak Mescid-i Seba önlerinde kumun bir karış kadar altından çıkan bir kaya damarı her şeyi altüst eder. Hendeği köprü gibi yaran kitle ortadan kaldırılmazsa bütün emekler boşa gidecektir. Genç sahabeler keskilerle külünklerle girişir, ancak üç beş kıymık koparabilirler. Bu volkanik kaya bir taştan ziyade donmuş demiri andırır. Kureyşlilerin def sesleri, naraları uzaktan uzağa duyulmaya başlamıştır ki kaya olanca haşmetiyle ortadadır hâlâ. Müminler garip ve mahzundurlar. Ölüm gözlerinde yoktur, ama, şu üç beş mücahit de kaybedilirse... Gerisini düşünmekten bile korkarlar. Halbuki bu nuru uzaklara taşımalıdırlar. Ama Efendimiz mütebessim ve telaşsızdır. Mücadelelerinde yılgınlığa yer olmadığını göstermek ister gibi kalkar, taşa yaklaşırlar. Sakin sakin balyozu alır ve tekbir getirerek vururlar. Balyoz taşa değdiğinde müthiş bir çatırtı kopar, göz kamaştıran kıvılcımlar çıkar. Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser. Şam şehrinin müjdesini verirler. Halbuki mücahitler Medine'nin endişesi içindedirler. Efendimiz balyozu bir kere daha kaldırır, bu kez besmeleyle indirirler. Korkunç bir gürültü kopar, şavkı ufku tutar. Adı güzel Muhammed "İran ülkesinin anahtarları elime verildi" buyurur, "Medayin şehrinin köşklerini görüyorum" Uzaklardan bir toz bulutu kalkar. Def sesleri daha berraklaşır. Kureyşlilerin ayak sesi vadiyi sarar.

BÜYÜK MÜJDE
Efendimiz üçüncü kez öyle bir "Ya Allah!" derler ki, müminlerin içi bir hoş olur. Balyoz indiğinde ortalık ışık denizi gibidir. Çatırtı kulakları çökertir. Müthiş ses civar dağlardan yankılanıp yankılanıp geri döner. Efendimiz uzun uzun uzaklara bakar önce Yemen'i müjdeler, sonra üstüne basa basa buyururlar ki:

"Le tuftuhannel Konstantiniyye fele ni'mel emiri emiruha ve le ni'mel ceyş zalikel ceyş" (İstanbul elbette alınacaktır, onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel asker)

Kaya mı? Sorduğunuz şeye bakın, elbette un ufak olmuştur.

İsterseniz yarım bırakmayalım. Müşrikler hendek önünde çakılır kalırlar. Ardından tarifsiz bir rüzgar çıkar, kumlar ağza, göze dolar. Hiçbir şey yapamadan çekip gittiklerinde bütün ağırlıkları meydandadır. İşte bizim İstanbul sevdamız orada başlar. Müminler kutlu müjdeye kavuşmak üzere cihada koşarlar. Araplar dokuz kez, Türkler yedi kez şehri kuşatırlar. Vururlar, vurulurlar, soğuğa, yağmura katlanırlar. Ecdadımız İstanbul sevdasıyla tutuştuğundan olacak, Rum ateşine güler geçer. Öyle ya, içi yanana alev neylesin!

Efendimiz'in İstanbul'un fethini müjdeleyen hadisi şerifleri çoktur. Üstelik bunlar "elbette ve muhakkak" mânâsına gelen edâtlarla güçlendirilmişlerdir ki müminlerin fetihten yana zerre kadar şüpheleri yoktur. Dilerseniz bunlardan bir kaçını yazalım.
“Kayserin şehri fethedilmedikçe, müezzinler ezan okuyup, ganimetler taksim edilmedikçe kıyamet kopmaz.”
“Kayserin şehrine ilk gazaya çıkan ordu mağfirete lâyıktır.”
“En büyük cihad Kostantiniyye'nin fethidir.”
“Konstantıniyye elbette feth olunur ve ganimetler taksim edilir.”

GÜZEL ASKERLER
Müslümanlar henüz Dört Halife devrinde dünyaya açılır, üç kıtada at koştururlar. Hazreti Osman'lı yıllarda Anadolu'ya girer, İstanbul önlerine dayanırlar. Anlattık ya Müslümanlar zor günler yaşar. İşkencelere sabreder, baskılara katlanırlar. Ancak Mekke'nin fethinden sonra hızla yayılır, Arabistan'dan taşarlar. Zamanın üç imparatorluğundan Habeşistan onlara katılır. Ardından Sasani'leri yıkar, Roma'yı bunaltırlar. Sadece Hazreti Ömer devrinde 1036 şehir alır, Suriye, Filistin ve Mısır'a 4 bin cami kurarlar. Yemen'e, Kuzey Afrika'ya, Kafkaslar'a uzanırlar. Müminler Hazreti Osman zamanında deryaya açılır ve Bizans'ın deniz kuvvetleriyle vuruşurlar. Abdullah bin Serh komutasındaki bir avuç mücahid, bizzat İmparator Konstantin'in komuta ettiği donanmayı (Finike önlerinde) denize gömer. Düşünün beş on yıl evvel deveden başka binek, dereden başka su görmeyen çöl çocukları, Rumlar gibi denizci bir milleti denizde ezerler ki, bu muvaffakiyet akılla çözülesi değildir.

İSTANBUL ÖNLERİNDE
Abdullah bin Serh o hızla İstanbul'u da kuşatır, ancak Bizanslılar'a değil, soğuklara yenilir. İlik ürperten iklime boyun eğer ve çekilir. Lâkin Marmara'yı mekân edinir ki, Kapudağ yöresi kışla gibidir.
Hazret-i Muaviye Bizanslılarla Suriye valisi olduğu yıllardan tanışır. Halife olunca onları takibe alır. İmparator Avrupa'yı ayağa kaldırmış, kanlı seferlere hazırlanmaktadır. Halife'ye göre haçlıları durdurmanın tek yolu vardır: "Yerinde boğmak!"

Muaviye (Radıyallahu anh) önce kalemi eline alır, İmparator'a tehditler yağdırır. Bununla da kalmaz Evtad oğlu Yaser'i surlara musallat eder. Ardından Süfyan bin Avf ile oğlu Yezid'i gönderir. Müminler zaman zaman şehrin içine sızar, Ayvansaray civarında vuruşurlar. Ancak Helyepulisli Kallinikus'un ateşi (Rum ateşi) ne kadar yakıcıysa, İstanbul'un kışı da o kadar dondurucudur. Arapları Bizans değil, soğuklar durdurur. Bu seferde başta Eyyûb Sultan Hazretler'i olmak üzere sahabenin ünlülerinden Ebu Zer-i Gıfari, Cabir bin Abdullah, Ebûdderda ve Ebu Saîd-i Hûdri Hazretleri toprağa düşer, şehrimizi şereflendirirler. Ancak Muaviye (Radıyallahu anh) maksadına erişir. Canıyla uğraşan Bizans; haçlı ordusu toplama sevdasından vazgeçer. Doğrusu şu ki, Müslümanların böylesi bir sükunete çok ihtiyaçları vardır.

ÖBÜR EMEVİLER
Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan akınlara devam eder. Bizzat oğlu Mesleme ile yeğeni Ömer bin Abdülaziz'i İstanbul'a yollar. Mücahidler Sinop ve Kastomonu'yu fethederek şehrin surlarına dayanırlar. İmparator'dan tavizler kopararak ayrılırlar ki, artık Karaköy'de kolonimiz ve camimiz vardır (Arap camii) Ömer bin Abdülaziz kafasına koyduğundan cayan biri değildir, nitekim beş yıl sonra, bu kez Bursa üzerinden uzanır, şehri sıkıştırır. Ama surları yine aşamaz. Bu gayretli komutan halife olunca da sevdasından vazgeçmez. Kendisinin üçüncü, Müslümanların beşinci seferini yapar ki, bu çabaların hiçbiri boşa gitmez. Müslümanlar Galata'yı ele geçirir, bu topraklarda kalıcı olduklarını gösterirler. Surların içinde ise "Dârülbalad" adı verilen bir konak kurulur ki, bu içinde camisi de olan koca bir külliyedir. Bir mevzidir yani. Ömer bin Abdülaziz iyi bir komutan olmanın ötesinde, emsali az bulunan bir âlim ve gönül ehlidir. Onun zamanında zekat müessesesi öyle düzenli işler ki, zenginler fakir bulamaz olurlar. Beyt-ül mal zekat kabul etmeye mecbur kalır. Müslümanlar barış yıllarında da havaliye sızar, ticaret yaparlar. Galata gibi katilin, korsanın, ayyaşın, hırsızın fıkırdadığı bir cadı kazanını ıslah ederler. Ama bu iş göründüğü kadar kolay değildir. Arablar öyle sıkıntılar çekerler ki, bulundukları mevkie "Kahır köyü" derler (Sonradan Karaköy olur). İşte bu gün "Yeraltı Camii" adıyla tanıdığımız Kurşunlu Mahzen o yıllarda ibadete açılır. İmparator Leon Müslümanları geç tanır, ama iyi ısınır. Şehirde ilim sanat ve ticarette hissedilir gelişmeler görülür, refah artar. Bu dürüst ve temiz insanlar bir denge unsurudurlar. Leon menfi kaygılar taşımaz, hatta Müslümanların sur içinde yerleşmelerinde beis görmez. Emeviler Eğrikapı ile Edirnekapı arasında bir mahalleye sahip olurlar. Sirkeci'de şer’i bir mahkeme kurulur ki, buranın kadısını bizzat halife tayin eder. Şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabi bu yılları "El Musamerat" adlı kitabında uzun anlatır.

SIRA ABBASİLERDE
Aradan yıllar geçer. Yeni imparatorlar gelir. El Mehdi Ebu Abdullah da sulh seven bir hükümdardır. Ancak sulhu korumanın yolu güçlü olmaktan geçer. Sultan yüz elli bin kişiyle İstanbul önlerinde görünüverince bir çok tavizler koparır. Mesela Cibali'de yeni bir Müslüman mahallesi kurulur. Sur içinde yeni minareler yükselir. Bundan dokuz yıl sonra Halife Abdülhadi Mayuf bin Yahya İstanbul'u kuşatır. Şehri ele geçiremez ama, civar şehirleri alır, çemberi daraltır. Menkıbeleriyle büyüdüğümüz Halife Harun Reşid, büyük veli Behlül Dane Hazretlerinin terbiyesinden geçer ve tam bir gönül ehlidir. Ancak o insan sevgisi ile ne kadar dolu ise, İmparator İlya da o kadar kan dökücüdür. Bu kanlı Kral şehirde sayıları yirmi bini bulan müminleri içine sindiremez. Bir gece evlerini basar, bebekleri bile doğrar. Harun Reşid Han bunu duyduğunda kahrolur. Oracığa çöker ve hıçkıra hıçkıra ağlar. Ardından şehri kuşatır, ama neye yarar? Lâkin İlya'nın yaptıkları da yanına kalmaz. Battal Gazi adlı bir serdar "Kudüs'lü rahip" kisvesinde şehre sızar ve o melanete bulaşanların alayından hesap sorar. Katillere kâbus olur.

UZUN BİR ARADAN SONRA
1071 Malazgirt Zaferi ile Anadolu kapıları açılır. Türkler iki yıl içinde Marmara kıyılarına dayanırlar. Papalık gelişmeleri kaygıyla izler ve ard arda haçlı seferleri düzenler. Müslümanlar bu katiller sürüsü ile baş etmeyi becerirler, ancak zaman ve güç kaybederler. Bu saldırıları henüz savuşturmuşlardır ki bu kez Moğol gailesiyle bunalırlar. Lakin İstanbul'un soluk aldığını sananlar aldanırlar. Zira Bizans benzeri görülmemiş mezhep kavgaları yaşar. Zira Rumlar lügatlarında tahammül kelimesi olmayan bir millettir. Ermeniler'le, Bulgarlar'a inanç hürriyeti tanımazlar. Ancak onlarda Katolik baskısı altında bunalırlar. Hatta "İstanbul'da kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederiz" diyecek kadar. 1204 yılında Latinler dalga dalga gelir, şehri istila ederler. İstanbul'u İstanbul yapan görkemli eserleri yıkarlar. Şehirde sanatkar bırakmazlar. Bizans tekrar Rumların eline geçer, ancak mezhep kavgaları derinleşir, münakaşalar ayyuka çıkar. O büyüleyici kent bakımsız, huzursuz ve fakirdir. Saray "entrika üretim merkezi" gibi çalışır. Asiller kavgalı, kadınlar hırslı ve kurnazdır. İdari yapı üç bilinmeyenli denklem gibidir. Kimin kime çalıştığı, kimin kimi kazıkladığı anlaşılamaz. Vergiler ağır, israf aşikardır. Ticaret yabancıların elindedir, para Cenevizliler'de birikir. Bizans'ın adı İmparatorluktur ama, bir donanması bile yoktur. Latinlerden miras Katolon artıkları ayyaş ve maceracıdırlar. Şehri haraca bağlar, halkı kavururlar. Hasılı ahali canından bezmiştir. Şimdi adil bir yönetim özlenir. Velev ki, bunu Türkler kuracak olsa bile.

İSTANBUL'U AL GÜLZAR ET
Osman Gazi ölüm döşeğinde bile İstanbul'u düşünür. Vefatına yakın Orhan Gazi'yi çağırır ve son arzusunu dört kelimeyle özetler "İstanbul'u al, gülzar et!"
Bu emrin verdiği hızdan mıdır bilinmez Kayı erleri İstanbul civarında dolaşmaya başlarlar, Anadolu ve Rumelide yayılırlar. Tekfurları tek tek ayıklayıp merkeze yaklaşırlar. Hasılı çember daralmaya, Bizans sıkışmaya başlamıştır. Fethin işaretleri belirmiştir gayri.

HİLAL’İN GÖRÜNDÜĞÜ YILLAR
Osmanlılar hızlı büyür, ancak ne Anadolu'daki birliği sağlayabilir, ne de Rumelide kök salabilirler. Sınırları içinde Bizans gibi hilekâr bir düşmanları varken güvende değildirler. Ne edip edip İstanbul'u almalıdırlar. Yaşamak için buna mecburdurlar.

İlk kuşatmanın üzerinden yedi asır geçer. Şimdi sırada Yıldırım vardır. Bayezid planlı programlı gelir. Önce Şile'yi fetheder. Sonra Güzelcehisarı (Anadolu Hisarını) yaptırır ve Boğaz'ı keser. Karadeniz yolunu emniyete alır. Manuel çok zor durumdadır, belki masaya oturacaktır ama, Yıldırım Bayezid Haçlıların Niğbolu önlerine geldiğini duyar ve erlerinin yardımına koşar. Türkler altı yıl sonra yine gelir, kenti kuşatırlar. Lâkin bu kez Timur'la takışırlar. Kuşatmayı kaldırır, ama tavizler koparırlar. Artık imparator vergi verecek, söz dinleyecektir. Bu seferden sonra Türkler koloniler kurar, ufak ufak şehre sokulurlar. Sur içinde dükkanları, camileri, hatta kendi mahkemeleri vardır. Yerli halk bu komşuluktan bizar değildirler, Türkleri tanıdıkça daha çok severler.

VENEDİK Mi? AMAN HA! CENEVİZLİ, EH İŞTE
Cenevizliler eskiden beri Galata ve Pera bölgesinde hüküm sürerler. Bunlar İmparator izin vermediği için sur yapamazlar. Ancak dıştaki evler yüksek duvarlı ve mazgallıdır. Kuleyi andıran konakların arası duvarlarla çevrilir ve tahkim edilir. Adı konmasa da kale gibidir. Cenevizliler işlerini bilir, Osmanlılarla iyi geçinirler. Alırlar, satarlar, ticaret yaparlar. Hatta zaman zaman Türkler'e donanma desteği verirler. Osmanlılar da eski Ceneviz kalelerini onlara bağışlarlar ki, mesela Samsun bunlardan biridir. Sultanlar, İtalyanlar arası rekabette Cenevizliler'den yana tavır koyar, Venedikliler'i sindirirler. Zira Venedikliler tüccar değil militandır. Fatih'li yıllarda Osmanlılar Arnavutluk, Bosna, Eflak ve Sırbistan’ı kontrolleri altına alırlar. Bulgarlar mı? Onlar artık sadık bir tebaadırlar. Mora yarımadası Turahan Beyin akıncıları ile kontrol altında tutulur. Hasılı Orta Avrupa'da Bizans'a destek verebilecek tek güç kalır: "Macarlar!" Bunlar güya Türk asıllıdırlar, ancak Niğbolu, Varna ve Kosova'da yenilmelerine rağmen Bizans'tan yana oynarlar. Dahası Karamanoğulları ile çirkin ittifaklar yapar, yer yer fütuhatı durdururlar. Fatih Semendire'de Hunyadi Yanoş'la bir araya gelir ve anlaşır. Kuşatma esnasından onlarla takışmamaya özen gösterir.
O yıllarda Anadolu sakin görünür. Fatih Timur'un oğlu Şahruh'a bağlılıklarını arz eder ve yeni sürtüşmelere fırsat vermez. Ama Pontus, Karakoyunlu ittifakı (her zaman ki gibi) fitne kaynatır. Lâkin ayağa takılacak kadar güçlü değildirler.

BİZANS OYUNLARI
Bizans imparatorları desiseci ve hilekârdırlar. Vuruşmaktan ziyade vuruşturarak ayakta kalırlar ve akla gelemeyecek kadar entrikacıdırlar. Bizans İmparatorları Osmanlılar üzerine çok oynar, zaman zaman şehzadeleri kışkırtırlar. Acıdır, ama böylesi kavgalar kanlı geçer ve çok can yakar. Mesela Rumlar Düzmece Mustafa ayaklanmasında aktif rol alırlar. Bütün Rumeli Düzmece'nin eline geçer hatta Bursa yakınlarına gelerek Padişah'a karşı çıkar. Murat Han fitnenin menbaını bilir ve isyanı bastırır bastırmaz İstanbul'u kuşatır. Sultan bu tılsımlı şehrin kubbelerini hilallerle bezeyeceği günlerin hasretiyle yaşayadursun, Bizanslılar bu kez Hamideli Sancak Beyi olan küçük kardeşi Mustafa'yı kullanırlar. Kardeşi İznik'te hükümdarlığını ilan edip, ağabeyine savaş açar, haliyle kuşatma kalkar. Aradan yıllar geçer. Macarlar onüç yaşındaki İkinci Mehmed'i fena sıkıştırırlar. Murat Han erlerinin yardımına (Varna'ya) koşmak ister. Lakin Bizans yüzünden Çanakkale Boğazını kullanamaz, çaresiz kalır. Telaşla Rumelikavağı'na gelir. Bu yöre Cenevizlilerin elindedir. Onları gemilerle taşır, ama asker başına bir düka altını alırlar. Bu çok büyük bir bedeldir, hazineyi zora sokar. Bizanslılar fırsatını buldular mı, yara kaşırlar. Mesela Hurufileri cesaretlendirir, sırtlarını sıvazlarlar. Başkent Edirne'de katliam yaptırırlar. Bu kargaşada, içinde bedestenin de bulunduğu 7000 dükkan yanar. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal Osmanlıyı çok uğraştırırlar. Sonra Karamanoğullarıyla, Germiyanları ayağa kaldırır, sinsi sinsi yeniçerileri kaynatırlar. Hepsi bir yana ısrarla haçlı seferleri düzenlemeye çalışırlar ki, haçlı seferleri kan ve yıkım demektir. Ancak İmparatorlar sıkışınca yaptıklarını inkâr eder, gülümsemeyi bilirler. Halbuki bu hilekâr siyaset bizim tarzımız değildir. Hasılı sınırlarımız içinde Bizans gibi bir fitne odağı varken ne doğuda, ne de batıda tutunmamız mümkün olamaz. Kısacası Osmanlılar Bizans'ı yıkmaya mecburdurlar. Yaşamak için bunu yapmalıdırlar.

AH, AYAKLANMALAR
Murat Han hayatı ayaklanma bastırmakla geçer. Çok vakit ve güç kaybeder. Ancak İstanbul sevdası yüreğine düşmüştür bir kere. Şöyle bir "oh" der demez Edirne’ye çekilir ve kuşatma planları yapar.
İşte tam o günlerde birileri gelir gider, Murat hanın dikkatini çekerler. "Hacı Bayram diye biri" derler, "Engürü'de çok taraftar toplamış, sizi uğraştırmasından korkarız." Henüz Anadolu'da birlik sağlanmış değildir. İsyanlardan çok çeken Murat han hiçbir kıpırtıya bigane kalamaz, velev ki aslı astarı olmasa bile. Derhal söz konusu şahsın alınıp getirilmesini diler. Askerler kuş gibi uçar, Ankara'ya varırlar. Şehrin hayal meyal göründüğü bir noktada karşılarına iki hoca çıkar, ki ikisi de birbirinden nurludur. Subaşı atından iner "Biz" der, "Hacıbayram diye birini arıyoruz" Öndeki hoca şefkatle gülümser "Hacıbayram benim" der "hadi gidelim." Sonra zincire vurmaları için ellerini uzatır. Akşemseddin hocasına uyar, aynısını yapar. İhtiyar subaşı düğmesini ilikleyerek "Haşa!" der, "ne haddime" Öyle ya güya şakî almaya gelmiştir. Umduğu nedir, bulduğu ne?

BURUK TANIŞMA
Murat Han ilim meclislerinde çok bulunur, hani "altının değerini sarraf bilir" derler ya, âlimin kıymetini bilir. Hacı Bayram-ı Veli ve Akşemseddin Hazretlerini gördüğü an baltayı taşa vurduğunu anlar, çok mahcup olur. Ama ne hikmettir bilinmez güzel dostluklar hep buruk başlar. Murat Han ile Hacıbayram birbirlerine doyamazlar. İşte sohbetin ballaştığı demlerden birinde Murat hanın gözleri dalar. Hacıbayram Hazretleri merakla sorar: "Hayrola sultanım?" Murat Han edeple toparlanır "İstanbul, efendim" der, "Bize nasip olur mu acaba?" Hacıbayram Hazretleri elini şakağına koyar, bakışları donar. Kısa bir tefekkürün ardından "Hayır sultanım!" der, "İstanbul'un alındığını ne sen görürsün, ne de ben" sonra tahta beşiğinde mışıl mışıl uyuyan küçük şehzadeyi gösterir. "Ama!" buyurur "Şu yiğit ile bizim köse (Akşemseddin'e öyle der) görseler gerek"

HER PADİŞAHIN KATKISI VARDIR
Bayezid Han Anadolu Hisarını yaptırarak girişir işe. Artık bu iklimde bir kalemiz vardır. Murat Han'ın tek hayali vardır "Ayasofya'da ezan okutmak!" Murat Han'ın vücudu Edirne'dedir aklı İstanbul'da.
Surları aşmak, camiler yapmak. Ecdadın rüyası budur işte.

FETHİN GİZLİ MİMARLARI
Molla Hüsrev ile Fatih abi kardeş gibi hayal kurarlar. Karadan kadırga yürütür, suya köprü atarlar. Devasa gemiler, yürüyen kuleler, dudak uçuklatan toplar. Onlar sadece İstanbul'un değil Roma'nın fethini planlar, Buruşuk kağıtlar üzerine Paris'i, Viyana’yı karalarlar. Belki çizgiler çerden çöptendir, ama zafere inançları tamdır. Granit gibi.

HAYLAZ ŞEHZADE
Murat Han Hacıbayram Veli hazretlerinin Şehzade Fatih ile ilgili işaretlerini ciddiye alır ve Fatih'in eğitimine daha bir özen gösterir. İslâm âleminin en güzide âlimlerinden onu yetiştirmelerini ister. Fatih çok zeki, ancak yerinde duramayan bir çocuktur. Onunla baş etmek kolay değildir. Nitekim pek çok hoca dikiş tutturamaz ve aflarını dilerler. O günlerde Molla Yegân Hacdan gelir. Murat han "bize oralardan ne getirdin?" diye takılır. Molla Yegan "Öyle bir âlim getirdim ki sultanım" der, "meğer ki tanışsanız gerek". Murat Han merakla sorar "Nerede?"
- Dışarıda efendim, huzura alınmayı bekliyor.
- Aman ha, ilim ehlini bekletmek ne haddimize?.
Ve buyur ederler. Mübareğin önce gölgesi düşer eşiğe. Boyu çok uzun, sakalı simsiyahtır. Dişleri inci inci, gözleri cevahir gibidir. Sarığından taşan gür saçları muazzam bir heybet verir. Mübarek kan kaynatacak kadar sevimlidir. Ama nedendir bilinmez, koca koca vezirler diz çöker, düğme iliklerler. "Vakar" denen şey budur belki... Kim bilir? Molla Yegan "Arkadaşımın ismi Ahmed bin İsmail" der "Ama Araplar onu Molla Gürani lâkabıyla tanırlar!"

HAYDİ KIR DA GÖREYİM
Murat hanın dudaklarına muzip bir tebessüm oturur. İçinden "Haydi bakalım Şehzade Mehmed" der, "şimdi derslerini kır da göreyim." Padişah oğlunu Molla Gürani Hazretleri'ne teslim ederken "Sakın gözünün yaşına bakma" der, "eti de senin, kemiği de." Mübarek sarayda uşaklara bile kıymet verir, aşçıların, seyislerin hatırını sorar. Ama geleceğin sultanını görmezden gelir. Ona sıradan biri gibi davranır ve soğuk bir edayla "otur" der. Fatih bu muazzam heybet karşısında bocalar ve hayatında ilk defa diz kırar. Molla Gürani Hazretleri Emsile'yi açar, bir iki soru sorar. Ama cevaplar istediği gibi değildir. Bunun üzerine üstüne basa basa "dövmek" fiilini çekmeye başlar. "Döverim, seni döverim, seni öyle bir döverim ki.." Fatihin rengi uçar, dudakları uçuklar. Titreyen bir sesle son cümleyi tekrar eder "Darabtühü cidden şediden" Vallahi döver mi döver. İşte o günden sonra ödev yapmaya başlar, ezberlerini aksatmaz. Gün gelir ilmin tadını alır, haşarılıklarından utanır. Molla Gürani Hazretleri genç Şehzadeye "Arabi ve Farisi bilmek yetmez" der, "düşmanının lisanını da bilmelisin!" Fatih'e Rumca, Latince, Sırpça öğretecek hocalar bulur, neme gerek dedirtmez astronomi, coğrafya, matematik okutur. Birlikte oturur İtalyan asıllı Alconal Giriaco'dan batı tarihini dinlerler. Molla Gürani Hazretleri rütbe heveslisi değildir ve vebalden çok kaçar. Kendisine vezirlik teklif eden Murat Han'a "Yıllardır bu mevki için çalışanlar var, beni getirip de dostlarından olma" der, ancak kadılıktan kaçamaz. Kadılık şüphesiz övülen ve şerefli bir iştir, ama onun gönlünde ilim meclisleri yatar. Nitekim fırsatını bulduğu an ayrılır, döner Mısır'a .

MOLLA HÜSREV
Fatih Şehzade olarak Manisa'ya yollandığında Murat Han yanına katacak bir ilim ehli arar. Bu zat ona hem hocalık, hem babalık yapmalıdır. Ancak ulema bu zeki şehzadenin nasıl zor biri olduğunu bilir ve çekinirler. Lakin Molla Hüsrev bu işe gönüllü talip olur. Nitekim sevimli müderris ile genç Şehzade arasında tarifi zor bir muhabbet başlar. Molla Hüsrev onun ufkunu açar, büyük düşünmeyi, kendini aşmayı aşılar. Zaman zaman Spil Dağı'nın sarp yamaçlarına çıkar, abi kardeş gibi hayal kurarlar. Karadan kadırga yürütür, suya köprü atarlar. Devasa gemiler, yürüyen kuleler, dudak uçuklatan toplar. Toprağa çizilen şekiller, şemalar.. Onlar sadece İstanbul'un değil Roma'nın fethini planlar, buruşuk kağıtlar üzerine Paris'i, Viyana'yı karalarlar. Belki çizgiler çerden çöptendir, ama zafere inançları tamdır. Hani granit gibi.
Sultan Murat vefat ettiğinde İkinci Mehmet on dokuz yaşındadır. Ancak uykularını dağıtacak kadar idealisttir ve tahta geçtiği gün fetih hazırlıklarına girişir. İlk işi mi? Ulemayı yanına çağırmak olur. Onların gölgesinde kendini huzurlu ve güçlü hisseder, onlarsız zavallı ve acizdir. Nitekim Molla Hüsrev, Akşemseddin, Şeyh Sinan ve Akbıyık Sultan yanında yer alırlar ki onlarla ölüme bile yürünür.

EVLADLIK VAAD EDİYOR
Fatih ilim ehlini yanına alınca rahatlar, ilk hocasını unutamaz. Molla Gürani Hazretlerini davet eder. Hatta bir mektup yazarak Mısır Sultanı Kayıtbay'a yalvarır. Kayıtbay'da ilim ehlidir ve bu inci danesinin kıymetini iyi bilir. "Aman Efendim!" der "Size ne vaad ediyorsa fazlasını vereyim, bizi sohbetinizden mahrum bırakmayın n'olur." Molla Gürani mânâlı mânâlı gülümser "Senin veremeyeceğini vaad ediyor" der "Evlâdlık!" Fatih Molla Gürani Hazretlerine kavuşduğu gün "İşte şimdi tamam" der. "İmparator da kim oluyor, Hem Bizans dediğin ne ki?"

HOCANIN DA, ÖĞRENCİNİN DE HAYALİ AYNI
Fatih Molla Hüsrev ile karadan yürüyen gemilerin hayalini kurarlar. Hocaları Fatih'e deniz gücünün önemini anlatırlar. Donanması olmayan bir ordu denize açılan bir kenti kuşatamaz. İstanbul surlarını yıkmanın tek yolu vardır devasa toplar. İşte Fatih bu yüzden ateşli silahlara merak salar.

KALE DEĞİL, BELA
İstanbul'un şehir surları çok güçlüdür. Böylesi bir sur ve hendek olduktan sonra on bin kişilik muhafızla yüz bin kişilik ordular püskürtülebilir. O günlerde İstanbul'un nüfusu seksen bin kadardır, ki bunun yirmi bin tanesi tecrübeli askerdir. İstanbul sıradan kaleler gibi düz duvarla çevrilmez. İmparator Jüstinianus, o ünlü Teodius surları çatlayınca tamir ettirmekle kalmaz. Önüne yeni bir sur yaptırır. Hakiki surları, en az onun kadar güçlü ikinci bir sur saklar. Önünde okçu mazgalları ve hendek vardır. Bu su dolu kanal yirmi metre genişliğinde ve yedi metre derinliğindedir, ki sadece o bile şehri tek başına koruyabilir. Hoş o güne kadar bunu aşan olmamıştır. Dışarıda güçlü süvari ve piyade birlikleri bulunur. Onları geçmeden surlara ulaşmak mümkün değildir. Bir çok ordu kaleye yaklaşamadan geri dönerler. "Yani?" diyeceksiniz. Yanisi şu ki kara cihetinden gelenler, hareketli birlikleri yenecekler, okçuları sindirecekler, hendeği dolduracaklar, arkebüzlerle (kale tüfekleri), toplarla korunan surları aşacaklar, ara bölgeyi temizleyecekler ve asıl sura varabileceklerdir ki, mücadele yeni başlar. Bu beş engeli aşmayan şehre giremez. Üstelik her burç bağımsız birer kale gibidir. Bizans’ın deniz surları daha zayıftır, ancak yaklaşan gemilere ateş yağdırırlar. Grejuva denen melanet denizde bile yanar ve su döktükçe daha beter parlar. Haliç ağzı ise dubalar üzerinde yüzen kalın bir zincirle kapalıdır.

ÖNCE HAZIRLIK
Fatih tevekkül ehlidir, ancak işlerini sağlam tutar. Sultan olur olmaz (henüz on dokuz yaşındadır) hazırlıklara başlar. Bir kere civarda başlarını sokacakları, sıkışınca sığınacakları bir yerleri yoktur. Evet Anadoluhisarı iyi bir mevzidir, ancak zayıftır. Fatih başkule ve içkuleyi surla çevirir ve tahkim eder. Ardından Bizans İmparatorundan Rumeli'de ufacık (!) bir hisar yaptırmak için izin ister. İmparator burası "Frenk mülküdür, karışamam" der, aklı sıra yokuşa sürer, ama Zağanos paşa emrindeki ustalar burcu yarılamışlardır bile. Bizans neden sonra tavır koymaya kalkışır, ama Fatih "Biz bu hisarı sizin için yaptırıyoruz."der, "Karadenizli korsanlardan şikayet etmiyor muydunuz?" Elçiler gelip gelip gitmeye başlayınca Fatih sertleşir ve noktayı koyar. "Anadolu yakası bizimdir" der, "çünkü halkı Osmanlı'dır, Rumeli yakası da bizimdir, zira savunmasını bilmiyorsunuz!" Fatih ilme çok önem verir, denizcilerle uzun uzun suyun hızını, akıntılarını hesap ederler. Hasılı Hisarın yeri tesadüf değildir. Sultanın kaybedecek zamanı yoktur, İnşaatı Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa arasında paylaştırır ve bir yarıştır başlatır. Keresteyi Belgrad, İzmit ve Ereğli ormanlarından getirtir. Civarda ne kadar metruk kilise ve tapınak varsa taşlarını kullanır, ki bin duvarcı ustası ve iki bin rençper geceli gündüzlü didinirler. Ameleler altı binden aşağı değildirler. Boğazkesen Hisarının üçü büyük on üç burcu vardır ve toplarla donatılır. Koca Hisar her şeyiyle dört ayda biter ki bu bir rekordur. Bundan böyle Karadeniz’den gelen gemiler yelken indirecek ve geçiş izni alacaklardır. Eh, bir miktar vergi vereceklerdir tabii. Aksini yapan mı? Vallahi kendi bilir.
Fatih bununla kalmaz Kilitbahir ve Çanakkale Hisarlarını yaptırır, İstanbul'a Ege'den gelebilecek takviyelerin önünü keser.

GÖRÜLMEMİŞ TOPLAR
Fatih ateşli silahlara çok merâklıdır. Ama elindeki toplar güçsüzdür. Onun hayallerini devasa toplar süsler. Fatih önce malzeme hususunda yoğunlaşır. Değişik karışımlar döktürerek mukavemetlerini inceler ve ideali tespit eder. Ardından balistik üzerine çalışır ki bunlar bilinen şeyler değildir. Peki Urban mı? Onlardan çok bulunur, benzerlerinden yüzlerce olan bir ameledir o kadar. Ancak Fatih tecrübeye saygı gösterir, bu ustayı da onurlandırır. Fatih sık sık deneme yapar. Nitekim onun topları ilk tecrübesinde bir Venedik yelkenlisini batırır ve sınıfı geçer. Sultan daha büyüğünü çizer, dökülmesini ister. Fatihin kafasındaki silahlar şekillenmeye başlar. Üzerinde tam yedi yüz sanatkarın çalıştığı dev toplar otuz – otuz beş tondur. Sesi yirmi kilometreden duyulur, mesafesi bir milden uzundur. Gülle altı yüz kilodur ve düştüğü yerde iki kulaç kadar toprağa girer. Toplar hakikaten mükemmeldir, ancak bu alâmetlerin taşınması tam bir derttir.

İLK TAKIŞMALAR
Bu hazırlıklar sürerken Rum köylüleri hayvan otlatma meselesinden Türk çobanlarına saldırırlar, eh bizimkilerin elleri armut toplamaz. Öylesine bir itiş kakış çıkar. Görünüşte basit bir vakadır, ancak imparator çok telaşlanır ve alelacele kapıları ördürür. Bir bakıma kendi elleriyle kendilerini hapsederler. Fatih Gelibolu, Marmara ve Karadeniz tersanelerinde yüzlerce gemi yaptırtır. Yine Müslüman denizciler tekneleriyle gelir, orduya destek verirler. Donanma hiç bu kadar güçlü olmamıştır. Gemilerden bazıları bakır ve demir levhalarla kaplanır. Ulaştırma filosu gider gelir civar sahillerden yiyecek, içecek, yem, yakacak, silah, ve barut taşırlar. Fatih, yüksek surlara karşı "yürüyen kuleler" düşünür, ki bunlar üç kapılı ve siperlidir. İçine çalı çırpı koyabilir, hendek doldurmakta kullanabilirler. Özetleyecek olursak Fatih işi tesadüfe bırakmaz. Donanmayı güçlendirir, hisarlar yaptırır, toplar döktürür. Harekât için en uygun zamanı seçer, surlara, hendeklere, burçlara, gemilere karşı tedbirler düşünür. Ama en çok güvendiği şey gölgesine sığındığı velilerdir. Zafer müyesser olur mu? Orasını Allah bilir. O dilerse olur, dilemezse olmaz. Ancak böylesi alimlerin yanında ölüme yürümek bile zevktir.
Ve zevkle yürürler ölüme.

MANDA DERİSİ KADAR
Rivayete göre, Fatih Rumeli Hisarını bitirinceye kadar Bizans’la takışmak istemez. Hatta Hisar için imparatordan izin ister. "Çok değil!" der, "Bir manda derisi kadar yer istiyorum sizden." İmparator "olur muydu, olmaz mıydı" derken Hisar bitirilir, ki dudak uçuklatan bir kaledir. Bizans elçilerinden biri "Sözünde durmak böyle mi olur" diye serzenişte bulunur, "bir de utanmadan manda derisi kadar yer istemiştiniz." Fatih "Türk sözünde durur" der. Hemen bir manda derisi getirilmesini emreder. Onu ince ince kestirir, belki bir fersah şerit çıkarır. Eh, bu şerit hisarın etrafını rahat rahat çevirir. Hatta bol gelir.

FETİH HEYECANI HERKESİ SARAR
Müslüman gemiciler tekneleri ile gelir ordunun emrine girerler. Türkler Rumeli Hisarını 4 ayda bitirerek yeni bir rekora imza atarlar. Boğazkesen hisarına yerleştirilen toplar gemilerin korkulu rüyasıdırlar.
Surları yıkan muhteşem toplar fatihin kafasında şekillenir ve hayata geçirilir.

Fatih: "Ya ben İstanbul'u alırım, ya İstanbul beni!"

DÖNMEK YOK!
Fatih'i Bizans değil, silah arkadaşları yıkar. Zafere inanmayan komutanlar her aksaklığın ardından tavır koyarlar. Gencecik sultanın yükü ağırdır. 21 yaşındaki bir gencin omuzları bu sıkleti çekesi değildir. Meğer yanında veliler olmasa... Uzun süren hazırlıklardan sonra beklenen gün gelir. Fatih komutanlarını toplayarak istişare eder. Çandarlı Halil'in başını çektiği yaşlılar ihtiyatlıdırlar ve kuşatmaya karşı çıkarlar. Ancak çoğunluk saldırıdan yanadır. Ulema ve asker Fatih'in yanındadır. Oylama yapılır, karar sultanın istediği gibi çıkar. Anadolu halkı kovandan kurtulan arılar gibi orduya koşar, silah kuşanırlar. Hatta Aydınoğulları ve Karamanoğlu bünyesindeki mücahitler birliklerinden kaçar, gönüllü saflarına katılırlar. O devrin alimlerinden Akşemseddin, Molla Fenari, Molla Gürani, Molla Hüsrev ve Şeyh Sinan genç Padişaha cesaret verir ki, bu destek her tedbirin üstündedir.

YA ALLAH!
Fatih o kışı Edirne'de geçirir ve bahara doğru yüz bin kişilik bir orduyla yola çıkar. Sadece bir topu altmış manda çeker, yetmiş nefer yol açar. Nisan başlarında İstanbul'a yaklaşırlar. Karaca Paşa, Misivri, Vize, Midye, Burgaz, Bigados ve Ayastefanos'u (Yeşilköy) ele geçirir. Dışarıdaki Bizans birlikleri kaleye çekilir. Bu esnada sekiz Venedik kadırgası şehre girmeyi başarır ki, bunlar ağzına kadar buğday, barut ve şarap doludurlar. Böylece Bizans'ın gemi sayısı elliyi aşar. İmparator Kaptan Guistiniani'yi başkomutan yapar. Guistiniani adamlarını surlara (özellikle kapılara) yığar. Bizansın on iki savunma komutanından sadece ikisi Rum, ötekileri Cenevizli, Venedikli, İspanyol, Rus ve Almandır. Ordu 6 Nisanda surların karşısına gelir. Fatih Mahmud Paşa'yı elçi olarak İmparator'a yollar ve şehrin kan dökülmeden teslimini teklif eder. Ahalinin canı ve malı korunacaktır. Bu teklif reddedilir ve ateş başlar.

BİSMİLLAH!
Osmanlılar önce küçük toplarla üçgen çizer, göbeği büyük güllelerle indirirler. Ancak şahi toplar çabuk ısınır ve günde sadece on kez ateş edebilirler. Bu sınır zorlandığında tehlikeli olurlar. Nitekim toplardan biri infilak eder. Fatih bundan böyle namluların yağlanmasını emreder ki ısınan makinelerde yağlı soğutmayı ilk düşünen odur. Fatih top telefini dikkate alır ve seyyar bir dökümhane yaptırır. Bir yandan savaşır, bir yandan yeni yeni toplar döktürür. Sürekli atış duvarların örülmesini zorlaştırır. Eh, surlar da kul yapısıdır ve yıkılır, ancak Bizanslılar çoluk çocuk çalışır gedikleri kapatırlar. Bunun için hazır mertekleri vardır, içlerine taş, tuğla, fıçı bulduklarını doldururlar ki çoğunlukla çaput ve çamurdur. Hatta sırf bu yüzden civar kiliseleri yıkar, taşlarını kullanırlar. Yine güllelerin tesirini azaltmak için surlara içi yün dolu harharlar (büyük çuvallar) asarlar. Üstlerini ıslak derilerle kaplarlar. Bu arada toprak altında nefes kesen bir mücadele sürer. Lağımcılar köstebek gibi çalışır surların temellerine ulaşmaya çalışırlar. Bizanslılar karşı lağımlarla onlara mukabele ederler. Buluştukları yerlerde kanlı bir kavga başlar.

ALLAH-U EKBER!
Osmanlılar top ateşinden bir hafta sonra hücuma kalkarlar. Ancak henüz Bizans diridir. Kızgın yağlar, ok, taş ve Rum ateşiyle karşı koyarlar. Türkler şehitleri alabilmek için yeni şehitler verir, ancak arkadaşlarını ortada bırakmazlar. Bu arada Baltaoğlu Büyükada'daki hisarı almakla vazifelendirilir. Yerli Rumlar muhafızlara destek verir, kalelerini savunurlar. Baltaoğlu top ateşiyle duvarları yıkar ve kuru otları ateşe verir. Duman kaleyi bürüdüğünde hepsi teslim olur ki direniş bir gün bile sürmez. Ardından Boğaz'daki kaleleri ele geçirir, ki Tarabya bunlardan biridir. Şimdi sıra Haliç ağzındaki zincirdedir. Ancak zinciri korumakla vazifeli Venedik gemileri apartman gibi yüksektir ve bizim çelimsiz teknelerimizin rampa şansı yoktur. Türk gemileri hasar görür ve çekilirler. Aynı gece yürüyen kulelerle surlara hücum eden askerlerimiz istenileni yapamaz, üstelik kayıplar verirler.

NEFES KESEN MÜCADELE
20 Nisanda şarap, buğday ve silah yüklü üç Ceneviz gemisi görünür Türk donanması bunları kuşatır, ancak yüzen kaleyi andıran yüksek bordolu gemilere bir şey yapamazlar. Cenevizliler bizim açık güverteli teknelerimizi taşa tutarlar. Leventler çok şehit verirler. Yedikule sahillerinden muharebeyi seyreden Fatih heyecan içindedir, hatta bir ara dayanamayıp atını sulara sürer. Ama yapılacak çok şey yoktur. Ceneviz gemileri lodosu arkalarına alır, Haliç'e girmeyi başarırlar. Bizanslılar'ın morali yükselir. Türkler mahzun ve şaşkındırlar. Kuşatmaya başından beri karşı çıkanlar öyle bir "demedim mi ben size" edâsı takınırlar ki, ordugâh içinde ayrılık çıkar. Vezirler kuşatmayı uzatmanın tehlikesinden dem vurur, muhtemel bir Macar saldırısından söz açarlar. Zira yeni Macar Kralı, eski anlaşmayı tanımaz. İşte tam bu esnada Bizans barış ister ki "buna müspet cevap verelim" diyenlerin sayısı artar. Ancak veliler ısrarla "devam" derler, öyle ya onlar, diğerlerinin göremediklerini görür, bilmediklerini bilirler. Fatih komutanlarının muhalefetine rağmen kuşatmada ısrar eder. Taze bir heyecanla askerinin içine döner.

FATİH BİR DAHİ Mİ?
Fatih bilinmedik taktikler ve silahlar üzerine çok düşünür. Mesela "havan topu" fikri ilk kez onun kafasında şekillenir. Gülleleri Galata evlerinin üzerinden aşırarak Haliç zincirini koruyan gemilerin üstüne düşürür. Gemiciler, teknelerinin telaşındayken, donanmamız Dolmabahçe'den yükselmeye başlar. Fatih böyle bir şeyi önceden düşünmüş olmalıdır zira yağlı kalasları, makaraları, halatları hazırlamak kolay değildir. İşte Telli Baba o esnada ortaya çıkar. Rivayetlere bakılırsa incecik telleriyle koca koca tekneleri çeker, dağları aşırır. Denizciler karada da yelken açar, rüzgarın gücünü arkalarına alırlar. Bir gecede 72 gemiyi Haliç'e atlatırlar. Ertesi sabah Rumlar Kasımpaşa'daki donanmayı görünce şok olurlar. Şimdi şaşırma sırası onlardadır. İmparator (ne kadar ağır olursa olsun) vergi karşılığı barış ister. Bir taraftan da toplantı yapar, çıkış arar. Venedikliler barut doldurulmuş iki kalyonun intihar saldırısı düzenlemesinden yanadırlar. Ancak Galata Belediye Başkanı Anzola Zaciria baskını haber verir. Gocco'nun komutasındaki intihar filosundan ancak iki gemi döner geriye. Yakalanan tayfalar surların karşısına asılırlar. Rumlar yıkılır, tırnaklarını kemirmeye başlarlar. Fatih'te oyun çoktur. Nitekim bir gece Cenevizlilerden aldığı şarap fıçılarını urganlarla bağlıyarak Haliç üzerine (Hasköy-Ayvansaray arasına) bir köprü kurar, üzerine toplar yerleştirip surları dövmeye başlar. Galata'daki havan topları gemilere gülle yağdırmaya devam eder. Bir çoğu telef olur. Cenevizliler "Bunlar bizim gemilerimiz, ayıp olmuyor mu?" deseler de Fatih ateşe ara vermez, "Şehri alayım zararınızı öderim" diyerek geçiştirir. Zira onların içten içe Bizansı desteklediklerini iyi bilir, ama şimdilik karşısına almaz.

SURDAKİ GEDİK
Türk topçusu ateşe ara vermez, ısrarla surları döver. Nitekim Bayrampaşa cihetinden beklenen gedikler açılır. Ancak Bizanslılar buraları inatla savunurlar. Hem kayıp verirler, hem kayıp verdirirler. 12 mayısta Ayasofya'daki toplatıda bir çıkış yapıp baskın vermeyi düşünürler. Tam o esnada Türkler hücuma geçer. İmparator cepheden kaçan yüzlerce asker görür ve onları yerlerine döndürür. Ama panik başlamıştır bir kere. Osmanlılar 18 mayıs günü yürüyen kulelerle surlara yaklaşırlar ki, bunlar surdan daha yüksektirler ve burçların üstündeki muhafızlara taş yağdırırlar. Bizans korku ve dehşet içindedir. Bu şaşkınlık esnasında Türkler taş, toprak, ot, çalı dolu çuvalları hendeklere atmaya başarırlar. Ancak İmparator sabaha kadar kadın ve çocuklarla çalışır. Hem hendekleri temizletir, hem gedikleri tıkatır. Üstelik grejuvayla (Rum ateşi) yürüyen kuleyi yakmayı başarır. Ancak şehirde açlık baş gösterir, uykusuzluk ve yorgunluk muhafızları perişan eder. Bu arada Adalar Denizi'ne (Ege'ye) giden Venedik gemisi eli boş döner, ümitler biter. Konstantin askerlerine ücret ödeyemez. Muhafızlar emirleri dinlemezler. Koca İmparator zenginlerden borç ister, ancak asiller duymazdan gelirler. Garibin itibarı iki paralık olur. Hatta Venedik Balyozu'nun hazırlattığı mantaletleri (okçuları koruyan paravanları) arabacılara taşıtamaz. Sonunda saraydaki şamdanları eritip para bastırır. Öyle ya Bizans'ta adam çalıştırmanın tek yolu vardır: "Altın!"

SURLAR ÇOK DİRENİRLER AMA...
İstanbul surları diğerlerine benzemez. O güne kadar aşılamamıştır. İki sıra sur, okçu mazgalları ve derin hendek. Sonra birer kaleyi andıran burçları aşmak her yiğidin harcı değildir. Türk donanması Venedik gemileri karşısında çaresiz kalınca, Fatih dayanamaz, atını denize sürer. Gemileri karadan yürütmeyi düşünmek.. Dahilere has bir taktik. Surlar asırlara meydan okurlar. Hâlâ öyle değiller mi?

KUTLU GÜN
Fetihle birlikte dünya değişir. Artık krallar da top kullanır, derebeylerini yıkarlar. Gemiciler pusulayı öğrenince okyanuslara çıkarlar. İlmin göz kamaştıran ışığı Avrupa'yı sarar ki rönesans başlıyor demektir.
"Şehir kuşatmak" iki kelimeyle söylenir, ama kolay iş değildir. Bu zor kavga Osmanlı'yı da yıpratır, lâkin Bizans iyiden iyiye usanır. Açıktan açığa "öldükten sonra vuruşmanın manası ne?" der, dövüşü bırakırlar. Vurguncular fiyatlar biraz daha yükselsin diye buğday saklar, bulanık suyu bile altınla satarlar. İmparator gayretli ama acizdir. Konstantin son kez kalabalığı toplar ve onlara çok duygulu bir konuşma yapar. Doğrusu şu ki Rumlar etkilenir, "ölümüne savaş" kararı alırlar. Fatih son bir kez daha teslim çağrısı yapar ki bu dinimizin gereğidir. İmparatora Mora Despotluğunu teklif eder. Hazineleriyle çıkmasına izin vereceğini söyler. Konstantin "Buna yetkim yok" der, "ölmeye hazırım!"

ZOR GÜNLER
Bu arada Macar elçisi gelir ve kuşatmanın derhal kaldırılmasını ister. Gerginlik sürerken silah ve erzak dolu 4 büyük kalyon Haliç'e girer. Yaygın kanaat bunların öncü oldukları hakkındadır. Güya yüzlerce parçalık haçlı donanması Eğriboz ile Sakız aralarında bir yerlerdedir. Bozguncular seslerini yükseltirler. "Be hey tıfıl. Yıldırım gibi bir cengaverin bile gücü yetmedi, İstanbul'u almak sana mı kaldı?" fısıltıları ordugâhı sarar. "Eğlence arayan şımarık çocuk" benzetmesi Fatih'i çok yaralar. Yemekten içmekten kesilir ve sabahlara kadar ağlar. Yastığı sırılsıklamdır. 50 gündür uykuya hasrettir ve gözleri kan çanağını andırır. Öyle ya fidan fidan yiğitler toprağa düşerken nasıl uyunur? Vebal tokmak olur beynine vurur. Tırnaklarıyla yola yola yüzünü kanatır. Artık dayanacak takadı kalmamıştır. Ancak Zağanos Paşa bir serhat kurdudur, söylentilere güler geçer. Batı dünyasının içinde bulunduğu durumu iyi bilir ve "Sen işine bak sultanım" der, "şu anda yardım filan gelemez". Akşemseddin Hazretleri ise "İstişare et karar ver ve asla dönme" hadisini şerifini hatırlatarak ondan güçlü olmasını ister. Büyük veli rahat ve rahatlatıcıdır. Israrla 29 mayıs gecesini işaret eder ki, zamanın kutbu (Ubeydullah-ı Ahrar) onlarladır. Fatih tellalları çağırtır ve "29 mayısta hücum var" diye bağırtır, ganimeti serbest bırakır. Surlara ilk çıkana rütbeler vaad eder. Ordunun morali yükselir. Planlar son kez gözden geçirilir. Buna göre Hamza bey denizden surlara yaklaşacak, muhafızları yerinde tutacaktır. Zağanos Paşa Haliç köprüsünden saldıracaktır. Ama şehre Bayrampaşa cihetinden girilecektir.

SURLARIN DİŞLERİ SÖKÜLÜR
O gece surlar biteviye hırpalanır. Düşmana nefes aldırılmaz. Osmanlı ordusundaki Hıristiyanlar hücum gününü okların ucuna bağladıkları mektuplarla kaledekilere duyurmuş olmalıdır. Şehirden kaçışlar başlar ki, Fatih'in istediği de budur. Bayrampaşa vadisinde üç yüz metre büyüklüğünde bir gedik açılır. Ancak burası binlerle muhafızla korunur. O gece Marmara kıyılarından Galata sırtlarına mum donanması yapılır. Şehir, ışıktan bir çember içine alınır. Sahrayı kös sesleri sarar. Bunlar infaz bekleyen mahkumları çıldırtan saat tıktıklarını andırır. Topçu ateşi gitgide hızlanır, surlar hallaç gibi atılır. Gece 1.30 civarında mücahidler "Ya Allah!" der, surlara yürürler. Önce gençler ve tarikat gönüllüleri hücuma geçer. Merdivenleri dayar, maniaları yıkarlar. Bunların çoğu şehadet şerbetini içer, ardından tecrübeli Anadolu askerleri gelir ve surlarda tutunmayı başarırlar. Ulubatlı Hasan ve arkadaşları basamak olur, diğerlerine yol açarlar. Ancak iki saat süren kanlı mücadeleden sonra ilerleyemez olurlar. Kiliselerin çanları acı acı çalar, halk taş yağdırmaya başlar. Şimdi bütün Bizans buradadır. İşte tam o esnada yeniçeriler görünür ve gırtlak gırtlağa bir kavga başlar. Türkler o kadar çok ok atarlar ki gökyüzünü kararır. Nitekim bu oklardan biri komutan Jüstüniani'yi devirir. Kan görünce ölüm korkusuna kapılan genç komutan kendisini gemisine götürmelerini ister. İmparator adeta yalvarır "N'olur yapma kaptan" der, "Şu kadarcık yaradan kimse ölmez, yoksa dağılırız" Onun kaçar gibi uzaklaşması Hıristiyan saflarında panik başlatır. Sultan Mehmet birlikleri sürekli değiştirir, dinlenmiş askerlerle cepheyi destekler. Derken iki rekat namaz kılar ve erlerinin arasına katılır. Artık Bizans'ın dayanacak takatı kalmamıştır. Çözülme başlar. Halk panik içinde kaçışır, kiliselere sığınır. Fatih düşmanın merdini sever. İmparatora kahraman muamelesi yapacaktır ama öldüğünü duyar. Buna çok üzülür. Doğrusu şu ki Kral er gibi dövüşür ve askerce ölür.

AYASOFYA'YA
Topkapı'yı baltalarla parçalayan kapıkulu askerleri öteki birliklerle birleşirler, Önce Edirnekapı'daki, sonra Mevlanakapı'daki direnişi kırarlar. Zağanos Paşa köprüden geçer, hücuma kalkar. Haliç'teki denizcilerimiz Fener sahillerine çıkarma yaparlar. Cebe Ali Bey komutasındaki leventler surları kolay aşarlar. İşte o semte bu yüzden Cebe Ali (Cibali) derler. Hamza Bey'in denizciler ise Samatya mevkiinde surlara tırmanırlar. Dört bir yandan şehre girip Aksaray civarında buluşurlar ve Ayasofya'ya yürürler. Sur içinde dikkate değer bir direnişle karşılaşılmaz ve Fatih şehre girer. Halk böylesine genç bir sultanla karşılaşmayı beklemiyor olmalıdır. Akşemseddin Hazretlerine hürmet ederler. Büyük Veli sultanı işaret eder. Fatih "Evet" der "Sultan benim, ama fatih odur!" Sultan Mehmet Ayasofya'ya gelir. Patriğe "Ayağa kalk!" der, ahaliye hayatları ve hürriyetleri hakkında garanti verir.

İLK EZAN
Öğle vakti girmiştir. Yanık sesli bir müezzin mahfile çıkar. Yanık ve çoşkulu bir Kahire aksanı ile ezan-ı Muhammedi okur ki kubbe çın çın çınlar. İşte bu ses bütün yorgunluğa değer. Fatih Ayasofya'nın camiye çevrilmesini emreder. Onu vakıflaştırır ve "ayakta durduğu müddetçe cami kalmasını" vasiyet eder. Fethin akabinde büyük şölenler verilir. Üçüncü günden sonra askerin ortalıkta dolaşması yasaklanır. Fatih halkın kendi inançları doğrultusunda yaşayabileceklerini duyurur. Saklananlar ortaya çıkar. Hayat eskisi gibi akar.Fatih galiplerle mağlupların bir arada yaşamalarını ister. Rumları çağırıp yeni bir patrik seçmelerini emreder. Yeni Patrik Kurtesios Skalorios'u yemeğe çağırır. Asasını ve tacını eline verir. Dahası kapıya kadar uğurlar. Fatih Ortodoks kilisesinden vergi almaz. Bunlar nikah, defin ve veraset işlerini kendi aralarında yürütecekler, açıkça ibadet edebileceklerdir. Fetih esnasında camiye çevrilenler hariç, kiliseleri onlara kalacaktır. İstanbul'un fethi ile katolikler büyük bir yara alır. Papaların tesiri azalır. O günden sonra bir daha haçlı seferi düzenleyemezler. Artık Ortodoksların da bağımsız Kiliselerini vardır ve Hıristiyan dünyasındaki birleşme ümitleri suya düşer. Papalar doğulu Hıristiyanları kullanamaz olurlar.

YENİ BİR ÇAĞ
Feth-i Mübin'in ardından dünya değişir. Avrupalı krallar topu kullanmayı öğrenir ve derebeylerini yıkarlar. Merkezi yönetimler güç kazanırlar. Haritalar çabuk değişir, ama artık daha kalıcıdır. Avrupa'da Kilise baskısı azalır, hurafe devri biter. Hadiseler ilmin ışığında daha net görülür. Şimdi Müslümanlardan aldıkları temel üzerine yeni bir şeyler bina etmenin zamanı gelmiştir. Hasılı Rönesans İstanbul'un fethi ile başlar.
Ticaret yolları Müslümanların eline geçince, Avrupalılar yeni yollar (sömürgeler) ararlar. İslâm âlimlerinden dünyanın yuvarlak olduğunu, gemicilerimizden pusula kullanmayı öğrenirler. Şimdi tek iş kalır: Okyanuslara açılmak. Venediklilerin, Cenevizlilerin Karadeniz kıyılarındaki kolonileri sona erer. Asırlarca doğu ticaretini ellerinde tutan İtalyanlar'ın saltanatı biter. Türklere büyük bir güven gelir, batılılar uzun yıllar Osmanlı'nın önüne çıkmazlar. Müslümanlar Rum da olsa sanatkârın değerini bilirler. Onlara ummadıkları imkanlar açarlar ki, İstanbul bir kültür ve medeniyet merkezi olur. Türk denizcileri Haliç ve Kadırga'daki tersanelerde büyük gemiler yaparlar. Karadeniz ve Akdeniz Türk gölü olmaya başlar. İstanbul yaşadığı Latin istilasından beri perişan ve bakımsızdır. Fatih önce surları ve civar kaleleri onarır. Liman ağzının karşısına gelen Döküntütaş'a Kızkulesi'ni yaptırır ve toplar koydurur. Rumeli ve Anadolu'dan 5 bin aileyi şehre getirir ki bunlara ücretsiz yer verilir. Fatih şehre 1500 yeniçeri bırakır ve Edirne'ye çekilir. Zira Tekfur Sarayı bir konaktan çok, manastırı andırır ve Sultan İstanbul'un karanlık ve kasvetli sokaklarına alışamamıştır. Şimdi şehre yeni bir çehre çizmenin zamanıdır.
Siluetinde minareler olan bir çehre...

HİLALLİ KUBBELER
Fatih İstanbul'da çok eser kazandırır. Ancak en bilinenleri adına yaptırdığı külliye ile Topkapı sarayıdır. Onun kafasındaki saray, yönetim mekanizmasının tam ortasında olmalıdır. İşte bu yüzden Topkapı, meclis, maliye ve genelkurmaydır. Hem belediye, hem hazine, hem de saraydır. Başbakanlıktır, danıştaydır, sayıştaydır. Mescittir, mahkemedir, cephanedir. Camidir, okuldur, kütüphanedir. Hamamları, aşhaneleri, fırınları, çeşmeleri, iskeleleri, merasim alanları ve ahırları ile küçük bir şehri andırır.
Hepsi bir yana dünya buradan yönetilir, âleme nizam verilir.

FETİH HİKÂYELERİ

Şehid oğlu şehid
Ulubatlı Hasan

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan,
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan!
Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan'dan...
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın,
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

Arif Nihat Asya

Mevzu nedir bilinmez ama II. Murad Han o güne kadar yapmadığını yapar, bir anda talimgâhta biter ve "yiğitlerim" der, "mühim bir vazife var. Bu işi kim yapar?" Askerlerin hepsi de "sağına soluna bakmadan" bir adım öne çıkar, "ben" derken hançerelerini yırtarlar. Sultan sakalını sıvazlar mütereddit bir ifadeyle "ama" der, "gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var." Levendler bu güç görevin şehadete neticelenebileceğini anlarlar. Lakîn zerre kadar tereddüt etmeden bir adım daha atar ve gönüllü olduklarını haykırırlar. Murad Han bakar olmayacak, kendisi seçmeye kalkar. Yanıbaşındaki uzun boylu, geniş omuzlu, gür bıyıklı, ateş gözlü yiğide döner "mesela sen" der, "bu işe ne dersin?" -Bu büyük bir şeref, beni seçtiğiniz için dua ederim. Sultan askerini kenara çeker. Elini dostça omuzuna koyar ve "peki benden istediğin bir şey yok mu" diye sorar.
Yiğit, başını öne eğer. Sultan "söyle" der.
-Devletlü Efendim, benim Bursa Karacabey'de, Ulubat gölü kıyılarında yaşıyan bir hatunum, bir oğulcağızım var. Hani diyorum ki Hasan'ım da okusa, devlete millete hayrı dokunsa...
Asker cümlesini tamamlayamaz, Murad Han "sen gönlünü ferah tut" diye fısıldar, "bundan böyle hanımın kızımdır, sultan kızı gibi kollanacak. Oğlunu Bursa'nın en gözde alimleri okutacak. Var git şimdi, sana görevini anlatsınlar."
Levend'in yüzünde sımsıcak bir tebessüm belirir, " ferman padişahımındır" der, diz kırar.
Genç askerin adeta kuşları uçar, lâkin sultanın kuşcağız omzuna beş batman yük bırakırlar.

Ah o vasiyyet
Beklenen olur, bir kaç hafta sonra ateş gözlü yiğidin ölüm haberini ulaştırırlar. Sultan Murad'ın kolu kanadı kırılır, derhal adamlarını Ulubat'a yollar, yanlarına para ve erzak katar. Gelgelelim kadıncağızın izini nişanesini bulamazlar. Ararlar, tararlar, sorarlar nafile... Vali, kadı, subaşı. Hepsi de "maalesef" der ellerini çaresizlikle iki yana açarlar. Murat Han fevkalade müteesir olur, artık Ulubatlı'yla yatar, Ulubatlı'yla kalkar. Geceleri uykuyu dağıtır, gündüzleri uçan kuştan haber sorar. Bir ömür azap içinde geçer, ölümü yaklaştığında oğlu Mehmed'i (Fatih) çağırır, "vasiyetim olsun, Ulubatlı Hasan'ı bul, ona sahip çık" diye fısıldar, "yoksa baban rahat yatamaz!" Sultan Mehmed arar, sorar ama ne mümkün. Lâkin vasiyyeti unutmaz, hadiseyi zihninin bir köşesine yazar.

Kimdir bu bre!
İstanbul kolay bir şehir değildir. Surları güçlü, askeri eğitimlidir. Önde hareketli birlikler, arkada alçak mazgallar, derken yedi metre derinliğinde bir hendek ve devasa surlar. Arada bir boşluk sonra bir daha surlar... Düştüğü yeri yakan Rum ateşi, misket atan toplar, yağ fıkırdayan kazanlar, oklar, taşlar, mızraklar... Kuşatma 50'inci gününü doldururken henüz dişe dokunur bir ilerleme sağlanamaz. O gün savaş yine kızışır. Yorgun ve yaralı askerler geri çekilirken ellerinde iri pala ve küçük kalkanları olan otuz kadar gönüllü surlara atılırlar. Görünüşleri dervişvaridir ancak yeniçerilerden iyi vuruşur, adeta düz duvara tırmanırlar. Göz açıp kapayıncaya kadar bir burcu ele geçirir, Rumları dağıtırlar. İçlerinden biri göstere göstere sancağı dalgalandırır ve adeta temreni taşa çakar. Nazlı hilali gören askerlerin maneviyatı nasıl artar anlatılamaz . Bir tekbir... Bir uğultu... Bir anda surlar sallanmaya başlar. Evet feth görünmeli olmuştur ama üç hilali burçlara çeken yiğidi ok yağmuruna tutarlar. Şimdi ne alâkası varsa babasının vasiyyeti gong olur Fatihin beyninde çınlar. Söz konusu birliğin komutanını çağırıp sorar: "A bre kimdir bu yiğit?"
- Ona Hasan derler sultanım, kendi halinde sessiz sedasız bir civandır.
- Neredendir bre?
- Bursa taraflarındandır.
- Sakın Ulubatlı olmasın
- Beli sultanım ama siz onu nerden bilirsiniz?

Şahlık ne ki?
Fatih "seni geç buldum Hasanım" diye mırıldanır, "umarım kavuşmak, konuşmak nasip olur." Lâkin olmaz! Derviş Hasan belki otuza yakın isabet alır ve Sultanın gözü önünde şehadet şerbetini yudumlar. Fatih'in yüreciği cızz eder, burnunun direği sızlar. Bir yumruk gelip boğazına dayanır, bir ateş bağrını yakar. Ah bir padişah olmasa, şöyle çekilse kuytulara, doya doya hıçkırsa... Sahi sultanlar niye ağlayamazlar? Neden hep duygularını saklamak zorundadırlar? Ulubatlı ile birlikte surlara tırmanan dervişlerden 18'i şehid olur, kalanlar canları pahasına sancağı korurlar. Surlar yıkılır, kapılar açılır ama Fatih şehre girmeden Ulubatlı'nın naaşına koşar. Mübarek çocuğun ağzından inceden bir kan sızmakta, ortalık gül kokmaktadır. Sultan genç şehidin başını dizine koyar, saçlarını okşarken "ah be Hasan" diye mırıldanır "seni ne kadar aradık bilemezsin. İnşallah baban bizden davacı olmaz." Şehidin yüzünde hayal meyal bir tebessüm belirir, belli ki nimetler içindedir. Kuralın da bu kadarı fazladır hani, Fatih bu kez gözyaşlarını tutmaz, koyverir yoluna, sarsıla sarsıla ağlar. Neden sonra yanındakilere döner ve "padişahlık da ne ki" diye fısıldar, "şah ona derim ki Ulubatlı gibi ola!"




KAYI YİĞİTLERİ PASİN OVASINDA YIL 1230

Yazan: Kemal Arkun Nazm Eden: Muzaffer Tepe

Yer, Pasin ovasıdır, yıl bin iki yüz otuz,
Moğol zulümü artmış, beldeler, olmuş dümdüz.

Çoluk çocuk demeden, herkesi öldürmüşler,
İslam olan her yeri, enkaza döndürmüşler.

Selçuklular o zaman, nekahet döneminde,
olanları seyredip, oturuyor yerinde.

Kayıların reisi, Gündüz Alp vefat etmiş,
dört oğlu, bin çadırla, Pasin'e avdet etmiş.

Anadolu'yu ister, Ertuğrul, Dündar bey'ler,
Sungur Tekin, Gündoğdu, ille de Türkistan der.

En küçüğü Ertuğrul, kardeşlerin içinde,
küçük fakat atılgan, üstüne yok mertlikte.

Henüz otuz yaşında, Ertuğrul bey, o zaman,
Beraberlikten yana, birlik zamanı, zaman.

Aşiret içinde de, başlamış tartışmalar,
Ertuğrul bey çok üzgün, dedi ki, ey ağalar.

Ertuğrul Gazi Portre

GÖNLÜ AYRILIĞA,
RIZA GÖSTERMİYORDU.

Acı tatlı günleri, beraberce yaşadık,
Türkistan'dan Pasin'e, nice zorlukla vardık,

Sevdiklerimizi hep, kara toprağa verdik,
Moğol zulmünden kaçıp, Diyar-ı Rum'a geldik.

Burası sakin bir yer, gelin birlik olalım,
ayrılık felakettir, sevelim sarılalım.

YILMADAN AĞABEYLERİNİ,
İKNAYA ÇALIŞTI.

Sungur Tekin, Gündoğdu, dediler ey Ertuğrul,
Türkistan'a hasret var, sözlerin gayet makul.

O başı, karlı dağlar, tütüyor gözümüzde,
Moğol zulmü bitmiştir, gitmek var gönlümüzde.

Türkistan'ı kurtarmak, gerek Moğol elinden,
Rafızi, Hurufiler ve işbirlikçilerden.

Ertuğrul Bey dedi ki, O yüce son Peygamber,
Hicret etmiş idiler, Ashabıyla beraber.

Sebebi malumunuz, müşriklerin zulmüydü,
O mübarek insanlar, ayrılıp bölündü mü?

Anayurt'ta Rafızi, işret, saz âlemleri,
günden güne artmıştı, Sünni de karışmıştı.

Haram'a, dur demedik, gevşedik bu konuda,
Hakk’ın nimetlerine, şükretmedik orada,

Bunun için musibet, yolladı Yüce Mevla
ve Moğol belasıyla, soluğu aldık burda.

Yüce Mevla ne diyor, Kur'an-ı Mübin'inde?
Kimsede suç arama, suç herkesin kendinde.

Zulüm etmez kuluna, hiç bir zaman Huda'sı,
Ceza çekerse biri, mutlak kendi cezası.

ANADOLU'DA KALMAYI,
KAFASINA KOYMUŞTU.

Türkistan vatanımız, her şeyimiz, canımız,
lâkin burada kalıp, bir devlet kurmalıyız.

Sungur Tekin, Gündoğdu, karar vermiş bir kere,
verdikleri karardan, dönmediler geriye.

Ertuğrul Bey çok üzgün, tüm çabası boşuna,
Aşiret'in yarısı, yarın çıkacak yola.

Ayrılık acısıyla, feryat, figan kopacak,
dayanılır mı buna? et tırnaktan kopacak.

AYRILIK GÜNÜ
Pasin'e çöktü artık, ayrılığın acısı,
dalga dalga bu acı, aşirete yayıldı.

Hıçkırık sesleriyle, yankılandı tüm her yer,
böyle figan duymadı, Pasin'de, yerler gökler.

Bin çadır altı yüze, acılarla düşerek,
yola koyulmuşlardı, koyun, keçi, at, eşek.

Kardeşler ayrılmıştı, ikiye bölünerek,
görmek nasip mi acep, ta ki kıyamet'e dek.

ERTUĞRUL GAZİ AYRILIK ACISINDAN,
PASİN OVASINDA KALAMADI.

Koskoca bir aşiret, bölündü tam ortadan,
en güzel çare sabır, böyle yazmış Yaradan.

Ertuğrul Gazi dedi, Pasin'den çıkmalıyız,
bu acı çökertecek, çabuk unutmalıyız.

Çok kısa bir zamanda, çadırları söktüler,
kader buymuş dediler, boyunları büktüler,

ERTUĞRUL GAZİ'NİN İLK SAVAŞI.
Günlerce at üstünde, uzun bir yol gittiler,
yorgunluk hat safhada, hastalar, hamileler...

Ertuğrul Bey önünde, Kurt köpeği giderdi,
sezdiği tehlikeyi, havlar haber verirdi.

Yamacı tırmanırken, başladı havlamaya,
hazırlandı ilerde, kangal'a saldırmaya,

fakat Ertuğrul Gazi, kangalı, çok sevmişti,
kurt'u engellediler, kangal, yanına geldi.

Kangal Ertuğrul bey'in, dibine dek yaklaştı,
bilinmez bir lisanla, sanki onla anlaştı.

Gazi dedi bu kangal, tehlike haber verir,
tavırlarından belli, değilse yer, bitirir.

Kangalla kurt köpeği, koklaşıp ahbap oldu,
Alperenler şaşırdı, böyle bir şey ilk oldu.

Köpek Müslüman'ınsa, ayırt eder kâfiri,
büyüklerim söylerdi, dedi Ertuğrul Gazi.

Az sonra iki köpek, fırladılar ok gibi,
peşinden Ertuğrul bey ile Alperenleri,

yamacın az altında, baktılar ki vadiye,
Moğollar saldırıyor, Selçuklu birliğine.

Selçuklular kıskaçta, tek, tek şehit oluyor,
ortalık her saniye, kan gölüne dönüyor.

Ertuğrul Gazi baktı, dedi durum çok fena,
bakmak ne mümkün aman, yürek dayanmaz buna.

Gazilerim rast geldik, biz burada bir cenge,
gitmek Türklüğe sığmaz, korku yoktur erlikte.

Zaten zalim Moğol’la, görülcek hesabım var,
bu vadiyi Moğol'a, davranın, edin mezar.

Bizim asil ceddimiz, hep mazlumdan yanadır,
kayıp olan bu haslet, kalbimizde yaradır.

Cenab-ı Hak elbette, yardım edecek bize,
Kâfir, zalim Moğollar, mutlak gelecek dize.

Yeter ki bizler bir an, Hak'tan ayrılmayalım,
Her zaman ve her yerde, mazlumu kollayalım.

Bir kaç tane cengâver, yenilenler çok az der,
geçmişten ders almayıp, tez unutuverdiler.

KIRILIP ÖLDÜRÜLENLER MÜSLÜMANDI.
Kopan başlar müslüman, koparanlar Moğollar,
Müslümandan akıyor, oluk, oluk bu kanlar.

Müslümanlar kardeştir, aynı anadan gibi,
durup bakacak mıyız? seyredip mezalimi,

Merdane sözü değil, bu sizin sözleriniz,
Türk'ler korkmaz, mert olur, bunu böyle biliniz.

Ertuğrul Bey sözlere, belli çok içerledi,
hiddetinden boynunda, damarları gerildi.

Selçuklu Müminlerin, işi kolay olsaydı,
darda kalmasalardı, yardıma gerek var mı?

Ya Allah, ya Bismillah, kılıcı çekti kından,
mahmuzladı atını, fırladı ok yayından.

Alperenler durur mu, davrandı kılıçlara,
hepsi şahinler gibi, süzüldü Moğollara.

Ertuğrul Bey en önde, ardında Alperenler,
darmadağın oldular, mazluma zulmedenler.

Atayurdu tarumar, yakıp yıkan Moğollar,
çok kısa bir zamanda, fena mağlup oldular.

Yüzlerce kâfir Moğol, kellesi kopartıldı,
böylece Müminlerin, intikamı alındı.

MOĞOL KEFERESİ,
DÖKTÜĞÜ KANDA BOĞULMALIYDI.

Alperenler elinden, kaçan Moğollar vardı,
döktükleri kanlarda, hepsi boğulmalıydı.

Tek, tek bulunmalıydı, kurtulan bu kâfirler,
İntikam alınacak, hepsinden birer, birer.

Bu, yılların hıncıydı, bezmişlerdi, Moğol'dan,
zulümlerinden kaçıp, oldular Atayurt'tan.

Ertuğrul Bey anlattı, daha Atayurt'tayken,
Moğol oba'yı bastı, bütün herkes uyurken,

çocuk, kadın, genç, yaşlı, demeyip öldürdüler,
onlarla birlik oldu, oba'da Hurufiler,

Hurufi işbirlikçi, kanları bizim kan'dan,
Moğol'a yardım etti, olmadılar hiç candan.

At altında ezilen, hamileler, çocuklar,
dizlerde derman bitmiş, kaçışan ihtiyarlar.

Moğol böyle bir zalim, Moğol böyle bir küffar,
unutulmaz mezalim, unutulmaz acılar.

Günler süren bu takip, nihayet sona erdi,
Alperenler hepsini, buldu ve temizledi.

Ertuğrul Bey atıyla, gelirken çok asildi,
Selçuklu merak etti, acaba bu zat kimdi?

KURTARDIKLARI SELÇUKLU SULTANI,
ALAADDİN KEYKUBAT'MIŞ.

Yanlarına gelince, atından yere indi,
fısıldamıştı ona, bir şeyler İhsan Gazi.

Bilir misin bu cenkte, sen kime yardım ettin?
Selçuklu Sultanı o, Keykubat Alaaddin.

Moğol katliamından, kurtardınız siz onu,
yetişmeseydiniz siz, hazin olurdu sonu.

Mağrur olmamıştı hiç, muzaffer Kayı beyi,
Selçuklunun haline, çok burkulmuştu içi.

Eshab-ı Kiram'dan ve Tabiin-i İzamdan,
sonra Selçuklulardı, dine bayraktar olan.

Selçuklu Sultanları, hiç düşmedi bu hale,
bid'at ehli yayıldı, yıkıldı içten kale.

Ertuğrul Bey öperek, bu Sultan'ın elini,
gösterdi örnek olan, saygı ve edebini.

Yorgunluğu belliydi, Selçuklu Sultanının,
sakalları ağarmış, izi var asırların.

İnsan gücü azalmış, perişandı Selçuklu,
sarmış her yeri bid'at, sanki verem mikrobu,

asıl sebep bu idi, Devlet'i zayıflatan,
Moğol, bid'at birliği, Müslüman'ı kırdırtan.

Bu zulmün temelinde, Yahudi oyunu var,
Sultan Alpaslan'ı da, vurdurttu işte bunlar.

Ve Ertuğrul Gazi Bey, otururken edeple,
birden geliverdiler, Sultan ile göz göze.

Sultan dedi bu yiğit, boş bir adam değildir,
yapamadıklarımı, belki bu yapıverir.

Ertuğrul Gazi'yi tam, öpüverdi alnından,
sonra yorgun bir sesle, dedi ki koca Sultan,

Niçin yaptın bunu sen, neden yaptın yiğidim?
Moğol'a saldırıp ta, ateşe neden girdin?

Sultan bu sorusuyla, Gazi'yi sınamıştı,
cevabı ne olacak, baya meraklanmıştı.

BİZ, ALLAHÜ TEALANIN
TARAFINDAYIZ SULTAN'IM

Biz İman ve İslam’ın ile Hak Teâlâ’nın,
tarafında olduk hep, olacağız Sultan’ım.

Mümin kardeşlerimiz, telef olurlar iken,
Müslüman Türk olamaz, durup onu seyreden.

Alaaddin Keykubat, asil soylu bu genci,
Nur parlayan alnından, bir daha öpüverdi.

Bu sözünün üstüne, başka bir söz gerekmez,
Müslüman bileğini, hiç bir kimse bükemez.

Sultan bunu söylerken, dudağı titriyordu,
tefrika, gör bak bizi, bizi ne hale koydu.

Yerden göğe haklısın, dedi Ertuğrul Gazi,
aynı tefrik bizi de, Ata yurdundan etti.

Rafızî ve Hurufi, kalleşler bir oldular,
Kayı'lara saldırıp, Yurtlarından kovdular.

Şükrünü yapamadık, nimetlerine Hakk’ın,
Atayurt elden gitti, ne haldeyiz bir bakın.

Türkistan Moğolların, işgaline uğradı,
Cenab-ı Hak belayı, bunun için yolladı.

SELÇUKLU DEVLETİ,
ZEVALA YÜZ TUTMUŞTU.

Yorgun gözlerle süzdü, Sultan şöyle Gazi’yi
ve ardından ekledi, şimdi nereye dedi?

Kaçtıkları belliydi, küffar Moğol zulmünden,
Türk boylarından biri, belliydi hallerinden.

Kaderde neresiyse, oraya varacağız,
Diyar-ı Rum elinde, bir yurtluk bulacağız.

Sultan hiç düşünmeden, dedi Ertuğrul Gazi,
yardım ettin sen bize, Yurtluksuz koymam sizi.

Domaniç ve Ermeni, dağları yaylağınız,
Müslüman Türk'sün belli, Söğüt'se kışlağınız.

Katliamdan döndük biz, size müteşekkiriz,
her zaman yardımcınız, olsun Yüce Rabbimiz.

Tazimle ayrılırken, Sultan'ın huzurundan,
Ertuğrul Bey sevinçli, huzur doluydu o an.

Sultan, Ertuğrul Bey'i, dalgın, dalgın süzerken,
Kayı Bey aşireti, yola düştü yeniden.

Alperenler atıyla, önde ilerliyordu,
diğerleri kağnıyla, peşinden gidiyordu.

Melikşah'la, Alpaslan, devrinde zirvedeydi,
zevale yüz tutmuştu, şimdi Selçuk Devleti.

Her şeyin olacaktı, elbette bir zevalı,
böylemi olacaktı, büyük Selçuk Sultanı?

Sultan sordu kendine, nerde hata yaptık?
Moğol belasına biz, acaba niçin çattık?

İmparatorluğumuz, Dünya'yı titretirken,
Moğol çapulculara, oyuncak olduk neden?

Oysa halkın refahı, günden güne artmıştı,
fakat gaflete daldı, İslam'dan uzaklaştı.

Cenab-ı Hak mekânı, kalbe, Dünya yerleşti,
Hurufiler çalıştı, pek çok Haram işlendi.

Hainler gizli, gizli, Haramları yaydılar,
Müslümanlar gaflette, buna sessiz kaldılar.

Ehl-i Sünnet çocuklar, kanmış Hurufilere,
hoş karşılar onları, gider saz âlemine.

Müslüman Selçuklular, dur demedi Harama,
yardımcı olmadılar, Selçuklu Sultan'ına.

Oysa muktedirdiler, bana ne ya dediler,
hep beraber sonunda, bedeli ödediler.

SÖĞÜT YURT OLUYOR.
Ve Söğüt'e varıldı, aşirette yerleşti,
su bol hem hava temiz, bereketli bir yerdi.

Domaniç ve Ermeni, dağları yemyeşildi,
yaylak için müsait, bol idi, otu, yemi.

Ertuğrul Bey yıllarca, yersiz ve yurt'suz gezdi,
Sultan bahşi bu yurt'a, Vatan-ı Aslim dedi.

Kayı Bey'in zaferi, tüm dünyaya yayıldı,
duyan tüm Türk boyları, hemen yola koyuldu.

Geldiler akın akın, Söğüt'e ulaştılar,
Müslüman Türk kardeşler, çok çabuk kaynaştılar.

Türk'ler tarih boyunca, kahraman Beylerine,
tabi olur duyunca, Sultan o gönüllere.

Pısırık liderlerden, yüzünü çevirmiştir,
o korkak liderlerden, başa bela gelmiştir.

Kusur etmedi Gazi, gelen aşiretlere,
ikramı pek bol idi, misafirperverlikte.

Söğüt'te Rumlar vardı, onlar gayri-Müslim’di,
meyhane mekânları, başka şey bilmezler ki,

önce tedirgindiler, Ertuğrul Gazi Bey'den,
gördüler adalet var, kalmadı buna neden.

Asayişle ilgili, tedbirler alınıyor,
Kayı, Rum, Ermeni'si, herkes ona uyuyor.

Ertuğrul ve Dündar Bey, mala ortak olurlar,
geçimlerini ise, hayvandan sağlıyorlar.

Ertuğrul ve Dündar Bey, Vakfa çok önem verdi,
Kayı aşiretini, Vakıf gibi yönetti.

Öyle görmüş idiler, babası Gündüz Alp'ten
bu yönetim nedeni, baba nasihatinden.

Ertuğrul Bey ihlâsla, idare ediyordu,
Söğüt halkı bundan çok, memnunluk duyuyordu.

ERTUĞRUL BEY İDARE'DE
BABASI'NIN YOLUNU TAKİP EDİYORDU.

İdarede babası, kılavuzu önderi,
kulağında çınlardı, onun nasihatleri.

Ulaşılamayanlardan, olma der Gündüz Alp Bey,
anlatsın derdi olan, rahatça Ertuğrul bey.

Zayıfları kolla ki, milletin huzur bulsun,
Merhametli davran ki, insanlar yakın olsun.

Sakın hırçınlık yapma, incitme Müslüman'ı,
gönül rahatlığıyla, yapmalısın ihsanı,

Terk etme farzları hiç, nefsine uyma sakın,
Allah'ın (c.c) rızasını, böylece kazanasın.

Kulaklarında küpe, Gündüz Alp'in sözleri,
Bunlar neden söylendi, bir mana veremezdi.

O zamanlar çocuktu, ne başkandı ne Sultan,
şimdi küçükte olsa, bir bey yaptı Yaradan.

Artık uygulamanın, zamanı gelmiş idi,
söylenildiği gibi, baba nasihatini.

Gündüz Alp'in sözleri, Büyüklerden nakiller,
bir gün Hazreti Ali, şöyle buyurmuştu der:

Şayet imam olmuşsan, Namaz için sen halk'a,
hasta, zayıflar vardır, hiç kimseyi bıktırma.

Acele işi olan, kişiler olabilir,
takatsiz olanların, kalbi kırılabilir.

O zaman yapılan iş, hayra tebdil olunmaz,
bunları da düşünüp, kıldırmalısın namaz.

Bu din, böyle ince din, neler düşünülmüş bak,
yabana atma bunu, bu sözlere ver kulak.

Ertuğrul Bey'in şimdi, işi daha da ciddi,
başarının temeli, baba nasihatleri.

Ertuğrul Bey bu temel, üzerine binayı,
kurup işe başladı, henüz işin başıydı.

ERTUĞRUL BEY, SÖĞÜT EMİRİ.
Artık Ertuğrul Gazi, Söğüt'ün Emiriydi,
uygulama zamanı, baba nasihatini.

Kayı Boy'u tipik bir, göçer hayatı yaşar,
kışın Söğüt'e iner, yazın mesken yaylalar.

Yaylaya çıkarlarken, kalan eşyalarını,
Bilecik Tekfuru'na, emanet koyarlardı.

Söğüt, Bilecik komşu, halkı Hıristiyan'dı,
yöneteni Tekfur'du, zalim ve çok gaddar dı.

Söğüt'teki adalet, Bilecik'te duyuldu,
Hıristiyan ahali, buna muhabbet duydu.

Kayı halkı yayladan, kış başı dönerlerdi,
Bilecik Tekfuru'na, yağ, peynir verirlerdi.

Çünkü fazla eşyalar, hep Söğüt'te kalırdı,
Kayı'lar gelene dek, Tekfur bakar, kollardı.

ERTUĞRUL GAZİ'NİN, NUR TOPU
GİBİ BİR OĞLU OLDU.

Sistem oturtulmuştu, işler yoluna kondu,
Kayı Bey'in Nur topu, gibi bir oğlu oldu,

Osman ismi verildi, yeni doğan çocuğa,
bu ismin nedeniyse, sevgi Hz. Osman'a.

Söğüt'te yaşanıyor, tam bir bayram havası,
kızarmış etler, ayran, kazan kazan pilavı,

yoğurt, zerde ve meyve, daha birçok yemekler,
bol, bol, ikram edildi, yedi bütün herkesler.

Kayı Bey'i sevinçten, coşuyor, uçuyordu,
her geçen an arttıkça, neş'esi artıyordu.

Peki şölen ne için? bu şölen kimin için?
Osmanlı'yı kuracak, Osman Gazi Han için.

Herkes neş'eleniyor, herkes seviniyorken,
görmüş olduğu rüya, aklına geldi birden.

Osman'ın doğumuna, henüz bir kaç ay vardı,
ocaktaki tencere, kaynamaya başladı.

Kaynadıkça çoğaldı, çoğaldıkça taşmıştı,
sonra okyanus oldu ve tüm Cihanı bastı.

Abdülaziz Müstevfi, büyük bir Âlim idi,
Selçuklu Devletinin, Sultan kâtibi idi.

Ertuğrul Bey anlattı, bu ilginç rüyasını,
Büyük Âlim söyledi, rüyanın manasını.

Dedi ey Ertuğrul Bey, senin oğlun olacak
ve onun asil soyu, Cihan'a nam salacak.

Gece gündüz çalışıp, Allah (C.C.) için cenk edip,
Din-i Mübin İslam'ı, tüm Dünya'ya yayacak.

KÜÇÜK OSMAN'IN EĞİTİMİ
Ertuğrul Bey oğlunun, mükemmel yetişmesi,
için bütün imkânı, tam seferber eyledi.

Ve Osman'ın İlm, ahlak, edep, kuvvet, cesaret,
yönünden yetişmesi, için çok etti gayret.

Bunun için Konur Alp, Turgut Alp yanı sıra,
Abdurrahman Gazi de, destek oldu Osman'a.

Savaşmak bir sanattır, bunu ustası bilir,
Akçakoca Osman'ın, ustasından biridir.

Yalnız savaşta değil, saydığımız kişiler,
hepsi birer ilm ehli, hepsi âlim idiler.

Ata binmek, ok atmak ve kargıyı savurmak,
konusunda maksat tek, Osman’ı usta yapmak.

Minicik küçük Osman, beş yaşına gelmişti,
olmuştu ustalardan, daha usta binici.

Sadece harp ilmini, öğretmek yeter miydi?
Hem diğer ilmleri de, öğretmek gerekliydi.

İlm öğreten o kişi, olmalı hem ilm ehli,
bu konuda hocası, idi Şeyh Edebali.

Yüzlerce talebesi, vardı Edebali'nin,
içlerinden ikisi, gözdesiydi velinin.

Birisi küçük Osman, noksansız yetişiyor,
Cihan'a hükmedecek, Ulu Hakan geliyor.

Diğeri Dursun Fakih, büyük bir Âlim oldu,
Osman Gazi adına, ilk hutbeyi okudu.

Temel sağlam olursa, binada sağlam olur,
Hocası bunun için, Osman üstünde durur.

Osman ilm'de epeyce, mesafe yol almıştır,
artık ilm'le, edeple tam mücehhez olmuştur.

Şeyh Edebali ona, çok nasihat eyledi,
söylediği bu şeyler, çok önemli şeylerdi.

İyilik yap herkese, Müslüman, kâfir olsun,
hep affedici ol ki, büyüklerden olursun.

Sakın ha kusur etme, Âlimlere hürmet et,
onlarda bereket var, onlardadır her hikmet.

Her işinde dürüst ol, Hakk'tan ayrılmayasın,
Allah (C.C.) için cihat et, sevilip sayılasın.

Danışmadan iş yapma, danışan dağlar aşar,
her zaman sabırlı ol, sabırsızlık iş açar.

Nasıl gerekiyorsa, öyle yetiştirildi,
artık küçük Osman'ın, bıyıkları terledi.

HAZRETİ MEVLANA'YI ZİYARET.
Tam on iki yaşına, gelmişti küçük Osman,
bindi beyaz atına, babasının ardından,

kırk Kayı yiğidinden, oluşan bir gurupla,
Mevlana'yı ziyaret, için çıktılar yola.

Tam Konya ovası’na, gelince irkildiler,
perişan olmuş herkes, virane olmuş her yer.

Moğol işgalindeydi, tüm Selçuklu köyleri,
insan olan insana, bu kadar zulmeder mi?

Her şey talan edilmiş, bütün evler yıkılmış,
tarlalar alev alev, Müslümanlar aç kalmış

İKİ DERVİŞİ, BİR DİREĞE ASMIŞLAR.
Konya'ya yaklaştılar, bu vicdansız Moğollar,
yine bir yer basmışlar, iki derviş asmışlar,

Yürekler acısıydı, dervişlerin durumu,
Osman babasından bir, işaret bekliyordu.

Derken kalabalıktan, bir kadın feryat etti,
kâfir Moğol askerler, tecavüze yeltendi.

Ertuğrul Bey duyunca, kadının feryadını,
sert bir bakış fırlattı, mahmuzladı atını.

Harekete geçmeden, daha Kayı gurubu,
Moğol birlik karıştı, kızıl kıyamet koptu.

Osman rüzgâr hızıyla, Moğollara dalmıştı,
şaşkın çapulcu küffar, ne oldu anlamadı.

Kayı Boy yiğitleri, Moğollara yetişti,
Çapulcu zalimleri, temizleyip yok etti.

Yola devam ettiler, Selçuklu başkentine,
Mevlana memleketi, güzel Konya kentine,

Geldiler gördüler ki, yine Moğol belası,
her an fırsat kolluyor, yakmak için Konya'yı.

Askerini mahveden, Selçuklu sanmış küffar,
sarmış bütün Konya'yı, Sultan'a edecek dar.

Ertuğrul Bey dil döktü, saray yetkilisine,
Selçuklu Sultanı’yla, beni görüştür diye.

Sarayı köpek gibi, sarmış idi Moğollar,
görüşme imkânını, bir türlü bulamazlar.

O ara saray halkı, birden hareketlendi,
Konyalı’ların hepsi, Mevlana’ya yöneldi.

Köylü, şehirli, yaşlı, kadın, erkek, ihtiyar,
bütün herkes Mevlana, dergâhına vardılar.

Ertuğrul Bey gurubu, merakla takip eder,
az zamanda Mevlana, dergâhı oldu mahşer.

Herkes bağırıyordu, yalvarıp bir ağızdan,
kurtar bizi Mevlana, kurtar küffar Moğol'dan.

Uzun bir müddet sonra, o Hazreti Mevlana,
hususi görmek için, yaklaşarak Osman’a,

Küçük Osman'ı süzdü, feraset dolu gözle,
durumu anladı o, hacet kalmadan söze.

HAZRETİ MEVLANA, POSTU YERE SERDİ
Hazreti Mevlana o, Allah'ın (C.C) veli kulu,
Cenab-ı Hak kırar mı, hiç sevgili kulunu?

Dedi ki ey ahali, tövbe istiğfar edin
ve Yüce Yaratan'dan, mağfiretler dileyin.

Zira gelen musibet, sizin günahınızdan,
istiğfar ederseniz, kurtulursunuz bundan.

Dedi ve asasını, hızlıca yere vurup,
yürümeye başladı, kalabalığı yarıp.

Moğol'a doğru yürür, ardında da Osman Bey,
kılıcını kavramış, Mevlana ‘Dur Osman Bey'

Dedi küçük Osman'a, Allah (C.C) dostu Mevlana,
buradan sağ çıkılmaz, Hak'tan yardım olmazsa.

Hazreti Mevlana tam, Moğollara yaklaştı,
bunu gören kumandan, şaşırdı aptallaştı,

Zannetti Konyalılar, aman dilemek için,
bunu yollamışlardır, belki de bunun için.

Büyük Veli Mevlana, beklenmedik şekilde,
aniden açıverdi, postunu serdi yere.

Küffar Moğol kumandan, buna çok bozulmuştu,
Mevlana Hazretleri, namazına durmuştu.

Zannetti ki o kâfir, diz üstüne gelecek,
aman dileyip ondan, ayağını öpecek.

Yalvarıp yakaracak, ağlayıp sızlayacak,
zalim Moğol kumandan, bunlardan zevk alacak.

Fakat hiçte olmadı, onun düşündükleri,
kan beynine sıçradı, kumandan verdi emri,

Delik deşik edin şu, ihtiyarı askerler,
heyecandan tam durma, anına geldi kalpler,

Atılan yüzlerce ok, hiç isabet etmedi,
gaipten gelen emir, tüm okları çevirdi.

Oku hangi kefere, Moğol atmışsa ona,
geri dönüp saplandı, kâfirin vücuduna.

Zalim Moğol kumandan, dehşetle irkilmişti,
elini kaldırıp dur, işareti vermişti.

Küffar Moğollar korktu, kuşatmayı kaldırdı,
apar topar toplanıp, terk ettiler Konya'yı.

GENÇ OSMAN'IN AŞKI.
Hocası Edebali, her ilmi öğretmişti,
harp sanatında ise, ustalardan yetişti,

Büyüdü ve gelişti, oldu bir delikanlı,
saçı kaşı siyahtı, Kara Osman lakabı.

Babası her seferde, yanından ayırmazdı,
Osman'ın harpteki o, dehasına hayrandı.

Bir gece Ermeniler, kervana baskın yapar,
erkekleri öldürür, kalanı alır kaçar.

Kara Osman duyunca, mahmuzladı atını,
mutlaka kurtarmalı, namustu, kadınları,

kadın namus nişanı, onu korumak gerek,
kaybedersen sen onu, yaşamana yok gerek.

Daha Ermeni çete, Domaniç’i aşmadan,
Kara Osman yetişti, dedi himmet ya Hocam.

Çekti kından kılıcı, atını mahmuzladı,
anlamadı hiçbiri, neye uğradığını.

Ermeni kelleleri, bayır aşağı gitti,
Osman vermedi fırsat, önüne gelen gitti.

Kâfir güruh dağıldı, çil gibi sağa sola,
baktılar ki bu Osman, başlarlar ok atmaya,

fakat oda ne oklar, hepsi geri dönüyor,
Konya'daki hadise, yine tekrar ediyor.

Osman'la baş edemez, sağ kalan Ermeniler,
tek çareleri kaçmak, rezil olup gittiler.

Bir müddet kovaladı, Kara Osman onları,
sonra döndü geriye, alıp geldi kervanı.

Kayı kadınlarını, Kara Osman kurtardı,
Ta ki Söğüt'e kadar, onlardan dua aldı.

Hatunların içinde, bir kız var ondördünde,
kara göz, selvi boylu, benzeri yok bir yerde.

Osman'ı hayran hayran, süzüyordu devamlı,
ceylan gözler Osman'ın, aklını baştan aldı,

o an fırtına koptu, derinlerde, ruhunda,
kimdi bu ceylan gözlü, güzel kız, kim acaba?

Namahrem haram demek, bakan göze kurşun var,
Hocasının sözleri, kulaklarında çınlar.

Fakat gönülde yangın, başlamıştır bir kere,
kim acep bu gonca gül? Sormalıydı birine.

Arkadan geliyordu, o sıra Dudu hala,
dayanamadı Osman, sordu Dudu halaya.

Dudu hala anladı, muzipçe gülüverdi,
belli ki kızı ona, münasip görüverdi.

Adı Malhun hatundur, babası Edebali,
Dudu hala anladı, bilmem ki ne yapmalı?

Osman bir kez bakmıştır, artık bir daha bakmaz,
Hocasının kızına, ona bakmak yakışmaz.

Bakmadı ve sabretti, hem de çok sabretmişti,
ceylan gözler bir kere, kalbini delip geçti.

Birdenbire irkildi, dedi ne yapıyorum,
çete dönerse geri, yorgunum mahvolurum.

Böyle düşünerekten, atını mahmuzladı,
aklından geçen oldu, çete yine saldırdı.

Yenilgi zor gelmişti, kâfir Ermenilere,
organize olmuşlar, dönmüşlerdi geriye,

Osman sanki bir şahin, daldı çapulculara,
çoğu sarhoş idiler, kelleler hep havada,

salladıkça kılıcı, organlar dökülüyor,
duyan sanki zanneder, danalar böğürüyor.

Uzun zaman cenk etmek, zorunda kaldı Osman,
çok yorulmuştu hem, kalmamıştı hiç derman,

atı ise kan revan, içinde kalmış idi,
gözlerini kapatıp, himmet ya Hocam dedi.

İşte tam bu sırada, yetişti Ertuğrul Bey,
böyle idi Osman'ın, Mübarek Hocası heyy...

Abdülaziz Müstevfi, büyük bir veli idi,
rüya için Ertuğrul Bey'e hani demişti,

senin oğlun olacak ve soyundan olanlar,
Allah'ın (C.C.) izni ile cihana nam salacak.

O velinin verdiği, haberler teker teker,
zuhur etmeye başlar, olacak daha neler.

Babası oğluna hep, hayranlıkla bakıyor,
Dünya'ya damga vuran, bir serüven başlıyor.

MALHUN HATUN'A DÜNÜR.
Osman tutkundur artık, ceylan gözlü Malhun'a,
çekilmeye başladı, köşe, bucak, kenara.

Durumu yakınları, Ertuğrul Bey'e açtı,
Ertuğrul Bey'de bunu, varıp Şeyh'e danıştı,

dedi ne buyurursun, istemek münasip mi?
Şeyh buyurdu ki dursun, değil zamanı şimdi.

İstek geri dönmüştü, kara Osman mahzundu,
bunu beklemiyordu, bir Bey'in tek oğluydu.

Eli ayağı sağlam, bir noksanı yok idi,
istek geri çevrilmiş, acaba sebep neydi?

Osman bu cevap ile iyice mahzunlaştı,
sabrını sınıyordu, belki onun Hocası.

Bazen Osman arada, Sultanönü'ne gider,
Sultanönü Emiri, Korkut'la sohbet eder.

Hocası Edebali, yaşıyor İtburnu'nda,
İtburnu, Sultanönü, beyliği dâhilinde.

Korkut Bey'e anlattı, Kara Osman derdini,
Hocasının kızını, ona vermediğini.

Korkut Bey duydu bunu, dedi üzülme Osman,
Korkut Bey aracıysa, bilesin ki iş tamam.

Osman güvendi ona ve sırrını açmıştı,
Korkut Bey'i tanırdı, çünkü o Müslüman'dı.

Korkut Bey'in aklından, hainlik geçiyordu,
Şeyh'in kızı Malhun'u, kendine istiyordu.

Almak için çoktandır, hep fırsatı kollardı,
endişeye kapılıp, hemen dünür yolladı.

Korkut’ ben bey'im’ dedi, Malhun benim olacak,
aldığı cevap ise, tabi ki ret olacak.

Zira Allah (C.C.) adamı, bakmaz paşaya, beye,
işte böyle cevabı, yapıştırır yüzüne.

Korkut Bey bu cevaba, kırılıp yola çıkar,
sonrada kafasında, alçakça plan kurar.

Güzellikle olmazsa, gücüme dayanamaz,
Sultanönü Bey'ine, kimse karşı koyamaz,

birkaç adam yollarım, kızı alır da gelir,
Bey, Allah (C.C.) adamının, sırrına vakıf değil.

Unuttuğu şey şuydu, Müminin firaseti,
Resul'ün (A.S.) hadisini, idrak edememişti.

Korkut Bey yaşlı şeyhi, köy hocası sanmıştı,
edepsizlik yapmıştı ve hafife almıştı.

Kokut Bey çirkinleşti, namertlik yapıyordu,
niyetini sezen Şeyh, bunu hissediyordu.

O gün sabah erkenden, eşyalar toparlandı,
Söğüt'e gitmek için, yola koyulmuşlardı.

Ertuğrul Bey duyunca, Şeyh'in geleceğini,
seferber olur herkes, hazırlarlar yerini.

En güzel yerden ona, bir arazi ayrıldı
Yeni bir zaviyenin, yapımına başlandı.

SULTANÖNÜ (ESKİŞEHİR) BEY'İNİN KİNİ
Şeyh'in köyü aniden, terk edip gitmesini,
kabullenmez bir türlü, arttıkça artar kini,

ikiyüzlü Korkut Bey, gururu ve kibrinden,
üstün görür kendini, Selçuklu Devleti’nden.

Alaaddin Keykubat, Moğol’la harp ediyor,
Korkut oyun oynaşta, gününü gün ediyor,

merkezi otorite, iyice zayıflamış,
Beyler başına buyruk, harekete başlamış.

Korkut Bey çok inatçı ve de kindar biriydi,
Malhun'u bir şekilde, elde etmeli idi.

Söğüt'e saldırmayı, göze alamasa da,
Osman'ı öldürmeyi, koymuştu kafasına.

Ağabey Gündüz, Osman, bir kaç Kayı yiğidi,
İnönü Tekfuru'nun, hisarına gitmişti.

Korkut'un adamları, vakit kaybetmediler,
İnönü'ye geldiler, diye ihbar ettiler.

Korkut elçi yolladı, İnönü Tekfuru’na,
derhal Kara Osman'ı, teslim et adamlara.

Tekfur Korkut’tan korkar, biraz çekiniyordu,
Ertuğrul Gazi’yi de, göze alamıyordu.

Kayı'lar bunu anlar, uzaklaşır kaleden,
Tekfur adamlarıyla, toplantı yaparlarken.

Hissettiler sinsice, yaklaşan tehlikeyi,
böylece kalleş plan, üzmedi hiç kimseyi.

Ve Kayı'lar Söğüt'e, doğru yola çıkmışken,
Korkut'un muhbirleri, çıkıverdi aniden,

Osman bu üç adama, ilk darbeyi vurmuştu,
üçü de atlarından, aşağıya uçmuştu.

İlk şoku atlatınca, Korkut'un üç adamı,
amansız bir takibe, aldı kara Osman'ı,

fakat kara Osman bu, babası Kayı Bey'i,
ustalardan öğrendi, ustaca cenk etmeyi,

bütün hünerlerini, gösterdi at üstünde,
yakalamak mümkün mü? Usta binicilikte.

Gündüz Alp ve Osman Bey, sağa sola ayrıldı,
Korkut'un muhbirleri, bölünerek dağıldı.

Bu sıra Osman Bey'in, adamlarından biri,
yardım istemek için, Söğüt'e doğru gitti.

Kayı'lar son hamleyle, muhbirlere dalmıştı,
Korkut'un korkakları, zor kurtulup kaçmıştı.

İçlerinden birini, tuttular esir oldu,
Köse Mihal idi o, Harmankaya Tekfuru,

Kara Osman, Köse'ye şöyle baktı ve süzdü,
o anda hatırladı, Hocasının sözünü.

Ne demişti Hocası? Büyük zat Edebali,
affetmektir unutma, zaferlerin zekâtı.

Ona serbestsin dedi, istediğin yere git,
affediyordu onu, kara yağız Türk yiğit.

Ellerine sarıldı, inanmadı sevinçten,
ne olur güven dedi, yardımcın olayım ben.

Kalpleri döndüren O, Cenab-ı Hak değil mi?
döndürdü bak birini, oda Mihal'in kalbi.

Köse Mihal olayı, görünce çok şaşırdı,
şanlı Türk Osman Bey'e, gönülden bağlanmıştı.

RABITA
Şeyhinin kızı için, red cevabı vermesi,
Osman'ı pek ziyade, üzmüş mahzun etmişti.

Aradan geçen zaman, Osman'ı rahatlattı,
Nekaheti atlatıp, Rabıtaya başladı.

Namazların sonunda, Rabıta yapıyordu,
Şeyh'ini hatırlayıp, Onu düşünüyordu.

Az zamanda toplanıp, kalp itminana erer,
Şeyh'in dizi dibinde, derslere devam eder.

Hocası bir gün ona, dedi ki hiç unutma,
ihsanını kimsenin, sakın başına kakma,

Mübalağa yok işte, vaadinden dönmek yok,
Münafık döner sözden, nefret kazanırsın çok,

ve vaktinden de evvel, işe atılma sen der,
sonra Osman'a döner, tatlı tebessüm eder.

En son sözü Osman'a, önemli işarettir,
Malhun Hatun hakkında, belirttiği niyettir.

Malhun Hatun'u ona, vermek istemeseydi,
Sultanönü Bey'ini, niçin reddeylesin ki.

Allah (C.C.) adamları hep, yapacakları işi,
manevi müsadeyi, almadan yapmazlar ki.

Osman'ın işi için, o mana âleminden,
henüz müsaade yoktu, olmuyordu bu yüzden.

Hocası sözlerine, şöylece devam etti,
işin vakti gelince, acele etme dedi,

açıklık kazanmamış, işlerde inat etme,
açığa kavuşunca, sakın ola gevşeme.

Meselenin çözümü, ittifak noktasıdır,
eğer ittifak yoksa mesele ağırlaşır.

İş verdiğin kişiler, fenalık yaparlarsa,
senden beklenenlerden, habersiz gibi olma,

böyle yaparsan eğer, cezayı sen ödersin,
pişmanlık fayda etmez, ah ne yaptım ben dersin.

Sonra perdeler kalkar, işlerin üzerinden,
bir gün mazlumun hakkı, bil ki alınır senden.

Hiddetine hâkim ol, badireden geri dur,
yenilme gazabına, bizim yolumuz budur.

Şiddetini tehir et, et ki öfken yatışsın,
iradene hâkim ol, nefsine uyma sakın.

Akrabaya menfaat, kar değil ardır sana,
karı ise menfaat, sağlanan akrabaya.

Uzak yakın herkese, Hakk'ı kabul ettir sen,
bu konuda sebat et, hassas ol göster özen.

Zulmettin yönündeyse, halkının kanaati,
özrünü bildir hemen, bildir ki kır nefsini.

Böyle yumuşaklıkla, muamele edersin,
mazur göster kendini, böyle rahat edersin.

Böylece Hak üzeri, kalmanın budur yolu,
maksada kavuşmanın, ancak böyledir yolu.

MANEVİ İŞARETLER
Kara Osman Şeyh'ine, sıkça Rabıta eder,
görür tatlı rüyalar ve başlar güzel haller.

Sırların lezzetiyle, derslere gayret artar,
derecesi yükselir ve ilmine ilm katar.

Dursun Alp, Ertuğrul'un, bahadırı, tam bir mert,
Bilecik'te yaşardı, eder idi ikamet,

Bir gün Bilecik'teki, Dursun Alp'i göreyim,
bir ziyaret edeyim, der biraz dertleşeyim,

dedi ve yola çıktı, Bilecik'e ulaştı.
Sohbet muhabbet derken, vakitte oldu yatsı.

Kara Osman imamdı, Dursun Alp'de cemaat
ve kıldılar yatsıyı, artık gerekti yatmak.

Kara Osman yorgundu, odasına çekildi
ve gözü duvardaki, bir Mushaf'a ilişti.

Mushaf varsa duvarda, ayak uzatamazdı,
bu ona yapılacak, büyük saygısızlıktı.

Uyku uyuyamadı, diz çöküp ona karşı,
o gece Hocasına, tam bir Rabıta yaptı.

Kur'an-ı Kerim’i ben, indirseydim dağlara,
korkar parçalanırdı, buyurdu Hak Teala.

Böyle İlahi kitap, Kur'an-ı Mübin böyle,
geldiğinde nasılsa şimdi de aynen öyle.

Kimse değiştiremez, tek harfini bile,
cesarette edemez, sahibi korur böyle.

Aziz olurlar ona, hep hürmet gösterenler,
sefil ve zelil olur, saygısızlık edenler.

Osman sabaha kadar, uyumamıştı bir an,
gözleri kapanıyor, artık uykusuzluktan,

başını yastığına, hafifçene dayadı,
yorgundu, uykusuzdu, birden uyuyakaldı.

Bir nida geldi o an, Cenab-ı Kibriya'dan,
Buyurdu ki ey Osman, bekledin uyumadan,

hürmet, tazim ettin sen, izzet, ikram eyledin
ve benim kelamıma, pek çok saygı gösterdin.

Bende seni ve senin, evladını, soyunu,
âlemde ebedi ve muhterem kıldım onu.

Osman irkilerekten, doğrulmuştu yerinden,
bu ses Rahmani sesti, şükretmişti kalbinden.

Sabah namazını da, Dursun Alp ile kılar,
yola koyulur fakat, nida kulakta çınlar.

Bu tatlı huşu ile yola devam ederken,
üç tane sarhoş atlı, önünü kesti birden,

Hey Türko dedi biri, üzerinde ne varsa,
bize ver olanları, boşalt şöyle ortaya.

Osman tam hoşgörüyle, karşılar kefereyi,
sarhoş olsalar bile, incitmek istemedi.

Kesesinden üç altın, aldı vermek istedi,
keseyi görmüşlerdi, Bizans haramileri.

Aza razı gelir mi? Biri kılıç salladı,
Osman çekilmeseydi, kolundan olacaktı.

Baktı anlamıyorlar, iyilik güzellikten,
mahmuzladı atını, ok gibi uçtu birden.

Ve sarhoş haramiler, öylece kalakaldı,
arkasından bakmaktan, başka şey yapamadı.

Osman Bey son gördüğü, rüyayı unutmadı,
Şeyh'inin sohbetine, daha da sık katıldı.

Bir akşam namazını, Hocasıyla kılmıştı,
namaz bitince Şeyh'i, ellerini açmıştı,

Öyle dua etti ki, böylesi duyulmadı,
Konur Alp merak etti, sormadan duramadı.

Hayırdır ya Şeyh'imiz, mühim bir durum mu var?
Evet, Konur şu anda, çok mühim bir durum var.

Derya'daki bir tekne, tutuldu fırtınaya,
bizi vesile edip, başladılar duaya.

Onlar için dua ve niyaz ettim şimdi ben,
fırtına kesildi ve kurtuldular salimen.

Bu olaydan bir kaç gün, sonra üç kişi geldi,
bu mübarek veliye, çok çok teşekkür etti.

Dediler denizdeyken, fırtınaya tutulduk,
tam batmak üzereyken, sizi vesile kıldık,

hep birden dua ettik, sağ salimen kurtulduk,
bu sebeple size biz, teşekkür için geldik.

Sonra Şeyh buyurdu ki, bir kimse ümidini,
kesip dua ederse, yetişir ona Rabbi.

Dedi ve devam etti, büyük zat Edebali,
insanlara teşekkür, etmesini bilmeli,

İnsanlara teşekkür, etmeyen bilmeli ki,
Allah-ü tealâ'ya, şükretmiş sayılmaz ki.

Sonra oradakiler, hemen sual eyledi,
Hocam önce kimlere, teşekkür edilmeli?

Büyük veli önce der, Hoca gelir elbette,
sözlerine kıymet ver, teşekkür et böylece,

Sonra der ana, baba, kâfir dahi olsalar,
kusur etme onlara, teşekkürde hakkı var.

Daha sonra iş ve aş, verene teşekkür et,
emrine uymakladır, ona teşekkür etmek.

Osman'ın muhabbeti, her an artar olmuştu,
Şeyh'inin sohbetine, artık doyamıyordu.

Ve yine buyurdu ki, büyük zat büyük veli,
Osman Bey'in Hocası, Hazreti Edebali,

vakit çok kıymetlidir, ömür çok çabuk biter,
boşa geçirmemeli, ölüm alır da gider,

gidenler artık gelmez, ne haldeler bilinmez,
kesesi boş olanın, orada yüzü gülmez.

TÜRK BOYLARI,
SÖĞÜT'E AKIN EDİYOR.

Hoş yankılar buluyor, uzaklarda idare,
akın akın geliyor, Türk boyları Söğüt'e,

hicret devam ediyor, Türk Beylikler geliyor,
yerleşim düzenine, çok dikkat ediliyor.

Osmanlı Devleti'nin, Ertuğrul Gazi şimdi,
temelini atıyor, bunun bilincindeydi.

Edebali ne derse, Kayı Bey'i yapardı,
bu sebeple her işten, hep kâr edip çıkardı.

Kızık Bey'i Söğüt'e, geldi yurt talep etti,
Uludağ etekleri, ona yurtluk verildi.

Kızık, Kayı dostluğu, artsın tek düşünceydi,
yedi Kızık yiğidi, Kayılardan evlendi.

Ayrı bir oba oldu, bu yeni aileler,
genişledi sülale, meydana geldi köyler.

Yeni kurulan köyler, tam yedi tane idi,
isimlerinin sonu, Kızık ile biterdi.

Bayındır ve Cumalı, Değirmenliyle, Dallı,
Dere, Fidye, Hamamlıkızık idi adları.

Cumalıkızık köyde, Cuma’lar kılınıyor,
bu köy diğerlerinden, daha çok genişliyor.

Obalar kuruluyor, evler inşa oluyor,
planlar çizilirken, çok dikkat ediliyor.

Haremlik - selamlık’a, uygundu tüm planlar,
Şeyh bu plan tamamdır, derse başlar yapılar.

Veli Şeyh Edebali, aile mühim derdi,
aile bozulursa, millet bozulur derdi,

Millette bozulursa, nizam intizam kalmaz,
yıkılır gider her şey, o devlet iflah olmaz.

Kadın çok önemlidir, Türklerin yapısında,
nadide bir çiçek o, aile ocağında.

Aile yapımızın, en kıymetli varlığı,
emanet o erine, dikkatle korunmalı.

Namahreme göstermek, saçının tek telini,
haramdır bilinmeli, buna dikkat etmeli.

Buna göre evlerin, yapılırdı planı,
tek maksat korumaktı, müslüman Türk kadını.

Ana giriş kapıda, çift tokmak bulunurdu,
gelen cinsine göre, tokmağıyla vururdu.

Küçük tokmakla kadın, büyükle erkek çalar,
lakin iki tokmaktan, farklı iki ses çıkar,

hane halkı bu sesten, anlar idi geleni,
kapıya gelen kişi, kadın veya erkek mi?

Namahremi görmemek, için böyle yapardı,
Osmanlı onun için, asırlarca yaşadı.

Orta Asya'da iken, müslüman Türk Milleti,
nesli korumak için, fuhşu kesin önledi.

Müslüman toplumunda, zina, fuhuş olmazdı,
kâfirler arasında, fuhuş had safhadaydı.

Osman Gazi Portre

OSMANLI DEVLETİ'NİN,
TEMELLERİ ATILIYORDU.

Ertuğrul Bey noksansız, yapıyor dediğini,
can kulağı ile dinler, idi tüm sözlerini,

hem maddi hem manevi, yol gösteren rehberi,
büyük zat büyük veli, Hazreti Edebali.

Aldığı her manevi, işarete uyuyor,
gerekeni yapıyor, asla ihmal etmiyor.

En ince detayları, bile düşünüyordu,
Osmanlı Devleti’ne, temel atılıyordu.

Osman ile babası, sohbete gitmişlerdi,
gelen feyzin tadından, kendinden geçmişlerdi.

Dedi Şeyh Edebali, kimseye danışmadan,
iş yapan unutmasın, helak olur el aman,

insanların acizi, arkadaş kazanamaz,
ondan daha acizi, kazanır sahip olmaz.

Hep kendini alçaltır, dünyaya sarılanlar,
zillete duçar olur, sıkıntı anlatanlar.

Dili kendi üstünde, emir sahibi yapmak,
ihanettir kendine, lazım akıllı olmak.

Acze düşerse biri, rahat nefes aldırmak,
günaha keffarettir, mazluma el uzatmak.

Sakın ola sızlanmak, belaya yardım eder,
şükreden her haline, böylece rahat eder.

Zaman uzarsa bile, kim ki buna sabreder,
sonucu gecikse de, en son olur muzaffer.

Toplumun yaptığına, kim rıza gösterirse,
o, onlardan sayılır, itiraz etse bile.

Batıla dâhil olan, iki suç işlemiştir,
biri onu işlemek ve rıza göstermektir.

Kap içine bir şeyler, konuldukça daralır,
bilgi kabı müstesna, o koydukça çoğalır.

Hazret-i Ali'mize, ait idi bu sözler,
bereketi ondandır, Hazret-i Şeyh böyle der.

Sohbet böyle sürerken, yağmur şiddetlenmişti,
dinleyenler korkarak, baya telaşlanmıştı.

Rica ettiler Şeyh'e, dua etmesi için,
bu yağmur hemen dursun ve felaket gelmesin.

Büyük zat Edebali, açarak ellerini,
bu yağmuru Rahmet kıl, ne olursun Ya Rabbi !..

Diye dua buyurdu, elleri inmemişti,
kırmaz veli kulunu, yağmur hızını kesti,

sonra tamamen dindi, her yer süt liman oldu,
orada yaşayan halk, felaketten kurtuldu.

Böyledir bu veliler, böyledir evliyalar,
her ihtiyaçlarını, Allah'tan (C.C) ister onlar

ve Cenab-ı Kibriya, hiç kırmaz ki onları,
çünkü O'nun iledir, onların her anları.

Osman Bey dinler iken, bir ara uyukladı,
enteresan bir rüya, görmeye başlamıştı.

Hocasının koynundan, bir hilal zuhur etti,
büyüdü büyüdü ve kendi göğsüne girdi,

sonrada yanlarından, ulu bir çınar çıktı,
yeşili, güzelliği, her an arttıkça arttı,

dallarının gölgesi, üç kıtayı sarmıştı,
okyanuslar, denizler, karaları kapladı,

ovalar ekin dolu, bütün dağlar ormandı,
bostan, bahçeler, bağlar, her yer bereket kaplı,

kol kol akan insanlar, billur gibi pınarlar,
kimisi içer ondan, kimi bağ bostan sular,

dikilitaş, sütunlar ve latif minareler,
Kubbelerle süslenmiş, o mükemmel şehirler,

yapıların üstünde, birer hilal parlıyor,
tüm cihanı saracak, medeniyet başlıyor.

Ezan sesi karışmış, bülbül nağmelerine,
o sırada şiddetli, rüzgâr çıktı bu da ne?

Ağaçlardan tazecik, güzel kokan yapraklar,
Konstantin diyarının, üstüne yayıldılar,

kanter içinde kalmış, gözleri açılmıştı,
rüyayı Hocasına, heyecanla anlattı,

Hocası Edebali, sevinçten uçuyordu,
Osman'ın rüyasını, bakınız nasıl yordu.

Müjde sana ey Osman, saltanat verilmiştir,
ne kadar şükretsen az, Yaradan’a böyle bil

ve senin evladının, himayesi altında,
olacak bütün dünya, böyle diyor bu rüya,

Malhun Hatun da senin, eşin olacak dedi,
Osman'ın rüyasını, böylece tabir etti.

OSMAN BEY'İN DÜĞÜNÜ
Ertuğrul Gazi şimdi, hayatında ikinci,
mutlu günü yaşıyor, çok acılar çekmişti.

Birincisi Osman'ın, dünyaya geldiği gün,
Söğüt Söğüt olalı, görmemişti böyle gün.

Tam on dokuz yaşına, gelmiş o küçük Osman,
Malhun'la evlenecek, diğer mutluluk bundan.

Manevi işaretler, hep ardarda geliyor,
işte İlahi kader, ağlarını örüyor.

Müjdeler birer birer, tahakkuk ediyordu
ve bunu herkes artık, açıkça görüyordu.

Kayı Bey Ertuğrul'un, yaşı doksana vardı,
dillere destan olan, bir düğün yapmalıydı.

Asil soy Osmanlının, ilk halkası Osman’dı,
Pek tabi ki düğünü, müstesna olmalıydı.

Tüm ulular, ulema ve tüm evliya zatlar,
istisnasız hepside, davete katıldılar.

Atmış yıl önce onu, Pasin'de koyup giden,
Ağabeyler yok idi, buydu onu çok üzen.

Oğlunun düğününe, gelsinler çok isterdi,
kimbilir ne haldeler, durumları niceydi?

Malhun kız Osman Bey'i, yayla dönüşü gördü,
onlar için orada, kader ağını ördü.

Defalarca rüyada, görür Malhun Osman'ı,
fakat o edebinden, kimseye anlatmadı.

Malhun ile Osman'ın, kıyıldı nikâhları,
böyle düğün görmedi, Söğüt'ün toprakları.

Malhun kız artık Korkut, korkusundan kurtuldu,
Osman Bey’le evlendi, huzurlu, mutlu oldu.

Osman Gazi Taht

ERTUĞRUL GAZİ'NİN ÖLÜMÜ
Tam atmış üç yıl olmuş, Pasin’den ayrılalı,
acı günler görmüşler, Söğüt yurtluk olalı.

Ertuğrul Bey dünyanın, çok çilesini çekmiş,
Cenkten cenge koşturmuş, at üstünden inmemiş.

Hep dağlarda yatarmış, karda fırtınalarda,
göl buzunu kırarak, gusledermiş soğukta.

Artık beden yorulmuş, gençlikte gibi değil,
hastalıklar belirmiş, eski Ertuğrul değil.

Ciğerpare Osman'ı, baş göz ettikten sonra,
fazla zaman geçmeden, düşmüş idi yatağa.

Koca çınar sadece, üç gün yattı yatakta,
geçirdi son üç günü, tövbe ve istiğfarla.

Teşrif etti son günü, Rehberi Edebali,
Ertuğrul Bey yolcuydu, ona yardım etmeli.

O gün ona devamlı, şehadet telkin etti,
son nefesine kadar, ona yardım etmişti.

Kul hakkına çok dikkat, ederdi sağlığında,
ölmeden de herkesle, helalleşti sonunda.

Şehadet getirerek, son nefesini verdi,
o sanki cennetteki, yerini görmüş gibi.

Nur parladı alnında, tebessümle karıştı
ve artık koca çınar, aramızdan ayrıldı.

Osman Bey vermiş idi, babasına telkini,
o hep Hakk'tan yanaydı, yaşantısı şahitti.

Ertuğrul Bey atamız, Ertuğrul Bey ceddimiz,
bizi şefaatine, nail etsin Rabbimiz.

Orhan Gazi Portre


ORHAN GAZİ'NİN DOĞUMU
Babasının ölümü, Osman Bey'i çok sarstı,
yetimlik acısını, hissetmeye başladı.

Ölüm haktır biliyor, buna inanıyordu,
yinede üzülmekten, geri duramıyordu.

Babasının ruhuna, Kur'an-ı Kerim okur,
sadakalar dağıtır, böyle teselli bulur.

Dünya nöbet yeridir, doğunca sevinilir,
nefesler tükenince, ahirete gidilir.

Babası bu dünyaya, artık veda etmişti,
Orhan Bey'in doğumu, biraz teselli etti.

Bu dünya nöbet yeri, doğan büyür ve ölür,
ölenlerin yerine, yeni nöbetçi gelir.

Osman Bey'in kederli ve acılı anında,
ona minik Orhan'ı, bağışlamıştı Mevla.

KARA OSMAN KAYI BEY'İ OLUYOR
Ertuğrul Bey Alem-i, Ervah'a uğurlandı,
sonrada Kayıların, liderleri toplandı.

Ölenle ölünmüyor, koca çınar gitmişti,
ömür boyu herkese, ihsanla hükmetmişti.

Bir asra yakın Kayı, liderliğini yapmış,
Adaletten bir milim, ayrılmamış sapmamış.

Bu sebeple Kayılar, en öne çıkmışlar bak,
diğer tüm aşiretler, ettiler hep ittifak.

Şimdi artık Kayılar, beyini seçecekler,
istişareler bitti ve kararı verdiler.

Kara Osman Bey oldu, tam bir ittifak ile
her yönden o uygundu, o layıktı bu işe.

Osman Bey olduğu gün, Kethüda'lar ve Bey'ler,
huzuruna çıktılar, şunları söylediler:

Saltanat ya liyakat, ya ittifakla olur,
ikisi de var sizde, Bey ancak sizden olur.

Biz tam gereği gibi, muti, tabi oluruz,
emriniz baş üstüne, siz artık Bey oldunuz.

PADİŞAHLIĞIN MÜBAREK OLSUN
Toplantının sonunda, tüm Bey'ler teker teker,
mübarek olsun deyip, ona dua ettiler.

Kayınpederi Şeyh'i, Hazret-i Edebali,
o gün kendisine şu, nasihatleri etti.

Ey oğul Bey'sin artık, öfke gücenmek bize,
katlanmak ve uysallık, düşüyor artık size.

Acizlik, geçimsizlik, ihtilaflar, çatışma,
yanılgılar da bize, bağışlamalar sana.

Kötü göz ve şom ağız, haksız yorumlar bize,
hoşgörü ve adalet, bunlarda kaldı size.

Ey oğul bundan sonra, bölmek, üşenmek bize,
uyarmak, bütünlemek, şekillendirmek size.

Sabretmeyi iyi bil, vakitsiz çiçek açmaz,
insanı yaşat ki sen, yoksa devlet yaşamaz.

İşin çetin, yük ağır, gücünse kıla bağlı,
Allah (C.C.) yardımcın olsun, bu Devlet-i Osmanlı.

Babasının acısı, yüreğinde tazeydi,
bir nasihati o an, aklına geliverdi.

Oğul beni üz fakat, üzme hocanı asla,
çok dikkat et sen buna, hocanı sakın kırma,

Osman Bey hatırladı, baba nasihatini,
büyük hürmetle öptü, hocasının elini.

OSMAN GAZİ'NİN NİZAM-I ÂLEM DAVASI
Başladı mücadele, imkânlar mütevazi,
cihangirlik değil bu, Cenab-ı Hakk'ın emri.

İlk divan kurulunda, Osman Bey konuşmuştu,
Nizam-ı Âlem denen, dava kurul konusu.

Söz alarak ardından, Hazret-i Edebali,
Osman güzel anlattı, der Nizam-ı Âlemi.

Eğer dediklerini, aynen tatbik ederse,
Dünyaya hükmedecek, dine hizmet ettikçe.

Hazret-i Edebali, bu Nizam-ı Âlemi,
öyle bir anlattı ki, gönülleri fethetti.

Birçok bilgiler verdi, zahiri ve Batıni,
bu doyumsuz sohbette, öğrendiler çok şeyi.

HARAMLARIN EN KÖTÜSÜ KUL HAKKIDIR
Haramların kötüsü, elbette kul hakkıdır,
hükümet adamları, dikkatli olmalıdır.

Millet eğitilmeli, sulh zamanı elbette,
Tıp, ticaret, sanat ve hem de harp işlerinde.

Bu işler hakiki bir, alimden öğrenilir,
ve bu alime ise, Mürşidi Kamil denir.

Eğer Mürşit yok ise, yaşanılan zamanda,
mutlak kitabı vardır, yaşıyordur o onda.

İnsan o Mürşidini, ne kadar çok severse,
sevgisi kadar ondan, feyiz gelirmiş kalbine.

İbadetlerini de, ihlâs ile yaparmış,
derecesi böylece, yükselirmiş artarmış.

Orada olanların, hepsi Evliya idi
ve Şeyh Edebali'yi, pür dikkat dinlemişti.

GANİMET
Ve Karacahisar'ı, Osman Gazi fethetti,
ganimeti Selçuklu Sultanı’na gönderdi.

Ganimetin içinde, kâfir Tekfur'da vardı,
Böylece Osman Gazi, intikamını aldı.

Ganimet kâfirlerden, harpte alınan maldı,
Önceki ümmetlere, helal değil haramdı.

Allah'ın Habibi’ne (S.A.V) ve onun ümmetine,
helal kılınmış idi, Ayet-i Kerime’yle.

KAYI BOY'U, MÜSLÜMAN DEVLETLERİN,
İLERİ KARAKOLU OLMUŞTU.

Müslüman devletlerin, ileri karakolu,
olmuştu şimdi artık, şanlı Türk Kayı Boy'u.

Bizans'a çok yakınlar, çünkü Söğüttedirler,
kafirlerle sürekli, sık sık cihat ederler.

Ertuğrul ve Osman Bey, sonra şehzade Orhan,
İslam'ı yaymak için, cihat etmişler her an.

Üçü de bu sebeple, Gazi diye anılır,
ta Kıyamet'e kadar, böyle anılacaktır.

İslam'da sulh içinde, yaşamak mümkün ise,
harp edilmez o zaman, gaye cihat değilse.

Harp kâfiri İslam'a, davet için yapılır,
onun da şartları var, bunun adı cihattır.

Bir müslüman beldeye, kâfir hücum ederse,
Cihat Farz-ı ayn olur, kimin gücü yeterse.

Ertuğrul, Osman, Orhan, Gazi Bey’ler her zaman,
gazalarda en önde, her cenkte, hep kahraman.

Biz ne asil bir soydan, geliyoruz anlasak,
yönümüzü o asil, cedde dönüp bir baksak,

sıkıntılar bitecek, huzur refah gelecek,
o zaman Müslüman Türk, cihana hükmedecek.

OSMAN BEY'İN İLK FETİHLERİ
Bizans'ın Tekfurları, ikiyüzlü kalleşler,
aç gözlü, haramzade ve ahlaksız idiler.

Buna rağmen onlarla, iyi geçinmek için,
gayret gösteriyordu, Osman Gazi sulh için.

Bilecik, Yarhisar ve Harmankaya Tekfuru,
dost idi Kayılarla, iyi geçiniyordu.

İnegöl'deki ise, kâfir Aya Nicola,
kaşınıyor besbelli, susamıştı canına.

Türkler yaylalarına, gider ve dönerlerken,
yollarını keserek, haraç ister Türklerden.

Bu sebeple devamlı, çatışma çıkıyordu,
Ertuğrul Gazi sağken de bunlar oluyordu.

Osman Bey Kayı Bey'i, olduğu ilk aylarda,
yaz gelmiş Kayı Boy'u, çıkacaktı yaylaya.

İhbar geldi, Nicola, Türklere saldıracak,
Osman Gazi kararlı, Nicola hallolacak.

Konur, Turgut, Aykut Alp ve Abdurrahman Gazi,
aşiretin önünde, gidiyor Osman Gazi.

Tekfur'a haber gitti, göç kervanı yaklaştı,
Ermeni Derbendi’nde, Tekfur pusuya yattı.

Kayı Bey yiğitleri, boğaza varmışlardı,
Nicola ve askeri, kahpece saldırmıştı.

Dillere destan bir cenk, yaparken Alperenler,
Tekbirle inliyordu, hem gökler hem de yerler.

Tekfur'un askerleri, bozuldular kaçtılar,
o asil yiğit ceddim, zaferi kazandılar.

Bu cenkte yaralandı, Sarı Yatu'nun oğlu,
Osman Bey’in yeğeni, ağabeyinin oğlu.

Küçük yaşlardan beri, birlikte olmuşlardı,
başını kollarının, arasına almıştı.

Yarasını sarmaya, çalışıyordu ama,
Bayhoca kavuşmuştu, şehadet makamına.

BAYHOCA'NIN ÖLÜMÜNE ÇOK ÜZÜLMÜŞTÜ.
Bayhoca'nın ölümü, Osman Bey'i çok üzdü,
Nicola'nın hesabı, mutlaka görülürdü.

İnegöl hisarı çok, müstahkem bir hisardı,
her tarafı nöbetçi, yüksekti duvarları.

Bu imkânla çok kolay, değil hisarı almak,
doğru yolda olana, yardımcı Cenab-ı Hak.

Kafasına koymuştur, Osman Gazi bir kere,
İnegöl fetholmadan, dönmek yoktu geriye.

Şeyhine gelir zira o yol göstericidir,
Edebali büyük zat, niyeti hissetmiştir.

Cenab-ı Hak kâfire, sinek kanadı kadar,
kıymet vermemiştir ki, o zalimdir o küffar.

Hakiki iman varsa, şayet bir müslümanda,
Allah (C.C.) yardım gönderir, o Hakk'ın yolundaysa.

Eshab-ı Kiramı sen, yâd eder isen eğer,
Cenab-ı Hak zaferi, kılacaktır müyesser.


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
13 Zi'l-ka'de 1440
Miladi:
16 Temmuz 2019

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter