Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı Devleti’nin esasını gazâ ruhu teşkil ederdi. Az zamanda üç kıtaya ve açık denizlere yayılması; sağlam bir teşkilat ve güçlü bir cemiyet kurması bu sayede olmuştur. Gazâ (cihâd), Allah yolunda savaşmak demektir. Nitekim Osman Gazi, oğluna meşhur vasiyetinde şöyle diyor: “Bizim yolumuz Allah yoludur. Maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihangirlik davası değildir!”

ZAFER MUHAKKAKTIR

Savaş eğer meşru ise, birlik beraberlik de muhafaza edilip kumandanın emirlerine harfiyen uyulursa, zafer muhakkaktır. Osmanlı ordularını zaferden zafere koşturan işte bu hassasiyet olmuştur. Bu sebepledir ki halk, 93 Harbi, Trablusgarp Harbi, Balkan Harbi, Cihan Harbi gibi mağlubiyetlerin sebebini, başta meşru hükümdarın olmamasına bağlamıştı. İttihatçılar, İslâm âleminin gözünü boyamak için cihad-ı ekber ilan etmişti ama, kimse bunu ciddiye almadı. Çünki cihad-ı ekber, nefse ile mücadeleyi anlatan tasavvufî bir tabirdir. Savaş meşru ise zaten cihaddır, mukaddestir.

Harbe hükûmet karar verir. Hükümdarın karar veya izin vermediği hiçbir mücadele meşru değildir. Bunu yapanlar, kendilerine ne isim verirse versinler, faaliyetleri meşru olmaz. Zafere de ulaşması aklen de ve dinen de mümkün değildir. Nitekim Hazret-i Peygamber, ancak Medine’ye hicret edip burada İslâm devleti kurulduktan sonra harbe karar vermişti. Onun için devlet olmadan, milislerin cihad yapıyoruz diye düşmana saldırması; hele muharip olmayanları öldürmesi kabul edilemez.

Osmanlılar, 1-Düşman tecavüzlerini def etmek (meşru müdafaa) için; 2-Düşmanların elinde eziyet gören Müslümanların yardım çağrısı üzerine; 3-Düşmanın sulh anlaşmasını bozması sebebiyle savaşırdı. Nitekim toprak kazanmak, ganimet elde etmek veya insanları Müslüman yapmak için savaşılmaz. Ancak İslâmiyete çağrıyı kabul etmediği gibi; insanların bu çağrıyı işitmelerine; işitenlerin de iman etmelerine engel olan diktatörlerin orduları ile savaşılır. Dolayısıyla harbin sebebi Müslüman olmayanların düşmanlığıdır. Cihad, sulhü temin etmek için yapılır. Osmanlılar için sömürgecilik meçhul bir mefhum idi. Fethedilen ülkelerin bir kısmı vatan edinilir; bir kısmında da mahallî idareciler başta bırakılarak tâbi devlet statüsü tanınırdı.

Mohaç Meydan Muharebesi'ni gösteren bir minyatür

GÜCÜN YETİYORSA SAVAŞ

Taarruzdan evvel mutlaka harb ilan edilir. Nitekim siyer kitaplarında “Böyle yapılmalıdır ki, düşman, Müslümanların hakimiyet ve mal kazanmak arzusuyla savaşmadıklarını görsün!” diye yazar. Düşman taarruzu söz konusu ise buna gerek yoktur. Arada sulh anlaşması olan devletlerle harb yapılmaz. Eğer maslahat gerektiriyorsa, sulh anlaşmasının bozulduğu önceden bildirilmelidir. Harbe kalkışmak için, düşmanla baş edebilecek kuvvette olmak gerekir. Eğer düşmanın gücü, Müslümanların gücünden fazla ise, saldırmak câiz olmaz. Sulh yapılır. Mağlup olacağını anlayan, geri çekilir. Saldırırsa yüzde yüz öldürüleceğini bilen kimse saldırmaz. İntihar taarruzu hiç câiz değildir.

MÜSLÜMANA KILIÇ ÇEKİLİR Mİ?

Savaş, yalnızca gayrimüslim düşman devletlerle yapılmaz. Devlete isyan edenlere, önce bir nasihat heyeti gönderilir. İsyan sebepleri araştırılarak, gerekirse ıslah edilir. Bu mümkün olmazsa savaşılır. Dinî ve siyasî zaruretler, Müslüman bir devletle savaş-mayı gerektiriyorsa, bu da meşru olur. Çünkü İslâm hukukunda zulüm yasaklanmıştır. Can ve mallarına yapılan tecavüzleri fiilen def etmek için ferdlere izin verilmiştir. Hatta bu yolda ölenler şehid sayılır. Çaldıran Harbi’ne, Şah İsmail’in Anadolu halkını Şiîleştirme faaliyetleri sebebiyet verdi. Osmanlıların hep dostane münasebetler içinde bulunduğu Memlûk Sultanı’nın Şah İsmail’e yardımı ise, Mısır Seferi’ni doğurdu. Dünyanın en güçlü hükümdarı Timur Han ile Yıldırım Sultan Bayezid arasındaki talihsiz harbe, tahrikçilerin iki taraflı hummalı faaliyetleri yol açtı.

İBRETLİK CEVAP

Sultan Fatih, Erzincan üzerine yürüdüğünde, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey, yaşlı annesini hediyelerle beraber padişahı karşılamaya gönderdi. Padişah kendisini büyük bir hürmetle karşıladı. Onun hatırına Uzun Hasan Bey ile sulh yapıp, Bulgar Dağı yoluyla Trabzon’a yöneldi. O zaman Trabzon, Rumların elindeydi. Dağ yüksek ve yolları çetindi. Padişah yaya yürüyordu. Uzun Hasan Bey’in annesi, “Oğlum, bir Trabzon için kendini bu kadar yormak revâ mıdır?” deyince, Sultan Fatih, “Vâlide, İslâmiyetin kılıcı benim elimdedir. Eğer bu meşakkatlere katlanmayacak olursam, gâzi unvanına da hak kazanamam. Yarın Allah’ın huzuruna çıktığım zaman mahcup olurum” cevabını verdi. Dağı böylece geçti. Trabzon’a indi ve şehri fethetti.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hazret-i Hüseyin’in şehit düştüğü Kerbelâ Vak’ası bütün Müslü-manların yüreğini sızlatan acı bir hâdisedir. Nitekim şair “Her yer bize Kerbelâ; Her gün bize Âşûrâ” demiş. Ancak bu fâcia vesilesiyle, insanlar arasında ayrılıkların körüklendiği de bir hakikattir...

Hazret-i Peygamber’in vefatından sonra, sahâbîler, Hazret-i Ebu Bekr‘i halife seçti. O da Hazret-i Ömer‘i yerine bıraktı. Bilahare Hazret-i Osman, sonra da Hazret-i Ali halife seçildi. Hazret-i Ali, vaktiyle ordusundan ayrılan Hâricîler tarafından öldürülünce, oğlu Hazret-i Hasan‘a biat edildi. Hazret-i Hasan, altı ay kadar sonra, Hazret-i Muaviye lehine halifelikten ferâgat etti.

BİZ ONU DÜZELTİRİZ

Hazreti Muaviye 19 sene kadar halifelik yaptı. 679’da sahâbenin büyüklerin-den Mugîre bin Şube, Şam’a gelerek, “Ey müminlerin emiri! Hazret-i Osman’dan sonra ne karışıklıklar olduğunu, ne kadar kan döküldü-ğünü gördün. Oğlunu veliahd yap! İnsanların sığınağı olur. Fitneyi önlemiş olursun” dedi. Halife, “Oğlum genç ve tecrübesizdir. İyi bir halife olacağını zannetmem” dediyse de, Mugîre, “Gerekirse biz onu düzeltiriz” diyerek halifeyi ikna etti. Yezid’e de nasihat ederek hareketlerini düzeltmesini sağladı. Halife, o sene hacda valiler ve sahâbenin ileri gelenleriyle istişare etti. Herkes bu tayini kabul etti. Yalnız Hazret-i Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr, “Biat etmeyiz; ama karşı da gelmeyiz” dediler. Bunların ictihadına göre sahâbî varken, başkası halife olamazdı. Âlimler, ictihad edince, buna uymalıdır.

Muaviye, Şam’a dönüp veliahd ilan ettiği oğluna nasihatlerde bulunduktan az zaman sonra vefat etti. Hükümdarlığın babadan oğula geçmesi, İslâmiyet’e aykırı değildir. Nitekim Hazret-i Davud‘un tahtına oğlu Süleyman‘ın geçtiği Kur’an-ı kerimde anlatılır.

Kerbelâ'da Hazret-i Hüseyn'in muhteşem türbesi

GİTME KARDEŞİM!

Yezid halife olunca, Kûfelilerin istediği Türkistan fâtihi Ubeydullah bin Ziyad’ı vali yaptı. İbni Ziyad, Kûfe’ye geldiğinde şehri karmakarışık buldu. Halkı itaate davet etti. Bunun üzerine yüzlerce isyancı Hazret-i Hüseyn’i halife ilan ederek valinin evini sardı. Vali bunları dağıttı. Bu arada Hüseyin Kûfelilerin daveti üzerine Mekke’den yola çıktı. Abdullah bin Abbas, Iraklıların babasına hıyânetini hatırlatarak gitmemesini tavsiye ettiyse de, söz verdiği gerekçesiyle dinlemedi.

İbni Ziyad, dört bin kişiyle vali tayin edildiği Rey şehrine gitmekte olan Sa’d ibni Ebî Vakkas oğlu Ömer‘i Hüseyin’in önünü kesmek üzere gönderdi. Ömer kerhen kabul etti. Güneybatı Irak’taki Kerbelâ’da karşılaştılar. Hüseyin geri dönmeyi kabul etti. İbni Ziyad, kraldan çok kralcı bir edayla halifeye biat ettikten sonra gitmesini söyledi. Biat etmeyince, Ömer askerini sürdü. 60 senesi (Milâdî 680) Muharrem ayının 10. âşûra günü Hüseyin, maiyetindeki yetmiş kişi ile şehid oldu. Kûfeliler kendisine yardım etmek şöyle dursun, kâtilleri Kûfeli idi. Âşûra, onuncu demektir.

MÜLKÜ DİLEDİĞİNE VERİR

Kafiledeki kadınlar ve Hüseyin’in oğlu Zeynelâbidin Şam’a getirildi. Halife bu haberi işitince canı sıkıldı. Hüseyin’e rahmet okudu. “Allah, İbni Ziyad’a lânet eylesin. Hâşimîleri bana düşman etti. Hüseyin bana gelseydi, her istediğini kabul ederdim. Biliyor musunuz, niçin öldü? ‘Babam, babasından; anam, anasından ve ceddim, ceddinden daha iyidir. Onun için ben de ondan daha iyiyim. Hilâfet benim hakkımdır’ dedi. Doğrudur. Babası babamdan; annesi annemden hayırlıdır. Dedesine gelince, Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, Resulullah’a kimseyi eşit görmez. Fakat Hüseyin, ictihadı ile hareket etti ve (Allah, her şeyin sahibidir. Mülkü dilediğine verir) meâlindeki âyeti (Âli İmrân: 26) hatırlamadı” dedi. Kafileden kalanlara ikramda bulunduktan sonra Medine’ye gönderdi. Hüseyin’in kızı Sükeyne, “Yezid’den daha hayırlı düşman görmedim” derdi. Yezid isteseydi Zeynelâbidin’i öldürerek Hüseyin’in soyunu yok edebilirdi. Onun kabahati, Hazret-i Hüseyin’in hatırını gözetemeyerek; valilerinin taşkınlıklarını önceden öngörüp mâni olamamasıdır. Peki Âşûra günü mâtem yapmak, bağırıp çağırmak ne zaman ortaya çıktı? 67 senesinde Emevîlere karşı ayaklanan Muhtar Sekâfî, Kûfe halkını harbe sürükleyebilmek için bunu bir hile olarak başlatmıştı. Muhtar bu isyanda öldürüldü ama, çıkardığı propaganda vasıtası bazıları arasında bir ibâdet gibi yayıldı.

LÂNETE İZİN YOK!

Tarihin en talihsiz şahsiyetlerinden olan Yezid, bu hâdise sebebiyle abartılı ithamlara, hatta hakaretlere maruz kalmıştır. Arapça güzel bir dua kelimesi olan ve çoğu sahâbenin taşıdığı yezid ismi, hakaret lafzına dönüşmüştür. Halbuki İmam Gazâlî gibi çok âlimler, Yezid’e lânet etmeyi câiz görmez. Hatta Yezid’i tasvip etmeyenler, Kerbelâ değil, Medinelilerin isyanında alınan nisbetsiz tedbirler sebebiyle bu kanaate varmıştır.

Hazret-i Peygamber, “İstanbul’a ilk sefer yapan ordu mağfiret olunmuş-tur” buyuruyor. Yezid, bu ordunun kumandanı idi. Hazret-i Ali’nin valilerinden Eyüp Sultan hazretleri, bu sefere, Yezid’in kumandasında gitmişti. Bayezid ismi bütün Müslümanlar gibi, Türkler arasında da yaygındı. Bayezid (Ebu Yezid), Yezid’in babası demektir ve Hazret-i Muaviye’yi ifade eder.

Abbasîler, iktidarı alıp Emevî ailesini katliâm edince, tarihçiler yeni hâkimlere yaranmak için Emevîlerin hatâlarını şişirmiş; hattâ aleyhte hadîs bile uydurmuşlardır. Zaman ve mekân yakınlığı sebebiyle Osmanlı tarihçileri de bunların tesiri altında kalmıştır. Halbuki Emevî devri, İslâm medeniyetinin altın çağıdır.

Peki Âşûra günü mâtem yapmak, bağırıp çağırmak ne zaman ortaya çıktı? 67 senesinde Emevîlere karşı ayaklanan Muhtar Sekâfî, Kûfe halkını harbe sürükleyebilmek için bunu bir hile olarak başlatmıştı. Hazret-i Hüseyin’i terk edip geri dönenlerin pişmanlığını sembolize ediyordu. Muhtar bu isyanda öldürüldü ama çıkardığı propaganda vasıtası bazıları arasında bir ibâdet gibi yayıldı.

Hazret-i Hüseyin’in şehit düştüğü Kerbelâ Vak’ası bütün müslümanların yüreğini sızlatan acı bir hâdisedir. Nitekim şâir “Her yer bize Kerbelâ; Her gün bize Âşûrâ” demiştir. Ancak bu fâcia vesilesiyle, insanlar arasında ayrılıkların körüklendiği de bir hakikattir. Bu tarihten sonra Müslümanlar arasına halifeliğin Hazret-i Ali’nin hakkı olduğuna, diğerlerinin bunu gasp ederek kâfir olduğuna inanan; dolayısıyla Hazret-i Ali’nin ailesi dışındakilerin rivâyet ettiği hadîsleri kabul etmeyen; inanç ve ibâdetleri Müslümanların çoğunluğundan başka bir fırka doğmuştur. Buna Şiî fırkası denir. Günümüzde İran’daki Caferîler ve Yemen’deki Zeydîler bu fırkayı temsil eder. Zamanla Şiîler içinden Hazret-i Ali’nin peygamberliğine, Kur’an-ı kerimin değiştirildiğine; hatta Allah’ın Hazret-i Ali şeklinde göründüğüne inanan aşırı fırkalar da zuhur etmiştir. Şiîlik, bağlıları mahdut bir inanış iken, Şah İsmail’den itibaren İran ve Güney Irak’ta çok yayılmış; Şah Abbas’ın bütün Sünnîleri katliam etmesinden sonra İran’ın resmî mezhebi olmuştur.




Son aylarda Türkiye ile Ermenistan arasında, soğuk hava az da olsa ısınmıştır. Bu durum gerek Türkiye içinde gerekse Türkiye dışındaki düşmanlarını tedirgin etmiştir. Basında yer alan bilgilere göre: Türkiye’nin Erivan’da büyükelçilik açacağı, Ermenistan sınırının açılacağı ve THY’nin Erivan’a seferler yapacağı şayiası ilk önce Vatikan’daki Papa’yı rahatsız etmiştir. Vatikan’dan Kardinal Walter Kasper’in “Soykırım iddia değil gerçektir” sözü Türk- Ermeni yakınlaşmasına Vatikan darbesidir. Bu şayialar Azerbaycan’ı da tedirgin etmiştir. Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbandyan’ın “Erivan’ın artık ortak tarihçiler komisyonuna sıcak baktığı” sözü Rusya ve Ermenistan’daki taraftarlarını da endişe-lendirmiştir.

Ermenistan’da soykırım politikası ile ekonomik sıkıntılar gölgeleniyor. Ermenistan meclisinde 130 üyenin 20’si hariç diğerleri Rus taraftarıdır (oligark). Ve Türkiye-Ermenistan arasında münasebetlerin düzelmesine karşıdırlar. Bazı Ermenistan aydın ve siyasileri Türkiye-Ermenistan sınırı açılırsa, Ermenistan ekonomik olarak Rusya’ya bağımlı olmaktan kurtulur düşüncesindedir. Ermenistan diasporası gibi AB, ABD ve diğer ülkelerdeki diasporalar Türkiye ile Ermenistan arasında siyasi, ekonomik ve diğer münasebetlere karşıdırlar. ABD’de bulunan Ermeni diasporası 20 Ocak 2009’da göreve başlayacak olan Obama’ya baskıya şimdiden başlamıştır. Kasım 2008 ortalarında Colombia Üniversitesinde konuşma yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Umarım yeni ABD yönetimi diasporanın oyununa gelmez. Ermenistan ve ABD, diasporaların sesine değil, kendi halkının sesine kulak versin” demiştir.

Fransa Devlet Bakanı Marleıx 2006’da ulusal mecliste kabul edilen “Ermeni Soykırımı” iddialarını reddetmenin suç sayılması yönündeki tasarıyı senatonun gündemine almak istemediklerini açıkladı. Ülkemizde başlayan “özür dileme” saçmalığı aslında Türkiye’yi bölme planının bir parçasıdır. Ermeni diasporasının bilinen 4 hedefi: Terör, Tanıma, Tazminat ve Toprak talebidir. Lütfen alet olmayın!..



Yaklaşık bir yıldan beri yayınına devam ettiğimiz osmanlilar.gen.tr sitesi, birkaç gönüllü arkadaşın gayretleri ve istişare ettiğimiz büyüklerimizin tavsiyeleri neticesinde 2008 yılı ocak ayında kuruldu.
Başlıca amacımız, bugün beşer tarihinin hakkında en çok konuşulan, yazılan ve ne yazık ki karalanan devleti Osmanlı’yı internet ortamında layıkıyla anlatabilmek oldu. Bu maksatla ilmi salahiyetimiz olmadığından ve henüz Osmanlı’yı anlamaktan şahsımız uzak olduğundan, sitede yayınladığımız bilgileri Osmanlı tarihini birincil kaynaklardan alan muteber kitaplardan aldık. Osmanlı tarihini iyi araştırmamış ve yabancı tarihçilerin bozuk sözlerine aldanmış gafillerin kitaplarından almadık.

Her biri birbirinden kıymetli yazar ve hocalarımızın müsaadeleri ile bir çok önemli meselenin doğrusunu anlatan ve iftiralara cevap olan makalelerini yayınladık. 2008 yılında En çok okunan makale: Prof. Dr. Ekrem Ekinci hocanın “Osmanlı Padişahları içki içer miydi?” (bir ayda 372 kez okundu) başlıklı makalesi. Osmanlı padişahlarından pek çoğuna isnad edilen bu iftiraya ilmi bir cevap verdiği ve bizleri aydınlattığı için Ekrem hoca’ya teşekkür ediyoruz, Cenab-ı Hak çalışmalarına dünya ve ahirette iyi karşılıklar versin.

Tüm müdavimlerimizin ve ziyaretçilerimizin iki yeni yılını da tebrik eder, gösterdikleri teveccühe teşekkür ederiz. Sitemizin yayını inşallah yeni hizmetlerle devam edecek…

Konularına göre rağbet gören başlıklar (2008)
Makale: Osmanlı padişahları içki içer miydi? – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Devlet Adamları: Abaza Hasan PaşaDevlet Teşkilatı: Akıncılar
Kültür ve Medeniyet: Adaletname
1001 Osmanlı Hikâyesi: Önce elini öpüp, sonra dövmek lazım.. – Vehbi Tülek
Tarihten Sayfalar: Malazgirt Meydan Muharebesi
Tavsiye Kitaplar: Bir mazlum padişah: Sultan Abdülaziz Han



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tarih boyunca, ya Güneş’in hareketleri, ya Ay’ın hareketleri veya her ikisinin hareketlerine göre senenin tespit olunduğu takvimler yapıldı. Şemsî sene (güneş senesi), yerkürenin güneş etrafında bir devir yaptığı zamanı ifade eder. 365.242 günüdür. Kamerî sene (ay senesi); ay küresinin, yerküresi etrafında 12 kere döndüğü zamandır. 354.367 gündür. Güneş yılı, ay yılından 11 gün uzundur.

AY İSİMLERİ BABİL’DEN

Hayatı ziraat üzerine kurulmuş bulunan Eski Mısır‘da, bir yılı 12 ay ve 365 gün olan güneş takvimi kullanılırdı. Aylar 30 gündü ve sonuncuya 5 gün eklenirdi. Her gün 12’şer saatlik iki kısma ayrılmıştı. Astronomide çok ileri olan Mezopotamya‘da da ay-güneş takvimi kullanılırdı. 12 aydan müteşekkil 354 günlük yıla 11 günlük kısa bir ay eklenirdi. Bâbil‘de ise üç yılda 33 günlük bir ay eklenerek yılbaşının hep 1 Nisan olması temin edilirdi. Bugün Türkiye ve Orta Doğu’da kullanılan Nisan, Haziran, Temmuz, Eylül, Teşrin, Şubat gibi ay isimleri hep Bâbillilerden alınmıştır. Eski Türkler ve Çinliler ile Aztekler ay-güneş takvimini kullanırdı. Her yıla bir hayvan ismi verilmişti. 12 yılda bir bu yıllar devir yapardı. Böylece yaşları ve tarihî hâdiseleri hatırlamak daha kolay olurdu.

Süryânîler, Selefkos takvimi denilen ve dört yılda bir ‘artık’lanan güneş takvimini kullanırdı. Eski Yunan takviminin devamı olan bu takvimin başlangıcı, İskender’in generali Selefkos’un Bâbil’e giriş tarihi olan M.Ö. 312 idi. Yahudîler, insanlığın yaradılışı kabul ettikleri M.Ö. 3761 tarihini başlangıç tarihi alan bir ay takvimini bugün bile kullanırlar. Güneş yılı arasındaki farkı gidermek için yıllara her üç yılda bir ay eklenir.

Eski Roma‘da 12 ay ve 354 günlük kamerî takvim kullanılırdı. Mevsime göre kaymasını önlemek için iki yılda bir 22 veya 23 gün eklenirdi. Yılın ilk ayı Mart idi. Başlangıcı, Roma’nın kurulduğu M.Ö. 753 senesiydi. Bu takvim üzerinde Julius Caesar’ın emriyle M.Ö. 46’da birtakım düzeltmeler yapıldı. Güneş esasına dayandırılan bu yeni takvim Julyen Takvimi olarak tanınır. Bir yıl, 365.25 gündür. Mart ayından itibaren aylar dönüşümlü olarak 31 veya 30 gün sayılır. Son ay Şubat üç yıl 28, dördüncü yıl 29 sayılır. Yılbaşı 1 Ocak’tır. Bir aya da Sezar’ın adı verilmiştir: July. 532 senesinde Papa Dionysus, Hıristiyan âleminde bu takvimin esas alınmasını ruhânî konsile kabul ettirdi. Hazret-i İsa’nın o zamana kadar belli olmayan doğum yılını (mîlâd) 753. Roma yılı olarak tesbit etti. Takvimin başlangıcı bu tarih oldu. Bu takvime Mîlâdî Takvim denir. Osmanlılar, buna Rûmî Takvim adını verdi.

10 GÜNÜMÜZÜ VERİN!

Yıl uzunluğundaki küçük farklar, zamanla büyük fark meydana getirdi. Papa XIII. Gregorius devrinde 10 güne ulaştı. 1582’de papanın emriyle yapılan düzeltme ile takvim 10 gün ilerletildi. O sene 4 Ekimin ertesi gün, 15 Ekim olarak ilan olundu. Yılbaşı da 1 Ocak’a alındı. Buna Gregoryen Takvimi denir. Mamafih halk “10 günümüzü geri verin!” diye sokaklara dökülmüştü. XX. asırda iki takvim arasındaki fark 13 günü buldu. Değişiklik önce İtalya, Portekiz, İspanya ve Almanya gibi Katolik ülkelerde kabul gördü. İngiltere 1752, İsveç 1753, Japonya 1873, Çin 1912, Rusya ve Balkan ülkeleri 1918, Yunanistan 1923 ve Türkiye 1926’da bu takvime geçti.

EN HASSAS TAKVİMİ MELİKŞAH YAPTI

islâmiyet’ten evvel, İran’da 30 günlük 12 aydan teşekkül eden güneş takvimi kullanılırdı. 5 gün fazlalık 8. aya eklenirdi. Aylar burçların başına göre başlardı. Nevruz da denilen 20 Mart yılbaşı idi. Ayın her gününün ayrı bir ismi vardı. Yıl tam 365.25 gün çekmediği için, 120 yılda bir ayarlama yapılırdı. Bu sebeple Julyen Takvimi kadar kullanışlı değildi. Selçuklu Sultanı Celâleddin Melikşah bunu ıslah ettirerek, güneş hesabına dayalı, ancak başlangıç yılı hicrete göre tesbit olunan bir takvim hazırlattı. Buna Celâlî (hicrî şemsî) Takvim denir. Bu takvimde 120 yılda bir ay değil, 4 yılda bir gün artıklama yapılırdı. Böylece Celâlî Takvim, 3770 yılda bir gün hatâ verir. Böylece 3330 yılda bir hatâ veren Gregoryen Takvimi’nden bile daha hassastır. Celâlî Takvimi üzerinde Türkistan’da Uluğ Bey, İlhanlılarda Gazan Han, İran’da Nâdir Şah ve Hindistan’da Ekber Şah tarafından birtakım ıslahat yapıldı. Bugün İran, Hindistan ve Afganistan’da kullanılır. Nevruz, 21 Mart (şimdi 3 Nisan) yılbaşıdır. Ay isimleri şunlardır: Ferverdin (30), Ordibeheşt (31), Tir (30), Hordad (30), Şehriver (31), Mordad (30), Aban (31), Azer (30), Dey (31), Behmen (30), Esfend (31). Gün isimleri de şöyledir: Yekşenbe, Düşenbe, Seşenbe, Ceharşenbe, Pençşenbe, Cuma, Şenbe.




Tür­ki­ye’nin yüz­ler­ce iç ve dış önem­li me­se­le­si­nin hep­si bir ta­ra­fa,1915’te Er­me­ni­le­rin çek­ti­ği sı­kın­tı­lar için özür di­le­me kri­zi­ne tu­tul­mak bir ta­ra­fa. Ay­nı dö­nem­de, yur­du­na sal­dı­ran düş­man­la­ra kar­şı sa­va­şan 5 mil­yo­na ya­kın Türk gen­ci, bü­tün yok­luk­la­ra rağ­men bay­ra­ğı, mil­le­ti, is­tik­la­li uğ­ru­na ya şe­hit, ya ga­zi ol­du­lar. Dur­duk yer­de, bu mil­le­ti an­lam­sız bir har­be so­ka­rak; Dev­le­ti pa­ram­par­ça eden­le­re he­sap so­ru­la­ma­dı. Ama bi­zim özür­lü­ler, Er­me­ni­ler­den özür di­li­yor. Sor­sa­nız ne ol­du da bu yo­la gir­di­niz, bil­mez­ler. Bu­nu öğ­ren­mek için, Tür­ki­ye’de­ki mil­yon­lar­ca res­mî ve özel bel­ge­ye bir göz atı­ver­mek ye­ter­di. Ama mak­sat­la­rı, Tür­ki­ye dış si­ya­set­te sı­kış­tı­rıl­sın, kıv­ran­sın, dış mih­rak­lar ya­ni ‘AN­CA’cı­lar ha­bi­re on­la­rın da sır­tı­nı sı­vaz­la­sın.

24 Ni­san 1915 Teh­cir olay­la­rın­da ya­şa­nan­la­rı öğ­ren­mek is­te­yen oku­yu­cu­la­rı­ma, 1915 teh­cir za­ma­nı Kay­se­ri be­le­di­ye baş­ka­nı olan rah­met­li Rı­fat Ça­lı­ka’nın ha­tı­ra­la­rı­nı oku­ma­la­rı­nı tav­si­ye ede­rim. Rı­fat bey gö­çe gi­den Er­me­ni köy­lü­le­rin tar­la­la­rın­da­ki mah­su­lü ol­gun­la­şın­ca, ame­le tu­ta­rak ha­sat yap­tı­rıp, Türk si­lah­lı kuv­vet­le­ri ih­ti­ya­cı­na gön­de­rir. Sa­hi­bi Er­me­ni’ye, be­de­li ka­dar or­du­muz borç­lan­dı­rı­lır. Bun­la­rın bel­ge­le­ri var. 1895 Er­me­ni ayak­lan­ma­la­rı ön­ce­sin­de 20 se­ne­den faz­la, Trab­zon li­ma­nın­da­ki tah­mil tah­li­ye iş­le­ri­ni Er­me­ni­ler­den ku­ru­lu Ha­mal bö­lük­le­ri ya­par. Av­ru­pa dev­let­le­rin­den ge­len ge­mi­le­ri bo­şal­tır­lar­ken, Daş­nak ve Hın­çak­çı­la­ra giz­li­ce gön­de­ril­miş si­lah ve cep­ha­ne san­dık­la­rı­nı, bu Er­me­ni ha­mal­lar çe­te­ci­le­re ulaş­tı­rır­lar. Daş­nak ve Hın­çak da, bu si­lah­lar­la 1897’den 1914’e ka­dar Türk­le­ri kat­le­der.

Van, Kars, Er­zu­rum, Bit­lis ve da­ha ni­ce vi­la­yet­le­rin köy­le­rin­de ya­nan tan­dır­la­ra atı­lan ma­sum Türk yav­ru­la­rı­nın öz­rü­nü kim, kim­den di­le­ye­cek?!. Düz­me­ce im­za lis­te­le­rin­de is­mi olan kim­se­ler, bu lis­te­le­re iti­raz edip, bu­nu ka­mu­oyu­na açık­la­maz­lar­sa, ne­cip mil­le­ti­mi­zin gö­zün­de Türk­lük da­va­sı­na if­ti­ra ve iha­net et­miş sa­yı­la­cak­lar­dır!..



Türk mil­le­ti­ne if­ti­ra et­mek ve düş­man­la­rı­na bir ne­vi des­tek ver­me he­de­fi­ni ta­şı­yan “Er­me­ni­ler­den özür di­le­me” saç­ma­lı­ğı, Türk mil­le­ti­nin tep­ki­si­ne se­bep ol­muş­tur. As­lın­da Er­me­ni çe­te­le­ri soy­kı­rım yap­mış­lar­dır. Özür di­le­mek ge­re­kir­se Er­me­ni­le­rin ve on­la­rı Os­man­lı­nın mil­let-i sa­dı­ka­sı iken is­ya­na teş­vik eden, fit­ne ve kin to­hum­la­rı­nı mis­yo­ner­le­rin ida­re et­ti­ği ya­ban­cı okul­la­rın­da eken baş­ta ABD, Fran­sa, İn­gil­te­re ve Rus­ya’nın di­le­me­si ge­re­kir.
Er­me­nis­tan’ın ilk baş­ba­ka­nı Ova­nes Ka­çaz­nu­ni’nin 1923 yı­lın­da Bük­reş’te “Er­me­ni me­se­le­si” ile il­gi­li Taş­nak Par­ti­si top­lan­tı­sın­da ken­di im­za­sı­nı ta­şı­yan 128 say­fa­lık ra­po­ru ve ko­nuş­ma­sı; Rus­ça’dan çev­ri­le­rek ki­tap ha­li­ne ge­ti­ril­miş­tir. Bu ra­por fa­na­tik Er­me­ni­le­rin ve on­la­ra des­tek ve­ren ba­zı ül­ke­le­rin id­di­ala­rı­nı çü­rüt­me­ye ye­ter de ar­tar bi­le.
İş­te bu iti­raf­lar­dan ba­zı­la­rı:
“1914 yı­lın­da Os­man­lı Dev­le­ti sa­va­şan ta­raf­la­rın bi­ri­ne he­nüz ka­tıl­ma­dı­ğın­da, Os­man­lı­ya kar­şı gö­nül­lü bir­lik­ler kur­duk. Er­me­ni Dev­rim­ci Taş­nak­sut­yun Par­ti­si bu bir­lik­le­rin ku­rul­ma­sı­na ve as­ke­rî ope­ras­yon­la­ra ak­tif bi­çim­de ka­tıl­dı.”
“De­niz­den de­ni­ze (Ka­ra­de­niz’den Ak­de­niz’e Bü­yük Er­me­nis­tan) ga­ye­si ile Os­man­lı­ya kar­şı ayak­lan­dık. Türk­le­rin düş­ma­nı İti­laf Dev­let­le­ri or­du­la­rı­nın Ana­do­lu’ya gön­de­ril­me­si için Av­ru­pa ve ABD’ye res­mi çağ­rı­lar yap­tık. Ara­lık­sız ola­rak Türk­ler­le sa­vaş­tık. Öl­dür­dük ve öl­dü­rül­dük.” “As­ke­rî ope­ras­yon­la­ra ka­tıl­dık. Kan­dı­rıl­dık ve Rus­ya’ya bağ­lan­dık. Teh­cir doğ­ruy­du ve ge­rek­liy­di. Ger­çek­le­ri gö­re­me­dik. Ha­di­se­le­rin se­be­bi bi­ziz. Türk­le­rin mil­li mü­ca­de­le­si hak­lıy­dı. Ba­rı­şı ret et­me­miz ve si­lah­lan­ma­mız bü­yük bir ha­tay­dı. Türk­le­re kar­şı ayak­lan­dık ve sa­vaş­tık. Sevr Ant­laş­ma­sı gö­zü­mü­zü kör et­miş­ti. İs­ya­nı­mı­zın te­me­lin­de ih­ti­laf dev­let­le­ri­nin bi­ze va­at et­ti­ği Bü­yük Er­me­nis­tan ha­ya­li var­dı. Ama biz hiç­bir za­man dev­let ola­ma­dık. Tür­ki­ye Er­me­nis­tan’ı di­ye bir dev­le­tin ha­yal­den de öte ol­ma­dı­ğı ger­çe­ği­ni gö­re­me­dik.”
“Ka­der­den şi­ka­yet et­mek ve fe­la­ket­le­ri­mi­zin se­bep­le­ri­ni ken­di dı­şı­mız­da ara­mak acık­lı bir du­rum­dur. Bu bi­zim has­ta­lık­lı mil­li psi­ko­lo­ji­mi­zin ka­rak­te­ris­tik bir özel­li­ği­dir ve Taş­nak­sut­yan Par­ti­si de bun­dan ka­ça­ma­mış­tır. San­ki uzun gö­rüş­lü ol­ma­mız bir kah­ra­man­lık­tı. Çün­kü is­te­yen her­kes (Fran­sız­lar, İn­gi­liz­ler, Ame­ri­ka­lı­lar, Gür­cü­ler, Bol­şe­vik­ler) tek ke­li­mey­le bü­tün dün­ya bi­zi ko­lay­ca al­dat­tı, at­lat­tı ve iha­net et­ti. Hal­bu­ki biz­ler saf­ça bu sa­va­şın Er­me­ni­ler için (Bü­yük Er­me­nis­tan) için ya­pıl­dı­ğı­na inan­dı­rıl­mış­tık.”



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı padişahlarının her hafta cuma namazı kılmak maksadıyla câmiye çıkışları, imparatorluk hayatının en debdebeli merasimlerindendi. Adına Cuma Selâmlığı veya Selâmlık Resmi denilen ve her safhası inceden inceye teşrifat kaidelerine bağlanmış olan bu merasimler siyasî bakımdan da büyük bir ehemmiyeti haizdi. Padişah saltanat arabasının içinde, sağlı sollu merasim bölüklerine mensup askerlerin arasından câmiye gider, bu arada halk sokaklara dökülmüş bir halde, “zamanın bu en haşmetli hükümdarını” dünya gözüyle görmeye çalışırdı. Sadece halk için değil, o anda ülkede bulunan ecnebiler için de görülmeye değer bir hâdiseydi bu. O arada padişahtan bir talebi olanlar da meydanda birikirdi. Bu bakımdan Cuma Selâmlığı tarihimizin gölgede kalmış en mühim sahnelerinden biridir.

YAKAYIM BAŞIMA BİR ESKİ HASIR

Padişah cuma namazını kılıp da dışarı çıktığında bunların ellerindeki istidalar sır kâtipleri tarafından toplanarak padişaha takdim edilirdi. Bazen bu kalabalığın arka saflarında bulunanlar kendilerinin de şikâyeti olduğunu göstermek için yanmakta olan bir hasır parçasını veya içinde yanan bir paçavra bulunan tasları elleriyle yukarı kaldırırlar, böylece kendilerinin de unutulmamasını memurlara hatırlatırlardı. Bunlar aynı zamanda şikâyetçinin ateş gibi yandığını sembolize ederdi. Bu usule zamanla “ateş istidası“ veya “başa hasır yakma“ denildi. Halk arasında memurların gadrine uğradığını düşünenler “veririm bir ateş istidası!” veya “hasır yakarım ha!” ihtarında bulunurlardı. Geçmiş devirde, mahkemede gadre uğradığı kanaatine varan bir Osmanlı hanımının söylediği manzumedeki şu mısralar dikkat çekicidir: “Yakayım başıma bir eski hasır, İşte kadı, işte divan-ı vezir.”

Yıldız Hamidiyye Câmii'nde Sultan Hamid'in Cuma Selâmlığı

MÜŞKİL-KÜŞÂ

Ateş istidası vermek, Cuma Selâmlığı’na mahsus değildi. Kimi zaman Yalı Köşkü‘ne indiğinde, kimi zaman ise Alay Köşkünde iken, kısacası padişaha nerede tesadüf edilirse orada ateş istidası verilebilirdi. Bu gelenek Bizanslılar zamanında da vardı. İmparator Ayasofya Kilisesi’ne veya bir başka yere gezmeye giderken idareden ve hâkimlerden herhangi bir şikâyeti olan kimseler imparatora bunu bildirirlerdi. Osmanlılar zamanında, memurlardan şikâyeti olanlar yahud zulme uğradığını düşünenler veya mahkemelerin verdiği hükümden tatmin olmayanlar, hatta herhangi bir istek sahipleri, önce valiye, netice alamazsa İstanbul’daki Divan-ı Hümayun’a ve en nihayet padişaha müracaat ederdi. Padişah, her problemin halledildiği “müşkil-küşâ“ (müşkil çözen) bir merci idi. Padişaha başvurup da, meselesi şöyle veya böyle çözülmeyen kimse kalmazdı. Bu hususta, kadın-erkek, müslüman-gayrimüslim, hür-köle arasında fark gözetilmezdi.

ARKASI ARANIRDI

Verilen istidalar padişah tarafından tedkik edildikten sonra gereği yapılmak ve neticesi kendisine arz edilmek üzere alâkalı mercilere havale edilirdi. Umumiyetle bunlar veziriazama gönderilir ve ardı takip edilirdi. Bunun için “Sen ki veziriazamsın! Birkaç arzıhali yüce katıma sundular, sana gönderdim, arzıhal sunanları bulup, davalarını dinleyip, haklarını hak edip, bir daha yüce katıma arzıhal sunmalı olmasın, şöyle bilesin...” mealinde bir hatt-ı hümâyun yazılırdı. Veziriazam da buna cevap verirdi. Arşivler böyle arzıhaller ve bunlara dair yazılan fermanlarla doludur. İstihbarata verdiği ehemmiyetten olsa gerek, Sultan Hamid, bu geleneği çok ciddiye alırdı. Herkes elindeki istidayı gösterir; üniformalı ve çantalı bir memur bunları toplayıp padişaha arz ederdi. Padişah, bu iş için Gazi Osman Paşa’yı vazifelendirmiş, kendisine sarayda geniş bir daire tahsis etmişti. Padişaha istida verme usulü, saltanatın kaldırıldığı tarihe kadar devam etti. Sonra tarihe karıştı. Bugün halkın cumhurbaşkanlığı ve meclise dilekçe vermesi de bu geleneğin bir uzantısı sayılabilir...

Saltanat kayığı ile Cuma selâmlığına çıkan padişahı görmek üzere sokaklara dökülmüş halk




Üç haf­ta ön­ce ba­zı ga­ze­te ya­zar­la­rı, Er­me­ni­ler­den özür di­len­me­si ge­rek­ti­ği­ni vur­gu­la­yan ma­su­ma­ne ya­zı­lar yaz­dı. Bu özür işi şim­di az­dı. İn­ter­net­te do­la­şan im­za lis­te­le­ri­nin düz­me­ce ve ha­ya­li ol­du­ğu ar­tık aşi­kâr­dır. Ma­lum özür di­le­me lis­te­si­nin baş­lık ya­zı­sı: 1915’te Os­man­lı Er­me­ni­le­ri­nin ma­ruz kal­dı­ğı ‘Bü­yük Fe­lâ­ket’e du­yar­sız ka­lın­ma­sı­nı, bu­nun in­kâr edil­me­si­ni vic­da­nım ka­bul et­mi­yor. Bu ada­let­siz­li­ği red­de­di­yor, ken­di pa­yı­ma Er­me­ni kar­deş­le­ri­min duy­gu ve acı­la­rı­nı pay­la­şı­yor, on­lar­dan özür di­li­yo­rum. Kim­den di­le­ni­yor? Os­man­lı Er­me­ni­le­rin­den.Ne za­man için? 1915’te­ki olay­lar için. O dö­nem­de öl­dü­rü­len Os­man­lı te­ba­sı Türk­ler, Kürt­ler, Rum­lar, Ya­hu­di­le­rin öz­rü­nü ni­ye di­le­mez­ler. Çün­kü ma­lum kim­se­ler, Er­me­ni­le­rin avu­ka­tı­dır. Ne­den 1915? Ka­sım 1914’te Rus or­du­la­rı Do­ğu­be­ya­zıt’tan Os­man­lı top­ra­ğı­na gi­rer­ken; bin­ler­ce Türk ve Kürt, Rus or­du­la­rın­da gö­rev­li Er­me­ni su­bay ve er­ler­ce kat­le­dil­di. Rus Or­du­su Er­zu­rum’a gir­di­ğin­de, on­la­rın kı­la­vu­zu Er­me­ni­ler­di. Er­zu­rum’da­ki zen­gin­le­ri ve eş­ra­fın isim­le­ri­ni, ki­min kaç ye­tiş­kin kı­zı var bil­gi­le­ri­ni Rus­la­ra, yer­li Er­me­ni­ler ver­di. Türk or­du­su­nun cep­ha­ne­lik ve gı­da am­bar­la­rı­nı Er­me­ni­ler ha­va­ya uçur­du. Bir ge­ce­de 3000 Er­zu­rum de­li­kan­lı­sı­nı ev­le­rin­den “de­mir yo­lun­da­ki kar­la­rı te­miz­le­te­ce­ğiz” di­ye top­la­yan­lar Er­me­ni­ler­di. Bu genç­le­ri top­lu­ca, Kan­lı­de­re’de bo­ğaz­la­yan­lar da on­lar. Ilı­ca Ca­mi­i’nin av­lu­su­na 1.5 met­re yük­sek­li­ğin­de Türk ce­set­le­ri­ni yı­ğan­lar da on­lar­dı. Ter­can-San­sa kö­yün­de öl­dür­dük­le­ri Türk­le­rin ba­cak­la­rı­nı ağaç­la­ra asıp üze­ri­ne, “ok­ka­sı 10 pa­ra­ya” ka­ğıt­la­rı ya­pış­tı­ran­lar da, Rus or­du­su ile ge­len Er­me­ni­ler­di...
Özür­cü gü­ru­hu! Si­ze ses­le­ni­yo­rum: Ge­lin, 1829, 1878, 1895, 1896, 1905 ve 1914’te ya­şa­nan­la­rı ko­nu­şa­lım. Si­zin ba­na gö­re, Er­me­ni­le­re özür bor­cu­nuz yok. Çün­kü özür için ön­ce­lik­le Türk gi­bi dü­şün­mek la­zım. Ge­lin he­men Türk mil­le­tin­den özür di­le­yin!..



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Gazetelerden öğrendiğimize göre dünyada en çok peruk satılan ülke İsrail’miş. Neden acaba diye bilmem merak ettiniz mi? Merak edenlere söyleyelim. Bunun basit bir sebebi var. Yahudi dininde kadınların başını örtmesi mecburidir. Dindar Yahudi kadınları peruk takarak bu emri bir nebze de olsa yerine getirmeye çalışmaktadır. Nitekim Tevrat‘ta kadınların, kendilerine nikâh düşen erkeklerden kaçması ve güzelliklerini, ziynetlerini onlardan saklamaları gerektiği açıkça yazar. İshak Peygamber’in hanımının, karşısına yabancı bir erkek çıktığı zaman, yüzünü iyice örttüğü anlatılır. İslâm dininde de vaziyet çok farklı değildir. Yahudi dininde ayrıca kadınlar havraya gittikleri zaman da, erkeklere karışmayıp, kendilerine tahsis edilmiş ve kafesle ayrılmış yerlerde ibadet ederler. İslâm dininin aksine, Yahudilikte kadınlar toplu yapılan ibadetlerde cemaatten sayılmaz.

JEAN D’ARC NİYE YAKILDI?

Buna benzer emirlere İncil‘de de rastlanır. Paulus’un Korintoslulara Birinci Mektubu’nda, dua ederken kadınların saçlarını örtmeleri veya toptan kesmeleri emrolunur (11. kısım, 5-7 âyetler.) Bu sebeple tarih boyu Hıristiyan kadınları hep başlarını örtmüştür. Son asırlarda baş örtüsünün yerini başı iyice kapatan bone ve şapkalar aldı. Bir kadının başı açık gezmesi ve toplu yerlerde başı açık oturması ayıp karşılanırdı. İtalya, İspanya gibi koyu Katolik ülkeleriyle, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan gibi Ortodoks memleketlerinde bilhassa köylerde başı açık kadına rastlamak neredeyse imkânsızdır. Osmanlılar zamanında da Rum, Ermeni ve Yahudi kadınları, Müslüman kadınları gibi örtülü gezerlerdi. Tevrat, ayrıca kadınların erkek ve erkeklerin de kadın elbisesi giymesini yasaklar. İngilizlere karşı Fransız milletini ayaklandırarak harbi kazanmalarını sağlayan mistik kahraman Jean d’Arc‘ın öldürülmesinin sebeplerinden birisi de devamlı erkek elbisesiyle gezmesiydi.

İPEK ÇARŞAFA İŞLENDİ GÖNÜL

İster kendisini meraklı veya kötü niyetli gözlerden saklamak için olsun, isterse yemeğe saç dökülmesini engellemek için olsun, tarih boyu kadın giyiminin mühim bir aksesuarını baş örtüsü teşkil eder. Osmanlı kadınları, ferace adında bugünkü pardösüye benzer bir üst giyimi giyer, başlarına da yeldirme denilen bir eşarp alırlar, yüzlerini de yaşmak denen ince bir tülle meraklı gözlerden gizlerlerdi. Çarşaf İstanbul’a Sultan Hamid zamanında Şam valisi Suphi Paşa’nın hanımları tarafından getirildi. [Suphi Paşa, meşhur cumhuriyet ideoloğu Hamdullah Suphi Tanrıöver’in babasıdır.] Ucuzluğu ve pratikliği sebebiyle hemen moda oldu. Yaşmağın yerini, ince tül peçe aldı. Hükümet, asayiş endişesiyle ne yaptıysa çarşafın önüne geçemedi. Ancak saraya çarşaflı kadın kabul edilmezdi. Saraylılar ile saraya gidip gelenler ferace giymeye devam ettiler. Siyah ipekten çarşaflar, zamanla rengarenk oldu. Çizgili, kareli, nuare desenli çarşaflar çıktı. Kadınlar, bu kıyafetle de şık olmayı başardı. Bir ipek çarşafa işlendi gönül/Yeniden Şişli’de şişlendi gönül/İnciden dişlere dişlendi gönül, türküsü meşhur oldu. İki parça pelerinli çarşaflar çıktı. Meşrutiyet’ten sonra boyları kısaldı. Yırtmaçlısı yapıldı. Baş örtüsü enseden bağlanan tango-baş moda oldu. Ama kadınlar hiçbir zaman açık gezemedi. Cumhuriyetten sonra kıyafet serbestliği gelince, kadınların bir kısmı Avrupalılar gibi giyinmeye başladı. Muallime hanımlardan bazıları başı sımsıkı örten şapkaları tercih etti.

TÜRBAN MI EŞARP MI?

Muhafazakâr kitle bir müddet çarşafla gezdi. Zamanla bunların da bir kısmı manto-eşarbı tercih etti. Bir kısmı türban denilen ve başı örtüp boynu açıkta bırakan sarık-vâri Hindistan orijinli bir baş örtüsüne geçti. Bir kısmı da siyah çarşafta ısrar etti. Anadolu halkı ise başı, hatta bazen yüzü tamamen örten mahallî kıyafetlerini korudu. Öyle ki mesela Erzurum’da ehram, Konya’da şalvar-atkı, Rize’de peştemal, Diyarbekir’de car, Bursa’da ferace giyilmeye devam etti. Zaten her Müslüman ülkenin halkı, mahallerindeki örfe göre giyinirdi. İslâm dini belli bir kıyafet emretmemiş, sadece vücudun muayyen yerlerinin örtünmesini istemiştir. İran’ın çader’i, Afganistan’ın burka’sı (bürgü) meşhurdur. Malezyalı ile Nijeryalı bir hanımın aynı kıyafetle gezmesi elbette beklenemez.


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Ramazan 1440
Miladi:
27 Mayıs 2019

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter