Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı Devleti, denizle irtibatı olmayan küçük bir beylik olarak hayatına başladı. Kısa zamanda denize ulaşıp donanma sahibi oldu. İlk zamanlarda Karamürsel’de ve Karesi beyliğinden alındıktan sonra Bandırma-Edincik’te ve Bizanslılardan fethedildikten sonra İzmit‘te birer tersane vücuda getirildi. İlk büyük tersane dördüncü padişah Yıldırım Sultan Bayezid zamanında ve Sarıca Paşa’nın nezareti altında Gelibolu’da yapıldı. Donanmanın Gelibolu’da üslenmesi, Bizans’ın denizle olan bağlantısını kesti; hiç değilse sıkı bir kontrol altına aldı. İlk deniz muharebesi de bu tarihlerde Cenevizlilerle yapıldı.

DONANMANIN EHEMMİYETİNİ ANLADILAR

Padişahlar, o zamanın hava kuvvetleri fonksiyonundaki donanmanın ehemmiyetini çok erken anladılar. Yavuz Sultan Selim, Haliç’te muazzam bir tersane kurdu. Diğer sahil şehirlerinde de tersaneler inşa edildi. Sinop, İzmit, Süveyş gibi eski tersaneler faaliyetine devam etti. 1571’de donanmanın yok olduğu İnebahtı mağlubiyetinin ardından, beş ay içinde donanmanın yenilenmesi hususundaki talimata şaşıran Kılıç Ali Paşa’ya Sokullu Mehmed Paşa’nın şu tarihî cevabı meşhurdur: “Paşa! Paşa! Sen bu devlet-i aliyyeyi tanımamışsın. Bu devletin kudreti ol mertebedir ki, cümle donanma lengerleri (direkleri) gümüşten, resenleri (ipleri) ibrişimden, yelkenleri atlastan etmek ferman olunsa, müyesserdir. Hangi geminin mühimmatı yetişmezse, bu minval üzere benden al!” Böylece bütün kış çalışılarak yeniden 200 parçalık bir donanma meydana getirildi.

Osmanlı donanması üç kısımdı. İnce donanma, altı düz, hafif nehir gemilerinden müteşekkildi. Çekdiri (kadırga), daha ziyade kürek esasına dayanan ve yelkenin yardımcı olduğu gemilerdi. Esir ve bazı mahkûmlar burada kürek çekerdi. Kalyon ise yalnız yelkenle hareket eden ambarlı gemilerdi. Kaptan-ı derya (kaptan paşa) donanmanın âmiri idi. Her sene ilk baharda donanmanın başında kendisine bağlı Gelibolu sancağındaki derya beyleriyle Akdeniz’e sefere çıkardı. Zâtına mahsus baştarde denen gemiye binerdi. Sonra beylerbeyi rütbesinde kapudâne gelirdi. [Captain kelimesinin menşei budur.] Sonra patrona, sonra riyâle vardı. Bu üçünün bindiği gemilere sancak gemileri denirdi. Lale Devri’ne son veren ihtilâlci Patrona Halil’e bu isim, vaktiyle patrona gemisinde levent olduğu için takılmıştı.

Osmanlı kadırgalarını Hind Okyanusu'nda Portekizlilerle muharebe ederken gösteren tablo (İstanbul Deniz Müzesi)

AKDENİZ’DE OSMANLI ASRI

Osmanlı donanması XVI. asır dünyasının en güçlü donanması idi. Kuzey Afrika’nın fethiyle Akdeniz bir Türk gölü hâline geldi. Sahil halkının çocukları, güçlü birer denizci oldu. Oruç, Hızır, Burak, Kemal, Pirî Reisler; Kılıç Ali, Piyâle, Cezayirli Hasan Paşalar yetişti. Osmanlı denizcileri Akdeniz’de Haçlı donanmasına korku salarken; bir taraftan İzlanda’ya, diğer taraftan hatta Hind Okyanusuna yelken açtılar. Öyle ki bu asır, denizlerde de Osmanlı Asrı oldu. Bu devre ait şanlı menkıbeler, tarihin sayfalarını doldurur. 1773’te Sultan III. Mustafa, Mühendishane-i Bahri-i Hümayun’u kurdu ki bugün İTÜ Gemi Mühendisliği Fakültesi’dir. Bu devirde 15 yeni tersane açıldı. Sultan II. Mahmud, Ruslar tarafından imha edilen Osmanlı donanmasını fevkalâde gayretlerle yeniledi. Keşfinden hemen sonra buharlı gemi bu devirde kullanıldı. Amerika ve Avrupa’daki tezgahlara çok sayıda gemi sipariş edildi. Sultan Abdülaziz donanmaya çok ehemmiyet verdi. Bu yolda çok para harcayıp İngiltere’den sonra Fransa ile beraber dünyanın ikinci büyük donanmasını kurdu. 1867’de kaptanpaşalık Bahriye Nezâreti’ne dönüştürüldü.

SULTAN HAMİD DONANMAYA NE YAPTI?

Sultan II. Abdülhamid, amcasının kurduğu muazzam donanmayı Haliç’e çekip çürütmekle itham olunmuştur. Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi sırasında donanmanın Dolmabahçe önünde demirleyerek toplarını saraya çevirmesi sebebiyle vehme kapıldığı söylenir. Ancak şunu nazara almalıdır ki, Sultan Aziz’i hal edenlerin ülkeyi sürüklediği 93 Harbi mağlubiyeti sebebiyle Osmanlı hükümeti Rusya’ya çok ağır bir harb tazminatı ödeme borcu altına girmişti. Sultan Hamid, donanmaya amcasının verdiği ehemmiyeti veremezdi. Aksi takdirde maliye yine iflâsa sürüklenirdi. Donanma kurmak bir yana, mevcut gemilerin bakımı ve tamiri, hatta boyanması bile çok masraflıdır. Mamafih donanma bu hâliyle bile Rusları tedirgin etmeye; 1897 Harbi’nde de Yunanlıları ürkütmeye yetmiştir. Zaten donanma muharebeden çok, düşmanı korkutucu bir hususiyet taşır.

Bu harb gemilerinin yegâne harekâtı, Sisam isyanında üç geminin adaya gönderilmesi ile gerçekleşmiştir. Buna rağmen Sultan Hamid, değişen teknikler sebebiyle işe yaramayan gemileri ıskartaya çıkararak yeni gemiler almayı da ihmal etmedi. Yurt dışına çok sayıda kruvazör, muhrib, yat, torpido botu, gambot, zırhlı korvet sipariş edildi. Haliç tersanesinde de hayli gemi inşa ve tamir olundu. Bahriye mektepleri geliştirilerek Avrupa’dakilerle boy ölçüşebilecek mürettebat yetiştirildi. 1907’de Osmanlı donanması 31 bin zâbit (subay) ve nefer ile 9 bin deniz piyadesinden müteşekkildi. Unutulmamalıdır ki, Balkan Harbi’nde destanlar yazan Hamidiye ile Çanakkale Deniz Harbi’ni kazanan gemiler; bu gemileri kullanan mürettebat, hep Sultan Hamid’in mirasıdır.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Çocukken Kıbrıs’a ilk gittiğimde, Mevlid Kandili’nin tatil olması beni şaşırtmıştı. Bu Osmanlı geleneğine İngilizlerin bile dokunmamış olması garibime gitmişti. Osmanlılar zamanında Mevlid Kandilleri tatil olduğu gibi, fevkalâde ihtişamlı merasimlerle kutlanırdı. Bütün Müslüman devletlerde de mevlid kandili coşkulu bir bayram idi.

ORTAYA PARA KONULURDU

İnsanlar peygamberlerinin doğum gününe her zaman tazim etmiştir. Müslümanlar da Hazret-i Muhammed’in doğum günü olan Rebiülevvel ayının 12. gecesine hürmet gösterirdi. Hazret-i Peygamber’in bizzat kendisi de bu günde, eshabıyla oturup, doğumu esnasında olan hâdiseleri anlatırdı. Hassan bin Sâbit, Abdullah bin Revâha, Kâb bin Züheyr gibi sahabîler, peygamberi öven şiirler söylerdi. Hazret-i Ebu Bekr ve Ömer de zamanlarında böyle yapardı. İslâm âleminde bu gelenek devam etmiştir. Gücü yetenler mevlid cemiyetleri tertipleyip, güzel sesli hâfızlara bu kasideleri okutur; insanlara yemek, şerbet, tatlı dağıtırdı. Gücü yetmeyen evinde oturup bu kasideleri bizzat okurdu. Kaside okunurken ortaya su, tuz ve para konurdu. Böylece o paranın temizlendiğine inanılır; diğer paralarla karıştırılırsa onların da faydalanacağı ve sahibinin fakir düşmeyeceği umulurdu. Tuz da diğer tuza karıştırılarak bununla pişecek yemeklerin bereketlenmesi düşünülürdü. Mevlid şekerleri de mevlid okunurken bereket için dinleyenlerin önüne konurdu. Bu gün Müslümanlar güzel elbiseler giyip kokular sürünür; evini süsler, çıralar yakardı.

Selçuklu atabeylerinden ve Salâhaddin Eyyübî’nin eniştesi Erbil Meliki Muzaffer Ebu Said Gökbörü, hükümdarlardan en evvel mevlid okutandır. Ömrü boyunca her sene bu vesileyle binlerce insana yemek yedirir, hediye ve sadakalar dağıtırdı. İmam Muhammed Bâkır mevlid okumak için sevdiklerini toplar; onlara ve fakirlere yemek yedirir idi. İmam Süyûtî Mısır’da böyle yapar ve yapılmasını tavsiye ederdi. Nitekim Mısır’da mevlid cemiyetleri çok parlak bir gelenektir. Mevlid okumak peygamberi övmek olduğu için ibâdet sayılmıştır. Vehhâbîlerden başka mevlide karşı çıkan olmamıştır. Hatta Hazret-i Peygamber’in doğum anını anlatan “Geldi bir akkuş kanadıyla revan, arkamı sığadı kuvvetle heman” beyiti okunurken, herkesin hürmeten ayağa kalkması, İmam Sübkî‘den gelen bir âdet olmuştur.

Sultan Ahmed Câmiindeki bir mevlid alayını gösteren eski bir gravür.

MEVLİD ALAYLARI

Osmanlılar zamanında padişahın ve bütün devlet ricâlinin resmî kıyafetleriyle hazır bulunduğu tantanalı mevlid alayı yapılırdı. Bu, devlet merasimlerinin en önde gelenlerindendi. Önceleri Ayasofya, sonraları Süleymaniye, daha sonra Sultan Ahmed Câmilerinde, Sultan Aziz devrinde Ortaköy ve Sultan Hamid devrinde de Yıldız Câmii’nde mevlid okunur; herkese hurma ve şeker dağıtılırdı. Mevlidhan ve hizmetkârlara hediyeler; fakirlere sadakalar dağıtılırdı. Ayrıca sarayda mabeyn dairesinde ve haremde de mevlid okutulur, padişah da katılırdı. Sarayda da sık mevlid okutulduğundan, güzel sesli hususî hünkâr mevlidhanları vardı. Meselâ Sultan Aziz devrinde Said Paşa imamı diye meşhur hünkâr mevlidhanı Hasan Rıza Efendi güzel sesiyle ve içli okumasıyla meşhurdu. Kimsenin davetine gitmezken; sadece fakir ve garipleri kırmayıp bir şey beklemeksizin mevlid okurdu.

SÜLEYMAN ÇELEBİ UNUTULUR MU?

Hazret-i Peygamber’in doğumu vesilesiyle yüzlerce mevlid kasidesi yazılmıştır. Hicaz’da Mevlid-i Berzencî meşhurdur. Orada şeker yerine hurma dağıtılır. Türkçe mevlid de pek çoktur. En meşhuru Bursa Ulu Cami imamı Süleyman Çelebi’ye aittir. 1409 yılında yazılmıştır. Rivayete göre burada bir Acem vâiz Bakara sûresinin 285. âyetini tefsir ederken, Hazret-i Muhammed ile Hazret-i İsa arasında hiçbir fark ve üstünlük olmadığını söyleyince, cemaatten birisi kalkıp, “Ey câhil! Peygamberler arasında peygamberlik vazifesi bakımından bir fark yoktur. Hepsini peygamber kabul etmek lâzımdır. Ama Sevgili Peygamberimiz, elbette bütün peygamberlerden üstündür” diyerek aynı sûrenin “Peygamberlerin bazıları bazılarından üstündür” meâlindeki 253. âyetini okudu. Bu hâdise, Süleyman Çelebi’yi çok hislendirip, meşhur mevlid kasidesini kaleme almasına vesile oldu. Edebî değeri yüksek, ama çok samimi bir eserdir. Münâcât (Allaha yakarış), velâdet (doğum), risâlet (peygamberlik), miraç, rıhlet (vefat) ve duâ kısımlarından müteşekkildir. Uzun olduğu için mevlidlerde ekseri münâcât, velâdet, miraç ve dua kısımları okunur. Aralarda aşir ve ilahi okumak âdettir. Eskiden her beyit sonunda, zâkirler hay diye zikrederdi...




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

3 Mart 1924 itibarıyla Türk tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu. Halifelik kaldırılmış ve tarihin en uzun ömürlü hânedanlarından Osmanlı hânedanı mensupları vatandaşlıktan çıkarılarak yurt dışına sürülmüştü. Bu, yaşlısından beşikteki bebeğe kadar hepsi için yeni ve sıkıntılı bir hayatın başlangıcı oldu.

Osmanlı Hânedanı’nın hukukî statüsü, asırlar boyu kanunnâmeler ve geleneklerle tayin olunmuştur. Hânedan, padişah oğul ve kızları (şehzâde ve sultanlar) ile oğulların nesilden nesile devam eden oğlan ve kız çocuklarından müteşekkildir. Nitekim şer’î hukukta oğul ve kızlar ile, oğlun oğul ve kızları vâris olup âileden sayılırdı. Bunlar varken, kızların çocukları âileden sayılmaz ve vâris olamaz.

Son şehzadeler İstanbul yatında bir arada. 1-Vahdeddin Efendi 2-Mecid Efendi 3- Ziyaeddin Efendi 4- Seyfeddin Efendi 5-İbrahim Efendi 6-Necmeddin Efendi 7- Ahmed Nihad Efendi 8- Ömer Hilmi Efendi 9- Cemaleddin Efendi 10-Abdülhalim Efendi 11-Osman Fuad Efendi 12- Ömer Faruk Efendi.

KENDİ SİCİLLERİ VARDI

Şehzâde ve sultan, diğer hânedanlardaki hükümdar oğulları ve kızlarına verilen prens-prenses unvanının muadili idi. Padişah ve şehzâde zevceleri ile sultan eşleri ve çocukları, hânedan âzâsı değil; hânedan mensubu idi. Monarşilerde hânedan vatandaş statüsünde değildir. Umumî nüfus sicillerine değil, saraydaki hânedan sicilline kaydedilir. Hânedan mensupları, hususî hayatlarında padişahların koyduğu kâidelere uymak zorundaydı. Şehzâde ve sultanlar ile padişah ve şehzâde zevceleri, padişahın izni olmaksızın evlenemez; evlenirse, hânedanla alâkalı haklarını kaybederdi. Oğlu olan padişah zevcesi artık kimseyle evlenemezdi. Çünkü padişahın bir üvey babası tasavvur edilemez. Padişah oğullarına şehzâde denirdi. Şehzâdeler önceleri sultan ve sonraları efendi unvanıyla anılırdı. Cem Sultan ve Burhaneddin Efendi gibi. Küçükken anneleri ile; büyüdükleri zaman kendilerine tahsis edilen dairelerinde hususî hizmetkârlarıyla ve hasodadan tayin edilen lalaların nezâretinde yaşarlardı. 12 yaşlarına gelince maiyetleri ve anneleri ile Konya, Manisa, Amasya gibi sancaklara sancakbeyi olarak gönderilirlerdi. Bu usul XVII. asır başlarına kadar sürmüş; bundan sonra şehzâdeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmuşlardır. Hareme bitişik çeşitli odalar ve oniki daireden müteşekkil bu daireye, etrafındaki şimşir ağaçları sebebiyle şimşirlik adı verilirdi. Salon duvarlarındaki kafes motifinden dolayı mânâlı bir şekilde Kafes de denilen ve küçük bir bahçesi bulunan şimşirliğin etrafı duvarla çevrili idi. Şehzâdeler, âileleri, câriye ve ağalarıyla beraber burada yaşar; merasimler dışında pek dışarı çıkmaz; fazla kimseyle de görüşmezdi.

HANEDAN REİSİ New York’ta yaşayan hanedan reisi Osman Ertuğrul Efendi, Sultan Abdülhamid’in torunu olup 1912 doğumludur.

HARUN EFENDİ Harun Efendi Sultan Abdülhamid’in torunu olup, Türkiye’de yaşayan en yaşlı şehzadedir.

HAYIR SAHİPLERİYDİLER

Bu devirde şehzâdelerin çocuk yapmasına izin verilmediği yaygın kanaattir. Ciddî Osmanlı kaynaklarında bulunmayan bu iddiayı nakzeden misaller vardır. Doğrusu, istikbali pek de parlak görmeyen şehzâdeler bu hususta kendi rızâlarıyla bir kontrol yapmış olabilir. Şehzâdelerin çocukları da şehzâde veya sultan olarak anılırdı. Şehzâdelerin hususî tahsisatları varsa da, diğer devletlerdeki prenslere, hatta kendi kızkardeşlerine nazaran malî ve siyasî bakımdan çok zayıf bir statüde tutulmuşlardır. Şehzâdeler, son devirde artık saray dışında yaşamaya; meslek sahibi olup çeşitli memuriyetler almaya başlamıştır.

Padişah kızları sultan unvanı ile anılırdı. Mihrümah Sultan gibi. Padişahların siyasî maksatlarla Anadolu beyliklerinden kız almalarına mukabil; sultanlar da bu beyliklere gelin giderdi. Zamanla vezirlerle evlendirilmişlerdir. Böylece hem başarılı devlet ricâli taltif edilmiş; hem de bunlar saraya bağlanarak, kendi aralarında evlilik yoluyla yakınlıklar kurmasının önüne geçilmiştir. Aile içinde evlilikler çok azdır. Sultanlar, dilerse kocasını boşamak salâhiyetiyle evlenirlerdi. Şer’î hukuk, kadına bu hakkı verir. Sultanlar evlendikten sonra kocaları ve maiyetleriyle ayrı bir sarayda otururlardı. Sultan eşleri, kimin kocası olursa olsun padişahın dâmâdı sayılır ve dâmâd-ı hazret-i şehriyârî diye anılırdı. Dâmâdlar, boşanma ile protokoldeki yerlerini ve evlilik sayesinde kazandıkları bütün unvanlarını kaybederdi.

Sultan oğullarına sultanzâde, kızlarına da hanımsultan denirdi. Sultan Fatih, kızlarının oğullarına sancakbeyliğinden yukarı rütbe verilmesini yasaklayarak, cemiyette ikinci derecede soyluluğun teşekkülüne engel olmuştur. Sultanlar şehzâdeler gibi değildi. Daha rahat ve zengin yaşardı. Servetlerini hayır eserlerine harcar; şehrin fakirlerine sadaka, evlenecek kızlara çeyiz vererek tüketirdi. Bu sebeple sürgünde çok dara düşmüşlerdir.

Bugün hanedanın tümü Sultan II. Mahmud’un soyundan gelmektedir.

BİR RÜYANIN SONU

Saltanat ve halîfelik peş peşe kaldırılınca, 3 Mart 1924 tarihli kanunla hânedana mensup şehzâdeler, sultanlar ve sultan çocukları ile eşleri hayatta bulunan padişah ve şehzâde zevceleri ile dâmâdlar olmak üzere 155 kişi vatandaşlıktan ihraç olunarak üç gün içinde sınır dışı edildi. Kanuna dâhil olmadıkları halde ebeveynleri veya çocukları ile sürgüne gitmek zorunda kalanlarla bu sayı 200’ü bulur. Sürgünde efendilerinden ayrılmayan emektarlar da sayılırsa, sürgünlerin sayısı yüzlercedir. Bunların transit olarak bile ülkeden geçmesi yasaklandı. Mallarını bir yıl içinde tasfiye etmeleri, aksi takdirde hazineye kalacağı bildirildi. Hemen hepsi vatansız, pasaportsuz olarak yaşadı. Bankalarda paraları, yanlarında nakitleri olmayan bu insanların çoğu, sürgünde tarifsiz sıkıntılar çekti; açlıktan ölenler bile oldu. Ama asalet ve şereflerine uygun yaşamaya çalıştılar. Geride bıraktıkları malları da şunun bunun elinde çarçur edildi. Oğuz Han neslinden ve tarihin en eski hânedanlarından Osmanlı hânedanı böylece siyaset sahnesinden çekilmiş oldu. 1952 yılında hânedanın kadın mensuplarına, 1974 yılında da tümüne ülkeye dönme izni verildi.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

UNUTUL(MAY)AN ADAKALE

Bizim zamanımızda ilkmektepte okuma bayramı olurdu. Okumayı söken ilk üç çocuğa kırmızı kurdele takıp kitap hediye ederlerdi. Bana da Adakale Türk Masalları kitabı verilmişti. Kitapta ne yazdığını hatırlamıyorum ama, kapağındaki renkli manzara resmi bugün bile gözümün önündedir. Adakale’yi önceleri Kaf Dağı gibi hayalî bir yer zannederdim. Neresi olduğunu sonra öğrendim. Tuna Nehri üzerinde, Romanya ile Sırbistan arasında, Orşova şehrinin karşısında, 1.8 km uzunluğunda, 400 m genişliğinde bir ada imiş. Romanya’dan 300, Sırbistan’dan 400 metre uzaklıktadır. Adayı Sultan Fatih fethetti. Avusturya tecavüzlerine mâni olmak için buraya bir kale yapılıp Türkler yerleştirildi. Osmanlılar buraya “Macaristan’ın kilidi, Sırbistan ve Romanya’nın anahtarı” derdi.

FELAKET ÜSTÜNE FELAKET

93 Harbi neticesinde imzalanan Ayastefanos Anlaşması ile kalenin boşaltılması kararlaştırıldı. Bu anlaşmanın ağır hükümlerini hafifletmek için İngilizlerin yardımıyla 1878’de imzalanan Berlin Anlaşması’nda adanın statüsü unutuldu. Osmanlı Devleti Adakale’ye hükmetmeye devam etti. Burada bir nahiye müdürü ve kadı bulunuyordu. Cihan Harbi neticesinde Trianon Anlaşması ile Adakale Romanya’ya verildi ise de, Osmanlı hükümeti tanımadı. 1923 Lozan Anlaşması ile bu kayıp kabul edildi. Ancak adanın son felâketi bu değildi. Adakale’de, 1967 yılında 150 hanede 750 nüfus yaşıyordu. Bu mıntıkada ahalisinin tamamı Türk olan yegâne şehirdi. Osmanlı geleneklerini 500 sene canlı bir şekilde yaşatan ada halkı, tütüncülük, lokumculuk, kayıkçılık, bir de Tuna’daki gezinti gemilerinde kahvecilik yapardı. Mimarîsi çok hoştu. Tuğla çatılı, beyaz boyalı, kârgir evleri; tek minareli camisi vardı.

1967 yılında zamanın Romanya ve Yugoslavya hükümeti, daha doğrusu iki komünist, Çavuşesku ile Tito, Tuna’daki bu son Osmanlı varlığını yok etmek üzere anlaştı. Ada bir baraj altında kalacaktı. Baraj projesi ilk çıktığı 1962’de halk kaleye dolup hâdiseyi protesto etti. “Biz adamızı terk etmeyiz; gidersek Türkiye’ye gideriz” diye Çavuşesku’ya hitaben bir dilekçe imzaladılar. Ama “Bizi Tuna’ya döker; balıklara yem yapar” korkusuyla veremedilerse de gizlice Türk sefaretine ulaştırdılar. Türkiye -her zamanki gibi- tınmadı. 36 hane Köstence’ye, 2 hane Temeşvar’a, 12 hane Bükreş’e, gerisi de Türkiye’ye göçtü. 1972’de biten Demirkapı Barajı, Adakale’yi sular altında bıraktı. Bu sebeple ne zaman Adakale ismini işitsem, yüreğim sızlar.

Adakale’de, 1967 yılında 150 hanede 750 nüfus yaşıyordu. Bu mıntıkada ahalisinin tamamı Türk olan yegâne şehirdi.

SUYU ŞİFALI TUNA

Ada turistik bir yerdi. Gelen turistten 1 Lei ayakbastı parası alınırdı. Adanın lokumu ve şekerlemeleri meşhurdu. Adakaleliler, kahveyi havanda döver; kumda ve külde pişirirdi. Kokusu, karşı sahillerde duyulurdu. Tadı, Tuna suyundan gelirdi. Yemekler bile bu suyla pişerdi. Tuna’nın suyu şifalı kabul edilirdi. Cildi kırıştırmaz; bu suyla yıkanan kadın yaşını göstermezdi. Zaten doğuya akan nehirler bereketli olur derler. Nerede şimdi o suyu masmavi Tuna! Adada tekstil, sucuk ve iki sigara fabrikası vardı. 37 çeşit sigara, hatta puro imal edilirdi. Romanya’dan kaçak işçi gelirdi. Hapishane iç çamaşırları burada dikilirdi. Ada, bir ilticâ adası idi. Yugoslavya’ya kaçmak isteyen Romenler buraya gelip karşı sahile geçmeye çalışırdı. Her gün kaçan kaçana idi. Çok insan öldü. Bazen Tuna Nehri kıpkızıl akardı. Bunun üzerine hükûmet, adanın etrafını tel örgülerle çevirdi. Ada halkı kendisini açık hapishanede hissetmeye başladı. Yine de iyi yüzme bilmesine rağmen, adayı bırakıp karşıya geçmeyi düşünmedi.

YENİDEN DOĞUYOR

Bugün sevindirici bir haber var. Adakale yeniden doğuyor. Bir Türk iş adamı Romanya hükümetinin de yardımı ile bu tarihi yeniden canlandırma adına büyük bir Adakale turizm projesine 5 milyon euro yatırıyor. Kale, mezarlık ve bazı tarihî eserlerin taşındığı Şimian adası yeni Adakale olarak restore edilecek. Ada 49 yıllığına kiralandı. İstanbul’dan da gemi işleyecek.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Rivayete göre, 642 yılında İskenderiye fethedildikten sonra, Halife Ömer şehir kütüphanesindeki kitapların yakılmasını şehrin fatihi Amr bin Âs‘a emretmiş. O da Yahya en-Nahvî’nin (Ioannis Philoponos) itirazlarına rağmen, kitapları şehirdeki dört bin hamam külhanında yaktırmış. Hamamlar altı ay bu kitaplarla ısıtılmış. Bunu Ebu’l-Ferec diye bilinen Suriyeli Hıristiyan yazar Barhebraeus (1226-1289) söylüyor. Bunun meşhur tarihi, 1663’te Latince’ye çevrilip yayınlandı. Efsâne ilk o zaman Avrupa’da duyuldu. Bir kere Arapların fethinden sonraki asırlara kadar kâğıt henüz Mısır’a girmemişti. O zamandaki kitapların hepsi olmasa da çoğu yanmayan parşömen üzerine yazılmıştı. Kaldı ki hamamların ocaklarını o kadar uzun süre yanık tutmak için en az 14 milyon kitabın bulunması gerekliydi. O devirde bu kadar kitap ne gezer! Hem Yahya’nın da Amr bin Âs’dan bir asır evvel yaşadığı söyleniyor. Üstelik hâdise, kitabın İbranice ve kısaltılmış Süryanice ve Arapça asıl nüshalarında bulunmuyor. Sonradan kitaba sokuşturulmuş intibaını veriyor.

HAZRET-İ ÖMER’İ LEKELEME FIRSATI

Ebu’l-Ferec bunu, Ioannis’in hayatını anlatan tarihçi İbnü’l-Kıftî‘den okumuş. O da bunu 1203’te Mısır’ı gezen Bağdatlı tabip Abdüllatif‘ten rivayet ediyor. O da “İskenderiye fenerinin yıkıntıları yanında birtakım direkler gördüm. Hazret-i Ömer’in yaktırdığı kütüphane burası olsa gerek!” demiş. Bu ziyaret Fâtımî Devleti’nin sonuna denk gelir. Fâtımîler, felsefeden etkilenen aşırı Şiî fırkasına mensuptu. Hazret-i Ömer’i cahil ve barbar olarak tanıtmak, ancak onların işine gelirdi. Abdüllatif, bu dedikodulara aldanmış olsa gerek.

Salâhaddin Eyyûbî, Mısır’ı ele geçirince Fâtımîlerin sapkın inançlarına dair propaganda kitaplarını yaktırmıştı. İbnü’l-Kıftî’nin babası, bu sırada Mısır’da kâdı idi. Muhtemelen babasından işittiklerini anlatırken; hâdise bambaşka bir renge büründürülmüştür. İbnü‘l-Kıftî hamam sayısını vermiyor. Bunu Ebu’l-Ferec uydurmuş. Amr bin Âs, eline geçen bazı Yunanca kitapları ne yapacağını Halife Ömer’e sormuş. O da “içinde işe yarar bir şey varsa sakla, değilse yak!” demiş. Bu hâdiseyle de yangın arasında irtibat kurulduğu âşikâr.

PROPAGANDA İÇİN NELER YAPILMAZ

Böyle mühim bir hâdiseden, ne zengin Orta Çağ İslâm, ne kilise, ne Bizans ve ne de Yahudi literatüründe bahsedilir. İznik piskoposu tarihçi Yuhanna, 7. asır sonlarında yaşadığı halde ve koyu İslâm düşmanlığına rağmen, bu hâdiseden bir kelime olsun söz etmez. Bu gibi iddialar ya efsanelerden doğar; ya da kasıtlı olarak uydurulur. Bir kişinin, bir davanın propagandasına yarar. Propagandacı için etkileyici ve ikna edici olmak önem taşır, doğrular değil.

Papalar, 8. asırdan beri bütün Avrupa’nın ilk Hıristiyan Roma İmparatoru Konstantin tarafından bir fermanla kendilerine bahşedildiğini söyler; buna dayanarak bütün krallar üzerinde dinî ve dünyevî tek otorite olmak isterdi. 4. asra ait olduğu iddia edilen ve Konstantin Hibesi denilen bu vesikanın sahteliği 15. asırda ortaya çıktı. Krallar birer ikişer papanın dünyevî otoritesini reddetti.

Yahudilerin dünya hâkimiyeti planlarının anlatıldığı Siyonist Protokolleri‘ni de, Çarlık Rusya gizli polisi bir Fransız romanından uydurmuştu. Yahudilere devrimci komplolar ve devrimcilere de Yahudi fikirleri isnat ederek, bu silahla önde gelen iki düşmanı vurmaya çalıştı. Sözde Protokoller, Naziler ve taklitçilerince, başka yerlerde kin ve zulmü meşrulaştırmak için çokça kullanıldı.

Tarihî delillerle sahteliği defalarca isbatlanmasına rağmen, propagandacıların favorisi olarak kaldı. İskenderiye Yangını masalında da maksat, saygıdeğer Halife Ömer’i kütüphaneleri yıkıcı olarak gösterip, İslâmiyetin ismini karalayarak, İslâm aleyhdarı propagandayı beslemektir. Müslümanların bile şuursuzca sahip çıktığı iddiayı, enteresandır ki, son zamanlarda Avrupalı oryantalistler çürüttü. Böylece Halife Ömer’i ve ilk Müslümanları bu iftiradan temize çıkardılar.

Theophilos’un işi Müslümanların üzerine yıkıldı Peki İskenderiye Kütüphanesini kim yaktı? Yahut hakikaten yandı mı? Bu kütüphaneyi M.Ö. 332 yılında Büyük İskender kurmuştu. Saray bahçesinde mermer bir bina idi. O zaman yeryüzünün en zengin bu kütüphanesinde 900 bin eser saklanıyordu. Müdürü, istediği eseri bulup satın almaya salâhiyetli idi. Mısır’a giren her kitap, önce buraya götürülüp kopyası alınırdı. Romalılar Mısır’ı işgal ettiklerinde, kütüphane sarayla beraber harab oldu.

Hıristiyanlıktan sonra, Romalıların Mısır vâlisi Theophilos, 391 yılında bu kütüphanenin bulunduğu yerde bir kilise yaptırmak istedi. Hafriyat sırasında burada eski Mısırlılara ait bir mabed taşı bulundu. Bu vesileyle Hıristiyanlarla yerli Mısırlılar arasında patırtı çıktı. Hâdiseler isyana dönüştü. Çok insan öldü. Theophilos, asker sevk edip isyanı bastırdı. Kütüphanenin bulunduğu yeri yakıp yıktı. Kıyıda köşede kalmış eski kitapları hamam külhanlarında yaktırdı. İlme ve tarihe saygılı Hıristiyanların bu marifetinin faturası da, ne yazık ki Müslümanlara kesildi.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Çin ve Roma tarihlerinde, Türkler bu isimle anılır. M.E. III. asırda yaşayan Hun İmparatorluğu halkı arasında, Türk adında kalabalık ve güçlü bir boy vardı. Bu boy, iktidarı ele geçirip Göktürk Devleti’ni kurunca, aynı dili konuşan bütün topluluklara Türk adı verilmiş; Arap, Fars ve Bizanslılarca da böyle anılmıştır. Nitekim Moğollar da, kavmi arasında en güçlü ve kalabalık bir topluluk iken, iktidarı ele geçirmesi sebebiyle bütün bir ırka adını vermiştir. Franklar, Almanlar, Ruslar, İtalikler, Angllar için de böyle söylenebilir.

GÖKTEN TÜREMİŞ

Türk kelimesinin aslı türemek fiilinden gelir. Bu fiilden, türemiş, yaratılmış, sayıca çok, soylu mânâsına türük ve nihâyet hece düşmesiyle türk kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu’da bir kısım göçebeler de yürümek fiilinden yürük adını almışlardır. Muhtemelen Türkler, aynı dili konuşup aynı soydan geldiklerini göstermek için, kendilerinden bahsederken millet karşılığı olarak türük kelimesini kullanmış; sonra bu bir kavim adı hâline gelmiştir. Göktürk, gökten türemiş demektir. Burada hânedanın mukaddes vasfı vurgulanmıştır. Gök ve mavi renk, eski Türklerde dinî bir semboldü.

TÜRK-MEN

Türk kelimesi, sonradan Uygurlarda, kuvvetli ve olgun mânâsını kazanmıştır. Bir rivayette Türk, miğfer demektir. Eteklerinde yaşadığı dağ, miğfer şeklinde olduğu için, bu boya Türk ismi verilmiştir. Bir başka rivâyete göre, Araplar, İskender-i Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc için yaptığı seddin önünde kalan millete, beri yanda kalmış, terk edilmiş (terîk) mânâsına türk demişlerdir. Bir başka Arap rivayetinde de Yafes’in oğlunun yerleştiği bölge ıssız olduğu için terîk denmiştir. Çoğulu etrak’tır. Türk, Farsça, beyaz demektir. Farslar, Türklerle ilk karşılaştıklarında, bölge halkı gibi esmer veya sarı olmadıkları için bu ismi vermiştir. İran mitolojisine göre İrec ile Turec adlı iki kardeşten İranlılar ve Türkler türemiştir. İranlılar, Türklerden ilk Müslüman olanlara da “Türk’e benzer” mânâsına, Türk-mend (Türkmen) demişlerdir. Başka bir rivâyette Türkmen, Türk-i İman kelimesinden gelir ve Müslüman Türkleri ifade eder. Nitekim Türkmen, Müslüman Oğuzlara verilen isimdir. Avrupalılar, Osmanlılara, hatta Müslümanlara Türk demişlerdir. Türklerden İslâmiyete giren ilk topluluklardan olup, Göktürklerden indikleri için Türklük şuuruna sahip bulunan Karluklar, komşuları İranlılara “Türk men” (Ben Türküm) derdi. İranlılar bu sebeple Kalmuk ve onlarla beraber yaşayan Oğuzlara bu ismi verdiler. Bu da bir rivayettir.

KANTURAOĞULLARI

Bazı İslâm ve Osmanlı tarihçileri, Türklerin, Nuh peygamberin oğullarından Yafes’in Türk (Tevrat’taki söylenişe göre Togharma) adlı oğlunun (Tevrat’a göre torununun) neslinden geldiğini söyler. Beyaz ve sarı ırk Yafes’in başka çocuklarından türemiştir. Nuh Peygamberin oğullarından Sam, Arap ve Yahudîlerin; Ham da Hindli ve Zencilerin atasıdır. Türklerin, Hazret-i İbrahim’in Kantûra adlı hanımından olan oğlu Togarma’nın soyundan geldiğine dair bir Tevrat rivâyeti daha vardır. Bu sebeple Türkler, bazı Sâmî kaynaklarında Benî Kantûra (Kanturaoğulları) diye anılır.

HAZRET-İ PEYGAMBER'İN HADİSLERİNDE TÜRKLER

Türk kelimesi Hazret-i Peygamber’in hadîslerinde de geçer: Size ilişmedikleri müddetçe Türklere ilişmeyin. Zira ümmetimin mülkünü onların elinden ilk kapacak olan Beni Kantûra’dır [Ebû Dâvud, Taberânî]; Siz Türklerle dövüşmedikçe kıyamet kopmaz. Onlar çekirge gibi küçük gözlü, basık burunlu, kırmızı meşin gibi suratlı, aynı zamanda keçe ayakkabılıdır [Buhârî, Müslim]; Türkler dünya ehlinin hepsine hâkim olurlar [Deylemî]; Âhir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Beni Kantûra gelip Dicle nehir kenarına inerler. Basra halkından bir fırka bunlarla harbeder ve şehid olur [Ebû Dâvud]; Benim Türk adında bir ordum vardır. Onunla haddi aşanlara haddini bildiririm [Divanu Lügatit-Türk]; Hıfzın onda dokuzu Türklerdedir [Hatîb].

Ancak hadîslerde geçen Türk tabirinin, gerek ırk hususiyetleri ve gerekse tarihî gerçekler bakımından Moğolları tarif ettiği şüphesizdir. Nitekim hadîslerin gelişinden de bu anlaşılır. Kumral, buğday beniz, açık renk göz, orta boy gibi genetik hususiyetler taşıyan Türklerin, Moğollarla ortak hiç noktaları yoktur. Türkler, Orta Asya’da yerleşen eski bir Âri ırkıdır. Hadîs âlimleri bu hadîslerde geçen Türkler ifadesini, Küffâr-ı Çin olarak tefsir etmiştir. Hadîslerde Türklerden hiç de iyi bahsedilmiyor. O zamanlar Türk kelimesinin, Moğol ve Çinliler için kullanıldığı âşikârdır. Muhtemelen Türkler de yakın bir coğrafyada yaşadığı ve ekseriya hükûmetler Türklerin elinde olduğu için, bu kavimlere Türk denmiştir. Hadislerde zikredilmek veya zikredilmemek Türklerin İslâmiyete hizmet şerefini eksiltmez. Bu hususta İstanbul’un fethine dair hadîs yeter de artar bile!

ETRAK-I BİİDRAK

Türk kelimesinin bir de sosyolojik mânâsı vardır. Türkler, müslüman olduktan sonra, Sâmânoğulları zamanında, Müslüman olmayan ırkdaşları ile İslâm kültürü zayıf göçebe ve köylüler hakkında Türk tabirini kullanmıştır. Yörükler, yerleşik hayata geçmiş; memurluk, ziraat ve esnaflıkla uğraşan, koyun beslemeyip yaylaya gitmeyen ırkdaşlarına Türk demiştir. Nitekim Anadolu’nun çok yerinde bu tabir, sipahi sınıfına girmeyen sıradan köylüler için kullanılmıştır. Etrâk-ı bî-idrak sözü de “anlayışsız köylüler” demek oluyor. Yani bizzat Türkler, daha aşağı kültür ve medeniyet seviyesinde bulunan kavimdaşlarını aşağılamıştır. Bu çok normaldir. Fatih Kanunnâmesi’nde der ki: “Eğer biregü (birisi) hamr (şarap) içse, türk veya şehirli olsa, kâdı ta’zîr ura (cezalandırsın)”. XVI. asra ait Mir’atü’l-Aşk adlı menkıbenamede anlatıldığına göre, Somuncu Baba’ya mürid olmak isteyen Hacı Bayram Veli kölelerini azatlayıp üzerindeki kıymetli elbiseleri satarak, “türkâne esvab” (köylü kıyafeti) ile huzura çıkıyor. Bu inceliği bilmeyenler, yanlış değerlendirmelere kapılmış; Osmanlılar zamanında Türk halkının ihmal edilip aşağılandığını, Türk kelimesine bile alerji duyulduğunu, Türkçenin kara günler yaşadığını söylemiştir. Sosyoloji ve linguistik bilenler, bu iddiaların ne kadar cahilce, hatta art niyetli olduğunu anlamakta güçlük çekmez. O devirde dünyanın neresinde bugünki manasıyla bir millet şuuru olduğunu sormak lâzımdır. Başta Selçuklular ve Osmanlılar olmak üzere, bütün Türk devletleri, ırkçılığa kaçmadan milletleri ile iftihar etmiş; hepsi de Türk kültürüne unutulmaz hizmetlerde bulunmuşlardır.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tarih boyu insan topluluklarının pek azı hariç hepsinde erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi meşru görülürdü. Bunda savaş ve benzeri sebeplerle erkek ölümlerinin daha çok oluşu mühim rol oynamıştır. Ayrıca nüfusu arttırma arzusu, kadınları himaye etme endişesi, kadınların muayyen halleri de birer sebeptir.

SÜLEYMAN PEYGAMBERİN HAREMİ

Önceki peygamberlerin dininde çok kadınla evlilik meşru idi. Tevrat, nafakasını ödemek ve aralarında âdil davranmak kaydıyla erkeklerin birden çok kadın almasına cevaz verir. Hazret-i İbrahim, Sâra, Hacer ve Ketura adında üç hanımla evlenmişti. Hazret-i Yakub’un ikisi hür, ikisi câriye olmak üzere dört; kardeşi Esav’ın da üç hanımı vardı. Tevrat’ta Hazret-i Davud’un dokuz hanımından bahsedilir. Hazret-i Süleyman’ın yedi yüz karısı ve üç yüz câriyesi olduğu bildirildiğine göre bunda bir tahdit de yoktur.

Hıristiyanlıkta çok kadınla evliliğe izin verilmediği kanaati yaygındır. Hatta bu dinin kurucusu sayılan Paulus, Korintoslulara Birinci Mektubu’nda bekârlığı tavsiye eder. Zinâya düşme tehlikesinden dolayı evlenmeye izin verir. Ancak bir erkeğin, ancak tek bir kadınla evlenebileceğini söyler.

Paulus’un çeşitli tabirlere açık bu sözleri bir yana, Hıristiyanlığa ait eski metinlerde tek kadınla evlenme mecburiyetine dair bir hüküm yoktur. Aksine ilk Hıristiyanlar arasında papazlardan bile çok evlenenler vardır. Matta İncili’nde on bâkire ile üstelik aynı gece evlenen adamın kıssası anlatılır. Bundan anlaşılıyor ki, Hazret-i İsa’nın dininde çok kadınla evlenmeye izin verilmişti. Hıristiyanlığın en sıkı tatbik edildiği bir devirde, Bizans imparatorlarının daimâ birkaç karısı olmuştur.

ÖNCEKİNİ BOŞAMASAN DA OLUR

Haçlı seferlerinden tanıdığımız Alman imparatoru Friedrich Barbarossa’nın dört karısı vardı. VI. asırda yaşamış İrlanda kralı Diarmait’in iki karısı ve iki de odalığı vardı. Bizans imparatoru I. Manuel Komnenos, Alman kontes Berthe von Sulzbach ile evli olduğu halde, yeğeni Théodora’yı da nikâhlamıştı. Fransa’daki Merovenj hanedanı mensubu krallar arasında çok kadınla evlenmek yaygındı. Meşhur Şarlman’ın iki karısı ve çok sayıda odalığı bulunuyordu.

Hessen dükü Philippe ile Prusyalı Friedrich Wilhelm, bizzat Martin Luther’in muvafakatiyle ikişer kadın almışlardı. Hatta rivayet olunur ki Luther, İngiltere kralı VIII. Henry’ye önceki karısını boşamadan ikincisini alabileceği yönünde görüş bildirmişti. Kral dinlemedi. Tek karılılık prensibi uğruna, iki karısını öldürttü; birkaçını boşadı. Boşanmayı caiz sayan yeni bir mezhep kurdu.

Otuz Yıl Savaşları’nın ardından (1648), azalan nüfusun çoğaltılması maksadıyla Frankonya parlamentosu çok kadınla evliliği kolaylaştıran kararlar aldı. Hıristiyan mezheplerinden Anabaptistler, “Hakikî Hıristiyanların müteaddit karıları olmalıdır” sloganıyla Münih’de çok kadınla evlenmeyi teşvik ederdi. Amerika’da 1830 yılında kurulan Mormon adlı Hıristiyan mezhebi, bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesini lüzumlu saymaktadır.

İSLAMİYET SINIRLADI

İslâm dini, evlenilecek kadın sayısını dörtle sınırlandırdı. Aralarında her bakımdan adalet şartını gözetmeyi aradı. Bunu yerine getiremeyenler için tek kadınla evlenmeyi ideal saydı. Eski kayıtlardan anlaşıldığına göre, birden fazla kadınla evli Osmanlı erkeği sayısı ortalama yüzde onu geçmezdi. Hemen her cemiyette zinâ nisbeti bile bundan az değildir. Zaten geçim şartlarının güçleşmesi sebebiyle, Müslüman memleketlerinde birkaç kadınla evlenmek neredeyse kalmamış idi. Taaddüd-i zevcât, 1926’da Türkiye’de, 1956’da da Tunus’ta yasaklandı. Müslümanların yaşadığı diğer ülkelerin çoğunda ise mahkemenin veya ilk zevcenin iznine bağlandı.

METRES TUTSANIZ?

Dârülfünun’da (İstanbul Üniversitesi’nde) devletler hukuku müderrisi (profesörü) Ermeni asıllı Şahbaz Efendi’nin hanımının rahminde genç yaşta bir ur teşekkül etmiş ve tedavisi kabil olmamıştı. Şahbaz Efendi, ikinci bir evlilik yapmaya teşebbüs etti. Bunun için patrikhaneye müracaatta bulundu. Bunun kat’iyen caiz olmadığını söyleyen patriğe, “Ben zevcemi seviyorum. Onu boşarsam bir daha evlenemez, sefâlete düşer” dediyse de, müsbet cevap alamadı. Üzüntü ile oradan ayrılırken arkasından yetişen bir papaz, “Arkadaş, sen aptal mısın? Bir metres tutsana!” deyince, Şahbaz Efendi hışımla, “Ben dindar bir adamım. Sen bana zinayı tavsiye ediyorsun. Ne biçim papazsın?” diye kükredi. Ardından Müslümanlığı seçerek Ali adını aldı. İslâm hukuku ile, Avrupa hukukunu mukayese eden kitaplar yazdı. 1898’de vefat etti.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bugün uçaklardan savrulan tonlarca bomba, hiçbir kaide tanımadan, canlı cansız ayırt etmeden ölüm kusuyor. Osmanlılar zamanında, savaşta muharip olmayanlar öldürülmez; ağaçlar kesilmez; ekinler yakılmaz; sular zehirlenmezdi.

Eski hukukumuza göre harbi, hükümdar veya onun vazifelendireceği bir kumandan idare eder. Kumandanın meşru emirlerine şartsız uymak mecburîdir. Düşman şehri kuşatılınca, önce İslâmiyete davet edilir. Kabul etmezlerse, cizye karşılığı İslâm devletinin vatandaşı olmaları istenir. Bunu da kabul etmezlerse, harb kaçınılmaz olur.

Düşman ordusu kuvvetli ise, mal vererek sulh yapılabilir. Savaşta muharip olmayanlar öldürülmez. Ağaçlar kesilmez; ekinler yakılmaz; sular zehirlenmez. Ancak kumandan lüzumlu görürse, düşmanı zaafa uğratmak için bunlar da câiz olur. Harb kızışınca, askeri teşvik için kumandan “Yağma!” diye bağırabilir. II. Viyana Kuşatması’nın hüsrana uğramasının bir sebebi de, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın askere yağma izni vermemesiydi.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa

Düşmana karşı her türlü silâhla karşı koyulur. Mısır’ın fethinde Osmanlıların seyyar toplarına karşılık; Mısır-lıların çakılı topları vardı. Sultan Selim, Memlük sultanı Tomanbay’a niçin seyyar toplar imal etmeye çalışmadıklarını sorunca, “Cennet, kılıçların gölgesi altındadır” hadîsine uyduğunu söyledi. Sultan Selim de ona, “Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın, âyetini okumadınız mı?” diye cevap verdi. Muharebe esnasında davullar vurur, mehterler çalar, askeri yiğitlendirirdi. Bu arada asker arasında gezip, düşmanın yenilmeye yüz tuttuğu, sindiği gibi haberleri yayarak, askerin moralini düzeltmeye çalışanlar vardı. Bu hususî vazifelilere bozan denirdi.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nde kullandığı darbzen toptur. Topun ağız kısmında “Sultan Selim Şah bin Bayezid Han” yazılıdır. Uzunluğu 740 cm, çapı 25 cm.

GANİMETLERİN TAKSİMİ

Harb kazanılınca, düşman malları ganimet sayılır. Beşte biri hazineye konur. Geri kalanı harbe katılan gâzilere dağıtılır. Atlılara, atını kendisi getirdiği için, iki hisse verilir. Ganimet taksim edilirken, şehidin hissesi mirasçılarına teslim edilir. Ganimet İslâm ülkesine getirilip taksim edilmeden önce, kimse buna mâlik olamaz. Ancak İslâm ordusu, ihtiyaçları kadar yiyebilir ve kullanabilir. Harbe bilfiil iştirak etmeyip de, casusluk gibi faaliyetlerde bulunan mücâhidler de ganimetten hak sahibidir. Muharebede yardımcı olan, meselâ hastabakıcılık yapan köle, kadın ve çocuklar ile yol gösteren gayrımüslimlere, taksim edilmeden önce ganimetten bir mikdar mal verilir. Ayrıca her asker, öldürdüğü düşmanın üzerindekilere mâlik olur. Düşman arazisinin beşte dördünü, hükümdar hazineye alıp halka kiraya da verebilir. Osmanlılar, fethettiği toprakları hep böyle yapmıştır.

EN YÜKSEK RÜTBE

Muharebe esnâsında aldığı yaradan dolayı harb meydanında hemen ölen Müslümanlar şehid olur. Haksız yere katledilen kimse de böyledir. Şehidlik, İslâm dini bakımından mühim ve yüksek bir mertebedir. Şehid, yıkanmayıp kefenlenmeden üzerindeki kanlı elbiseleri ile defnedilir. Harbde yaralanıp bir yere nakledilen ve az da olsa yiyip içen, uyuyan veya tedavi gören veya bir çadıra sığınan yahut aklı başında olduğu halde üzerinden bir namaz vakti geçip de onu edâya kâdir olan kimseye mürtes denir. Mürtes yıkanır, kefenlenir. Bu sebeple maktul halîfelerden Hazret-i Ömer ve Ali yıkanıp kefenlenmiş; fakat Hazret-i Osman yıkanmayıp üzerindeki kanlı elbiseleriyle defnolunmuştu. Sultan Murad Hüdâvendigâr, harb meydanında şehit düşmüştü.

TESLİM OLANLAR ÖLDÜRÜLMEZ!

Esirler hakkında hükümdar muhayyerdir: 1-Eli silâh tutanları öldürebilir. 2-Müslüman esirlerle değiş-tokuş yapabilir. 3-İhtiyaç varsa fidye karşılığı serbest bırakabilir. 4-Köle yapabilir. Böylece beşte biri devlete, beşte dördü de gâzilere ait olur. Tarihimizde ekseriya bu son usul hem insanî olduğu, hem işgücü temin ettiği, hem düşmanın gücünü kırdığı; hem de potansiyel Müslümanlar meydana getirdiği için tercih edilmiştir. Zaten o devirde hemen her ülkede bu esaslar geçerliydi. Esir alınmadan teslim olanlar öldürülmez. Esir alındıktan sona Müslüman olmak, köleliğe engel değildir. Ama ölüm ve değiş-tokuştan kurtulur. Esirler, insanî muamele görme hakkına sahiptir. Eziyet ve işkence yasaktır. Hazret-i Peygamber, bir muharebede esirlerin güneş altında bekletildiğini görünce bunu şiddetle men ederek hepsinin gölgeye alınmasını emir buyurmuştu. Mağlûp devletin halkı, ya ülkeyi terkeder; yahud Müslü-manlarla eşit haklara sahip vatandaş olarak yaşamaya devam eder.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Adriyatik sahilinde bugün Hırvatistan’a ait şirin bir şehir vardır. Her sene turistlerin akın ettiği bu şehre İtalyanlar Ragusa, Hırvatlar Dubrovnik diyorlar. Dubrava, Slavca meşe korusu demektir. Burası asırlarca Osmanlı Devleti’nin mümtaz bir eyaleti idi. Resmî adıyla Communita di Ragusi, Dalmaçya sahilinde ticarette öne çıkmış yüzelli millik arazisi olan küçük bir knezlik (beylik) idi. İslavların, müstakil prens veya dükalarına knez denirdi. Zaman zaman Venedik ve Bizans arasında el değiştiren şehir devleti, daha Sultan Murad Hüdâvendigâr zamanında 1365 yılında Osmanlı hâkimiyetini tanımıştı. Daha önceleri Sırp Kralı’na vergi verirlerdi. Bu krallık parçalanınca Hersek Dükası bu vergiyi almak üzere şehre saldırınca, karşısında Osmanlıları buldu. Osmanlılar, düşman olan Venedik’ten ayırmak üzere buraya Dobrovenedik (=İyi Venedik) dediler.

CEZA OLARAK VERGİYE ZAM

Şehir tüccarına Osmanlı şehirlerinde ticaret serbestisi verildi. Ayrıca şehrin Slavlara ve Bizans’a karşı korunması taahhüt edildi. Karşılığında Osmanlı hazinesine senelik 500 düka altını ödeyecekti. Önceleri çok fakirdi. Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra Venedik mallarının geçiş yeri hâline gelerek çok zenginleşti. 1444 Varna Muharebesi’nde tazyike dayanamayıp Haçlılara kadırga verdiği için ceza olarak vergisi arttırılıp 1000 dükaya çıkarıldı. 1478 tarihli bir fermanla şehir tüccarından gümrük alınmayacağı ve şehrin senelik 12.500 düka vergi ödeyeceği bildirildi. Osmanlılar, beyliğin idaresine karışmadılar.

Şehri, 12 kişilik bir meclis idare eder; knezleri, bu meclis kendi arasından seçerdi. İki Dobrovenedik sefiri her sene İstanbul’a gelirdi. Vergi ve hediyeleri takdim ederdi. Padişah tarafından kabul olunup kendilerine hil’at giydirilirdi. Ertesi sene yeni sefir gelene kadar misafir edilirdi. Bu müddet daha sonraları üç seneye çıkarıldı. Ülkede Osmanlı askeri bulunmazdı. Aynı zamanda Osmanlı Devleti lehinde istihbarat ve casusluk faaliyetlerinin merkezi idi. Dobrovenedikli tacirler, gezip dolaştıkları Alman, İspanyol ve İtalyan şehirlerinde görüp işittiklerini Osmanlılara muntazaman haber verirdi. Şehrin ticaret ağı, Hindistan, hatta Amerika’ya kadar uzanıyordu.

8 ASIRDIR DEĞİŞMEYEN MİMARİ Asırlar önce Ragusa adası ile Dubrava (meşelik) arasındaki bataklık kurutularak teşekkül eden Dubrovnik’e 7. asırda Avarlardan kaçan Romalılar yerleşti. Daha sonra Slav mülteciler geldi. Bugün 50 bin kişinin yaşadığı şehir, dağ eteklerinden denize uzanmış bir burunda yer alır. Surlarıyla övünürler. Motorlu vasıta sokulmayan şehrin mimarisi sekiz asırdır hiç değişmemiştir. Meyve bahçeleri ve her sene düzenlenen sanat faaliyetleri ile ecnebilerin çok alâkasını çeker.

HAYAL OLAN GÜZEL GÜNLER

Dobrovenedik, Osmanlı Devleti ile sadece vergi ödemekten ibaret bir münasebet içinde olduğundan dolayı, aslında mümtaz bir eyâletten çok, tâbi bir memlekete benzer. Ancak ödediği vergi resmen cizyedir. Bu sebeple hukuken Osmanlı eyâletlerinden sayılmıştır. 1808’de Fransızların işgal ettiği şehir, 1815 yılında Avusturya’ya verildi. Osmanlılar zamanında beş asırdır devam eden muhtariyeti derhal kaldırıldı. Sıradan bir şehir hâline getirildi. 1918’de Yugoslavya’ya, yakın zamanda bunun parçalanmasından sonra da Hırvatistan’a düştü. Eski parlak günlerini bir daha ele geçmemek üzere kaybetti. Dubrovnik halkı, hâlâ Osmanlılar zamanında yaşadıkları serbest ve zengin hayatı hasretle yâd eder.

GÜNÜBİRLİK KALE KUMANDANI

XVII. asır sonlarında İstanbul’daki İngiliz sefaret heyetinde bulunan Ricaut’nun anlattığına göre, Dobrovenedik’te knez seçimleri çok enteresandır: “Bu seçimler dünyada benzeri olmayacak kadar itimatsızlık üzerine kurulmuştur. Knez bir aylığına; diğer yüksek memurlar bir haftalığına seçilir. Kale kumandanı ise her akşam değişir. Senato akşam, önceden haberi olmadan, meselâ sokaktan geçen bir adamı kumandan tayin eder. Gözüne bir mendil bağlanıp, muhafız nezâretine kaleye getirilir. Hiç kimse o akşam kimin kumandan olacağını bilemez. Bu sayede şehri düşmana teslim etmek üzere tertiplenen komplolar suya düşmeye mahkûmdur”.

Dubrovnik şehrinin arması




“Bölüneni börü (kurt) yer!” [Türk atasözü]
Türkler, gerek anavatanları olan Orta Asya’da, gerekse sonra yerleştikleri İran, Ortadoğu ve Anadolu’da irili ufaklı pek çok devlet kurdular. “Pek çok devlet kurdular” denince, pek çok Türk devletinin de “yıkıldığı” anlaşılmaktadır. Bunların yıkılmasında, devlet hâkimiyetinin, hanedanın ortak malı sayıldığı eski bir Türk siyasî geleneğinin tesiri çok büyük olmuştur. Hanedanın her erkek mensubu,  küçük olsun, büyük olsun, tahta geçmek hususunda kendisini eşit hak sahibi görmektedir. İşte eski Türk tarihinde bolca görülen hanedan kavgalarının esası, ülüş sistemi denilen bu gelenektir. Bazı Türk hükümdarları bunun önüne geçmek için devleti parçalara ayırıp her birini bir şehzâdenin idaresine vermek yoluna gitmişse de, mahzurları bertaraf etmek şöyle dursun, bu devletçikler düşmanlarınca kolayca yutulmuştur. Hun, Göktürk, Kutluk, Uygur, Karahanlı, Gazneli, Gürgânlı ve Selçuklu gibi Türk devletleri, hep böyle yıkılmışlardır. Selçuklular bir ara veliahd tayin etmek suretiyle merkeziyetçi bir usul getirmeye çalışmışlarsa da, bu usûlü yerleştirmeye muvaffak olamamışlardır. Tarihteki Türk devletlerinin, Kuzey-Güney veya Doğu-Batı diye ayrıldığı, ya da Selçuklularda olduğu gibi beylikler, atabeylikler halinde parçalandığı tarih kitaplarından hatırımızdadır.

İşte Selçuklulardan sonra Anadolu’da yeni bir güç olarak ortaya çıkan Osmanlılar, bu tecrübelerden ders almış, devletin böyle bir âkıbete uğramaması için fedakârlık gösterip, acı ilacı bizzat kendileri içmişlerdir. Bu ilaç, halk arasında “kardeş katli” diye bilinen, hanedan mensuplarının nizâm-ı âlem, yani amme menfaati yolunda katledilmesidir. Şunu söylemek gerekir ki, bu tatbikat Osmanlılara mahsus ve münhasır değildi. Sâsânîlerde, Roma ve Bizans’da, hatta Müslüman Endülüs ve Mağrib devletlerinde sıkça rastlanmaktadır. Ancak bunlarda maksat, devletin birliği ve milletin dirliğini korumaktan ziyâde, tahtı ele geçirmektir. Bu esnada Avrupa’da yıllarca süren verâset harplerinde ülkelerin harab olduğunu, binlerce insanın öldüğünü de hatırlamak lâzımdır.

Osmanlı Devleti’nde şehzâde katli meselesi, tarihî, siyasî ve hukukî yönlerden tetkik konusudur. Bu yazıda mevzunun daha ziyade hukukî yönü ele alınacaktır.

Fatih’in meşhur kanunnâmesi...
Osmanlılarda bilinen ilk şehzâde katlinin, 1298 yılında, o zamanlar bir aşîret beyi sayılan Osman Gazi’nin, kendi aleyhine çalışıp yolda tekfurlarla işbirliği yapan amcası Dündar Beye tatbik edildiği rivayet olunur. Bu hâdiseden itibaren birkaç yüzyıl hemen her padişah zamanında hanedan mensupları devlet için bir problem olmuştur. Taht iddiasında bulunan şehzâdeler, arkalarına Anadolu’daki beylikleri, hatta Bizans’ı alarak ayaklanmışlar; devletin başına büyük gâileler açmışlardır. Hele Osmanlıların mağlubiyetiyle biten Ankara Meydan Muharebesi (1402) akabinde memleket büyük bir otorite boşluğuna düşmüş; eski padişah Yıldırım Sultan Bayezid’in birbirinden değerli dört şehzâdesi arkalarında binlerce kişi olduğu halde yıllarca süren bir taht mücadelesine girişmişti. Bu Fetret Devri sonunda, padişahın küçük oğlu Mehmed Çelebi, kardeşlerini bertaraf ederek tahtın yegâne sahibi olmuştur (1413). Bu devrin unutulmayan acı hatıralarının, Fatih Sultan Mehmed’in Teşkilat Kanunnâmesi’ndeki meşhur maddeyi doğurduğu söylenebilir: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar.” Titizlikle yazıldığı anlaşılan bu maddenin metni, hanedan mensuplarının öldürülme sebeplerine ve bunun hukukî mesnedine de açıkça işaret ediyor ki aşağıda tafsil olunacaktır. Bir de kanun maddesinin, kardeş katli için münâsibdir kelimesini kullanıp, lâzımdır veya vâcibdir demeyişi dikkat çekicidir. Anlaşılıyor ki, kanunnâme bu hâliyle, tahtın haleflerine şehzâde katli hususunda bir mükellefiyet yüklemeyip, izin vermektedir. Son devir İslâm-Osmanlı hukukçusu Ali Himmet Berki (v.1976) gibi bazı zâtlar, bu kanunnâmenin sahte olduğunu, böyle bir maddenin bulunmadığını ileri sürmüşse de; zamanımızda ilmî çevrelerde bu kanunnâmenin sahte olmadığı kanaati hâkimdir.

“Rumeli senin, Anadolu benim olsun!”
Önceki devirlerde meydana gelen şehzâde isyanlarının, Fatih’te mühim bir tecrübe hâsıl ettiği görülüyor. Nitekim Fetret Devri’nde kardeşlerin mücadelesiyle ülkenin parçalanma, hatta yıkılma raddelerine gelmesi; öldürülmeyip sağ bırakılan şehzâdelerin hemen hepsinin isyan etmesi; isyan eden şehzâdelerin çoğunun Bizans, Venedik gibi düşman ülkelerce desteklenmeleri, hatta rehin tutulması acı birer tecrübe idi. Öyle ki, Çelebi Sultan Mehmed, şeklen tâbi olduğu Timur Hanın oğlu Şahruh’un kendisine mektup yazarak kardeşlerini öldürtmesinin İlhanlı töresine aykırı olduğu yolunda tenkidde bulunması üzerine verdiği cevapta, “Atalarım bazı müşkülleri tecrübeyle halletmiştir. İki padişah bir ülkede barınamaz” demiştir.

Fatih Kanunnâmesi’ndeki meşhur maddede geçen “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola...” ifadesi, Osmanlılardaki saltanat verâseti telâkkisini gösteriyor. Bu maddeye göre Osmanlı hanedanının erkek mensuplarından, güç itibariyle padişahlığa en uygun olup, talihi de yâver gidenin tahta çıkması bahis konusudur. Saltanat müyesser olanın, bu vasıfları hâiz olduğu kabul edilir. Osmanlılarda ilk asırlarda muayyen bir verâset usulü bulunmamasının en mühim âmillerinden birisi de, Eski Türklerdeki ülüş geleneği idi. Hanedanın her erkek mensubu taht üzerinde eşit hak sahibi ve birer padişah vârisi olmak itibariyle kendilerini bu makama ehil görmekteydi. Yeni bir verâset usûlünü, hanedanın birden kabullenebilmesi kolay değildi.

Ülüş geleneğinin neticesi olarak, kendisini tahta ehil gören şehzâdeler taht için mücadele edecekti. Nitekim Fatih’in vefatı üzerine (1481) küçük oğlu Cem Sultan (1495), padişah olan ağabeyi Sultan II. Bayezid’e haber göndererek ülkeyi bölüşmeyi teklif etti. Buna göre kendisi Bursa’da Anadolu’nun, ağabeyi de İstanbul’da Rumeli’nin padişahı olarak hüküm sürecekti. Sultan Bayezid’in bu teklifi devletin bekası ve milletin dirliği için çok tehlikeli görerek kabul etmediği ve kardeşiyle mücadele ettiği bilinmektedir. Cem Sultan, meziyet olarak ağabeyinden belki aşağı sayılmazdı ama, Fatih kanunnâmesi açısından bakıldığında, taht Sultan Bayezid’e müyesser olduğu için, Şehzâde Cem, ayaklanmak yerine, ağabeyine itaat tercihinde bulunabilirdi. Ancak Cem Sultan’ın babasının kanunnâmesinin değil de, daha eski ülüş geleneğinin tesiri altında kalması enteresandır.

Fatih Kanunnâmesi’yle, tahta güç bakımından en uygun ve talihi de yâver giden şehzâdenin geçeceği ve hanedanın taht iddiasında bulunabilecek diğer erkek mensuplarını bertaraf edebileceği esası formüle edilmiştir. Bu, Osmanlı siyaset geleneğinde mühim bir inkılâbı temsil eder. Fatih’ten itibaren, İslâm hukukundaki hâkimiyetin bölünmezliği prensibi Osmanlı siyaset hayatına iyice yerleşti. Velev ki hanedan mensuplarının canları pahasına da olsa. Üstelik eğer muayyen bir kimsenin padişah olması önceden şart edilseydi, tahta daha uygun şehzâdelerin önü kapanmış olacaktı. Bu ise, liyâkatli olanın başa geçmesini öngören İslâm amme hukuku prensibine aykırı olurdu. İslâm amme hukuku, hükümdarın, mazlumun hakkını zâlimden almaya, memleketi gerektiğinde iç ve dış düşmanlara karşı korumaya, asker sevkine, kanunî vergileri toplamaya, hukukî hükümlerin icra ve infazına muktedir bir kimse olmasını şart görür. (İbn Âbidîn: Reddü’l-Muhtar, Bulak 1299, I/384). İşte biraz da bu sebeple, Fatih, yeni bir verâset usûlü koymaktan kaçınmıştır.

Osmanlı Devleti’nin ilk asırlarında, her şehzâde merkeze eşit uzaklıktaki sancaklara bey olarak gönderilir, burada bir nevi staj görür; babalarının vefatında kim önce merkeze gelirse o padişah olurdu. Nitekim Sultan II. Bayezid’in oğlu Şehzâde Selim, kendisinin tayin edildiği sancağın, merkeze diğerlerininkinden daha uzak oluşundan hoşnud kalmamıştı. Bu usulün de bir takım mahzurları vardı. Her şehzâdenin arkasında o sancağa ait büyük bir askerî güç teşekkül ediyordu. Saray halkı, asker, ulemâ, vezirlerin vs. teşkil ettiği bir takım klikler de, istikballerini bağladıkları bir şehzâdeyi taht iddiasına itiyordu. Yavuz Sultan Selim, tahta çıktığında kardeşi Şehzâde Korkut’u öldürtmeyip, kendisine vâlilik vermişti. Bu arada merkezden eski padişaha mensup bazı vezirler ve askerler mektup yazarak kendisini padişah görmek istediklerini, bunun için şartların hazır olduğunu bildirdiler. Bu teklife müsbet cevap vermek, üstelik padişah olduğunda maaşlarını arttıracağını va’detmek talihsizliğinde bulunan Şehzâde Korkut’un mektubu Yavuz Sultan Selim’in eline geçti. Aynı zamanda hukuk bilgisiyle meşhur olan şehzâde, hâdiseyi inkâr edemedi ve bu onun sonu oldu (1513). XVII. asır başından itibaren şehzâdeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmaya, sırası gelen, yani ailenin en yaşlısı tahta çıkarak, diğerleri sıralarını beklemeye başladı. Sistemin artık oturduğu, başa kim geçerse geçsin işlerin yürüyeceği; sarayda oturan şehzâdelerin de daha iyi bir tahsil ve bir nevi siyaset stajı görme imkânı bulacağı düşünülmüştür.

Tarihteki hâdiseler, Osmanlı halkının hanedana eski Türk geleneğinden kaynaklanan bir sadâkatle bağlı olduğunu göstermektedir. Öyle ki, taht üzerinde hak sahibi olarak ancak bu hanedan mensupları görülürdü. Başka bir şahsın veya ailenin Osmanlı tahtına çıkması tasavvur bile edilmemiştir. Osmanlı tarihinde sıkça rastlanan isyanlarda, sözgelişi Sultan IV. Murad zamanındakilerde, askerin şehzâdeleri tahta çıkarmakla padişahı tehdit ettiği de bir vâkıadır. Bir başka deyişle biçare şehzâdeler, isyanlarda parmakları olmasa bile sadece varlıklarıyla devletin ve milletin emniyetini tehdit eden potansiyel bir tehlike teşkil etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman zamanında Türkiye’de bulunan Avusturya elçisi Busbecq, bu padişahın oğlu Şehzâde Mustafa’dan (1553) bahsederken  diyor ki: “Türk padişahlarının oğlu olmak büyük bir talihsizliğe düşmek demekti. Çünki bunlardan birisi tahta çıkınca diğerleri ölüme hazırlanmalıydı. Bu da bilhassa yeniçerilerin durumuyla ilgilidir. Çünki padişahın hayatta bir kardeşi varsa, bu askerlerin padişahtan istekleri hiç sona ermez. Diledikleri şey kabul edilmezse, ‘Allah kardeşini eksik etmesin!’ diye bağrışırlar. Bu, onu tahta getirmek istediklerini anlatmak içindir”.

Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzâde Mustafa ve Sultan III. Mehmed’in oğlu Şehzâde Mahmud (1603) gibi bazı şehzâdelerin ise, bizzat isyana kalkışmamakla beraber, kötü niyetlilerin kolayca istismar edebilecekleri şekilde hareket ettikleri, sözgelişi padişahın icraatini gıyâbında tenkid edip, “Ben padişah olsam, şöyle yaparım, böyle yaparım” diye atıp tuttukları vâkidir. O devir monarşilerinin, en büyük tehlike olarak gördüğü bu tarz hareketler, bu şehzâdelerin ileride fitneye sebebiyet verebilecekleri endişesiyle ortadan kaldırılmaları için kâfi sebep teşkil etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman’ın en küçük oğlu Şehzâde Selim ve Sultan IV. Murad’ın kardeşi Şehzâde İbrahim gibi önünde birkaç şehzâde bulunduğu için padişah olacağına hiç ihtimal verilmeyenler, sabır ve teennileriyle, bir gün kendilerini tahtta bulmuşlardır. Bazı şehzâde idamlarında, şehzâdelerin temkinsiz ve cür’etli hareketlerinin yanında, tarihin her devrinde ve her yerde rastlanabilecek  müzevirlerin ve fesatçıların rolü de mühimdir.

“Nizâm-ı âlem”
Fatih Kanunnâmesi’ndeki meşhur maddede geçen “nizâm-ı âlem” ifadesi, ammenin, yani cemiyetin çoğunluğunun menfaati mânâsına gelmektedir. Nizâm-ı âlem, yani dünyanın düzeni ammenin menfaati ile kâimdir. İslâm siyaset telâkkisinde, devletin misyonu i’lâ-yı kelimetullahtır. Bu da İslâmiyetin yayılması demektir. İslâm hukuku, bu misyonu akâmete uğratacak her şeyi bertaraf etmeyi tabiî ve meşru görmüştür. Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet’in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, hanedan yıkılırsa dinin de yıkılacağını, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. Kardeş katli politik bakımdan doğru bir müessese olarak görülebilir. Peki acaba hukuken buna mesned teşkil edecek esaslar yok mudur?

Bir kere bu idamlar pozitif hukuka, yani Fatih kanunnâmesine uygundur. Dolayısıyla şeklî hukuka göre meşrudur. Ancak bu kanunnâme, Osmanlı hukukuna hâkim olan şer’î esaslara uygun mudur? Olmadığı kanaatini taşıyanlar vardır. Bunlara göre Fatih Kanunnâmesi bir örfî hukuk metnidir. Kardeş katli de tamamen örfî hukuktan kaynaklanan bir müessesedir. İleride suç işleyebileceği endişesiyle bir kişiye ceza vermek İslâm hukuku prensiplerine aykırıdır.  Gerçekten İslâm hukukunda kanunsuz suç ve ceza olmayacağı gibi, ileride suç işlemesi ihtimaline binaen kimseye ceza verilemez. Ne var ki örfî hukuk, İslâm hukukunun, yani şer’î hukukun hüküm koymadığı ve hüküm koyma salâhiyetini devlet başkanına tanıdığı sahalarda söz konusudur ve şer’î hukuka aykırı olamaz. Meşruluğunu şer’î hukuktan aldığı için ondan ayrı bir hukuk da sayılamaz.

İslâm hukuku, hükümdara bir takım suçlar ihdas edebilme ve bunlara cezalar koyabilme salâhiyetini tanımıştır. Buna ta’zir denir. Padişah bir kimseyi bu çerçevede cezalandırabilirdi ve bu İslâm hukukuna aykırı değildir. Siyaseten katl, yani devlet başkanının, devletin birliği ve milletin dirliği için yaşaması zararlı görülen kimseleri öldürtmesi de ta’zir cezalarındandır. Bütün monarşilerde olduğu gibi, İslâm hukukuna göre de devlet başkanı yani padişah, yargı gücünü elinde tutardı. Bir başka deyişle padişah başhâkim mevkiindeydi. Kâdılar, ona vekâleten dâvâ dinler ve onun nâmına hüküm verirdi. Böyle olunca padişahın dâvâ dinleyip, gerekirse suçluları cezalandırması, hatta idamına hükmetmesi mümkün ve meşru idi. Şer’î hukuk, meselâ, hırsızlık, gasp ve adam öldürmeyi âdet haline getirenler, halktan kanunsuz vergi ve haraç toplayanlar, livata yapanlar, sapkın görüşlerin propagandasını yapanlar ve hükümete karşı ayaklananların öldürülebileceğini söyler.

Şehzâde idamlarının birinci çeşidi, hanedan mensubunun hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkması ve isyan etmesi halinde tatbik edilirdi. Bu, Osmanlı Devleti’nde de câri olan İslâm hukukuna göre bir suçtu. Buna “bağy” (hurûc ale’s-sultan) denirdi. Haksız yere meşru hükûmete isyan edenlerin cezası dünyanın her yerinde ve her devirde idamdı. Nitekim İslâm hukukunun birinci kaynağı Kur’an-ı kerîm, meşru hükûmete itaat borcunu halka yüklemekte (Nisâ: 59); hükûmete de ayaklananlarla harb edip bunları itaate getirmeyi emretmektedir (Hucurât: 9). Hazret-i Muhammed, bir yerde bir meşru hükümdar varken, hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkan ve kendisine bîat edilen kimsenin hayat hakkının bulunmadığını söyler (Müslim: İmâret 46, (1844), 59, (1852); Ebû Dâvud: Fiten 1, (4248), Sünnet 30, (4762); Nesâî, Tahrîm 6, (7, 93), Bey'a 25, (7, 153); İbn Mâce: Fiten 9, (3956). “Bir ormanda iki arslan olmaz” ve “Mülk, bir hükümdara az, iki hükümdara çoktur” atasözleri meşhurdur. Savcı Beyin (1381), babası Sultan I. Murad’a; Cem Sultan’ın, ağabeyi Sultan II. Bayezid’e; Şehzâde Bayezid’in (1562), babası Kanunî Sultan Süleyman’a isyanları bağy olarak değerlendirilebilir.

Şehzâde idamlarının ikinci çeşidinde ortada bir isyan yoktur. İşte şehzâde idamlarının hukuka uygunluğu meselesi daha çok bu gibi durumlarda ortaya çıkmaktadır. Fitne çıkmasından korkulduğu hâllerde, bunun önüne geçmek maksadıyla hanedan mensuplarının öldürüldüğü görülmektedir. Osmanlı hukukçularının ekserisi bunu say bi’l-fesad suçu çerçevesinde değerlendirmiş ve ta’zir suçlarının içinde mütâlaa etmişlerdir. Bu, henüz suç işlemeyen, ancak ileride işlemesi muhtemel ve mevhum olan kimselerin cezalandırılmasıdır. Şehzâde idamlarının bu türü, say bi’l-fesâd suçunun çerçevesine girer mi, girmez mi? Hukukçular bunda ihtilaf etmişlerdir. Fatih Kanunnâmesi’nin, bunu say bi’l-fesâd olarak gören hukukçuların görüşüne göre sevkedildiği anlaşılıyor. Nitekim madde metninde geçen ve “ekser-i ulemâ tecviz etmiştir” ifâdesi bunu göstermektedir. Demek ki ulemânın ekserisi buna cevaz vermiştir.

İş işten geçmeden..
Henüz ayaklanmamış bir kimsenin ileride ayaklanması kuvvetle muhtemeldir diye öldürülmesi meşru mudur? Bunların cezalandırılması için suç işlemelerini beklemek çoğu zaman cezalandırma imkânını ortadan kaldırdığı gibi, bazen çok ağır ve telâfisi imkânsız neticeler doğurur. Tarihî tecrübelerin de gösterdiği gibi bir şehzâdenin cezalandırılması için ayaklanmasını beklemek, düşman ülkelerle anlaşıp, arkasına silâhlı binlerce kişi alarak, âsâyişi esaslı tehdit eden bir kimseyle karşı karşıya kalmak demektir. Böyle bir vaziyette artık cezalandırmaktan söz etmek abestir. Çünki iş işten geçmiştir (Günümüzde terörle mücâdele meyanında Amerikalı üst düzeyde yetkililer, “Terör eylemi düzenlenmeden önce tedbir almak zorundayız. Bir kişiyi tutuklamak için suç işlemesini bekleyemeyiz. Çünki suç işlenirse, binlerce kişinin ölmesi sözkonusudur” demektedirler.) Kaldı ki bu şehzâdeler öldürülmedikleri zaman, bunların da diğerlerini öldürmesi sözkonusu olacaktır.

Son devir Osmanlı hukukçularının ileri gelenlerinden İbn Âbidîn (1836) ta’zir bahsinde diyor ki: «Nesefî'nin (1310) Ahkâmü's-Siyâse risâlesinde zikredilmiştir ki; Şeyhülislâm Hâherzâde’ye (1253), fetret zamanında fesatçıların öldürülmelerinden sorulmuş, o da, “Onlar yeryüzünde bozgunculukla hareket ettikleri için öldürülmeleri mübah olur” diye cevap vermiştir. Kendisine, onlar fetret zamanında fesatçılığı bırakıp gizlenirler, denildiğinde, “Zarureten böyle yapıyorlar. ‘Geri gönderilseler bile kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir’ meâlindeki âyet-i kerime (En’âm: 28) gereğince biz böyle görmekteyiz” demiştir» (İbn Âbidîn, III/186).

Kur’an-ı kerîmde Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır arasında geçen bir kıssa anlatılmaktadır (Kehf: 74, 80-81). Hazret-i Mûsâ, kendisine masum bir çocuğu niye öldürdüğünü sorunca, “Bu çocuğun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bu çocuk ileride onları fesada ve küfre sevkedecekti. Ümid ederim ki Allah onlara daha iyisini verecektir” demiştir. Kur’an-ı kerîmde, fitnenin ölümden daha şiddetli ve daha büyük olduğu meâlinde iki âyet bulunmaktadır: “el-fitnetü eşeddü mine’l-katl” ve “el-fitnetü ekberü mine’l-katl” (Bekara: 191, 217). Fitne, insanlar arasında ayrılık, bölücülük, karışıklık, kargaşa çıkarmak; insanları sıkıntıya, belâya düşürmek; onları hak ve hakikatten saptırmak; Müslümanların zararına sebep olmak demektir. Hükûmete isyan etmek fitne olduğu gibi; halkı hükûmete isyana teşvik etmek de fitnedir. Çünki bunun neticesinde insanlar büyük zarar görürler. Hükûmetin yanlış icraatlarını düzeltelim ve adaleti tesis edelim derken, daha büyük kötülüklere yol açılır. Hoca Sadeddin Efendi (1599) gibi şeyhülislâmlık yapmış bir hukukçu ve tarihçi âlim; ayrıca tarihçi Bosnevî Hüseyn Efendi (1644), şehzâde idamlarının bu âyetlere istinad ettiğini açıkça bildirmişlerdir (Tâcü’t-tevârih, İst. 1279, I/124). Bu husus Yuhanna İncili’nde “Kavmin uğruna bir adamın ölmesi hayırlıdır” şeklinde ifade edilmektedir  (XVIII/14).

Hazret-i Ömer, fitne ve fesada sebebiyet vermesinden endişe ettiği Nasr bin Haccac’ı henüz suç işlemediği halde Medine’den Basra’ya sürgüne göndermiş; “Senin suçun yoktur. Ama ileride senin yüzünden burada bir fitne doğarsa, o zaman ben suçlu olurum” demişti (İbn Âbidîn, III/152). Râşid halîfelerin tatbikatı, İslâm hukukunda delildir.

İzâfî Adalet
Şehzâde katlinin hukukî temellerini İslâm hukukunun umumî prensipleri arasında bulmak da mümkündür. Nitekim Şeyhülislâm Hoca Sadeddin Efendi ve tarihçi vezir Karamanî Mehmed Paşa (1481), bu prensipleri kardeş katlinin hukukî delili olarak serdediyorlar (Tâcü’t-tevârih, I/272; Karamanî Mehmed Paşa: Osmanlı Sultanları Tarihi, İst. 1949, 347). Bu prensipler, asırlar sonra hazırlanan Osmanlı medenî kanunu Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin Kavâid-i Külliyye başlığı altındaki ilk yüz maddesinde yer almaktadır:

Madde 26: “Zarar-ı âmmı def için zarar-ı hâs ihtiyar olunur” (Umumî zararı gidermek, kamunun, çoğunluğun zarara uğramasını önlemek için hususî zarar tercih edilir).

Madde 27: “Zarar-ı eşedd, zarar-ı ehaff ile izâle olunur” (Şiddetli bir zararı gidermek için daha hafif bir zarara başvurulabilir).

Madde 28: “İki fesad teâruz etdikde ehaffi irtikab ile a’zamının çaresine bakılır” (İki kötülükle karşı karşıya gelindiğinde, hafif olanı işlenerek büyük olanının giderilmesine çalışılır).

Madde 29: “Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur” (İki kötülükten birini işlemek zorunda kalındığı zaman, hafif olanı tercih edilir).

Madde 30: “Def’-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır” (Kötülüklerin giderilmesi, iyiliklerin elde edilmesinden önde gelir).

Madde 58: “Raiyye, yani teb’a üzerine tasarruf maslahata menutdur” (Hükümdarın teb’ası üzerindeki tasarrufları, umumun menfaatine bağlıdır).

Burada bir sual vârid olabilir: Madem ki Mecelle medenî kanundur; öyleyse hususî hukuka dair meselelere tatbik edilir; bu maddelerde kasdedilen de mala dair zararlar olup şahsa verilen zararlar değildir. Bu suale son devrin en büyük hukukçularından Mahkeme-i Temyiz Reisi Ali Haydar Efendi (1937), Mecelle’nin en mükemmel şerhlerinden biri olan Dürerü’l-hükkâm adlı kitabında cevap veriyor ve bu küllî kaidelerin İslâm hukukunun yalnız muamelat değil, ibâdet, evlilik ve ceza gibi diğer kısımlarına da şâmil olduğunu ifade ediyor (İst. 1330, I/28).

Fıkıh kitaplarında konuyla alâkalı bir misal zikredilir: Düşman, Müslümanların üzerine taarruz etmiş ve bir takım Müslüman esirleri de siper yapmıştır. Atış yapılmadığı takdirde ülke düşman eline geçeceğinden bu siper edilen günahsız Müslüman esirlere, düşmana niyet ederek atış yapılır. Bunda maslahat, yani umumun menfaati vardır. Halbuki suçsuz bir Müslümanın katli caiz değildi. Sonra da düşmana atış yapılarak bertaraf edilir. Ancak eğer bu Müslüman esirler ölmesin diye atış yapılmadığı takdirde, bu sefer düşman ülkeyi işgal edecek, ülke halkıyla beraber neticede bu esirleri de öldürecektir  (İbn Âbidîn, III/230).

İki türlü adalet telâkkisi vardır. Bunlardan adalet-i mahzâ da denilen mutlak adalet prensibine göre umumun menfaati için tek bir ferdin menfaati bile haleldar edilemez. Yukarıda geçen Mecelle prensipleri ise adalet-i izâfiyeyi göstermektedir. Bazen şartlar, adalet-i mahzâ yerine adalet-i izâfiyenin tatbikini icab ettirir. Şehzâde katli de bu çerçevede gerçekleşmiştir.

Ulemânın desteği: Fetvâ
Osmanlılarda hükûmet her icraatında, bunun mevcut hukuka uygun olup olmadığını hukukçu âlimlere sorarak onlardan fetvâ alırdı. Ulemâdan fetvâ sormak, mecburî değil, istişârî olmakla beraber, hükûmet tasarruflarının meşruluğunu göstermesi bakımından çok ciddiye alınmış ve devletin sonuna kadar aksatılmadan tatbik edilen bir usûl olmuştur. Şehzâde idamlarının da hukuka uygun olduğu yolunda zamanın hukukçu âlimleri mütâlaa vermiştir. Bunlardan bazılarının karşı çıkması bu tatbikatın gayrimeşru olduğunu göstermez. Çünki Hazret-i Muhammed, hukukçu âlimlerin amelî meselelerdeki ihtilâfının, ümmete rahmet olduğunu söyler (Süyûtî, Câmi’üs Sağîr, II/288; Gümüşhânevî, Râmûz, II/450; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I/66). Dolayısıyla bir meselede hukukçu âlimlerin görüşleri farklı olabilir. Birinin cevaz verdiği işe diğeri cevaz vermeyebilir. Bu durumda söz konusu görüşlerden birine uyanın yaptığı iş meşru olur. Çünki ictihad ile ictihad nakzolunmayacağı, yani bozulmayacağı, Mecelle kaidesidir (madde 16).

Kaldı ki bir iş hakkında fetvâ sorulmamış olsa bile, zamanın ulemâsının bu işe itirazda bulunmamaları, onu zımnen tasvip ettikleri mânâsına gelir. Ulemâ, hukuka aykırı gördükleri en küçük hâdisede, Yavuz Sultan Selim gibi celâlli bir padişaha bile itiraz ve ikazda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Aynı zamanda her birisi büyük birer hukukçu olan tarihçiler, bu arada İbni Kemal (1534) gibi müftiyyü’s-sekaleyn diye tanınan, kazaskerlik ve şeyhülislâmlık gibi ilmiye sınıfının en üst makamlarına çıkmış büyük bir hukukçu ve tarihçi âlim, bu şehzâde idamlarının, siyasî bakımdan doğru olduğu gibi, hukuken de meşru olduğunu açıkça ifade etmiştir (Tevârih-i Âl-i Osman, Ank. 1957, VII/9). Yine Tarih-i Sâf müellifi kazasker Bostanzâde Yahya Efendi (1639) de Sultan III. Mehmed’in kardeşlerini nizâm-ı âlem için öldürmesini hukukçu bir âlim sıfatıyla tasvib etmektedir (İst. 1287, I/86). Osmanlı hukukçu ve tarihçisi Nişancızâde Mehmed Efendi (1622), Şehzâde Yakub’un, saltanat vârisleri, halk için zararlı şeyler yapabilir gerekçesiyle idam edildiğini söylüyor (Mir’at-ı Kâinât, İst. 1987, II/321).

Hâdiseler, geçtikleri ve tarihî şahsiyetler de yaşadıkları zaman ve zemindeki şartlardan ayrı olarak ele alınırsa; büyük hatalara düşmek kaçınılmazdır. Bu sebeple her şeyi, yeri ve zamanını göz önünde tutarak değerlendirmek gerekiyor. Osmanlı tarihine ideolojik yaklaşımlarla, kardeş katli tatbikatını hemen hunharlık ve vahşilik, en azından egoizm olarak vasıflandırmak, meseleyi izah etmekten çok uzaktır. Nitekim, kardeş katlini sevimsiz ve hatta gayrımeşru görmekle beraber, Osmanlı Devleti’nin bekası bakımından faydalı bulanlar da çoktur. Bu tatbikat, Osmanlı hanedanı için kusur değil, bilakis bir övgü vesilesidir. Çünki devletin dirliği ve milletin birliği için büyük bir fedâkârlık yaparak, acı reçeteyi kendisi içmiş; ciğerpârelerini fedâ etmiştir.

Yeni verâset usulü
600 yıllık Osmanlı tarihi boyunca beşi ondördüncü, sekizi onbeşinci, kırkikisi onaltıncı, beşi onyedinci ve biri de onsekizinci asırda olmak üzere 61 şehzâde katledilmiştir. Bunlardan 22 tanesi bilfiil isyan ettiği için öldürülmüştür. Diğerleri de ekseriya Fatih Kanunnâmesi’ni takib eden 150 yıl içinde tatbik edilmiştir.  1603 yılında padişah olan Sultan I. Ahmed kardeşlerini öldürmeye lüzum görmedi ve 1617’de vefatından sonra, oğulları bulunduğu halde, bunlar yaşça küçük olduğundan kardeşi Sultan I. Mustafa tahta geçti. Böylece ilk defa bir padişahın yerine oğlu değil, kardeşi geçiyordu. Bu fiilen Osmanlı verâset telâkkisinin değişmesi demekti. Çünki Osmanlılarda o zamana kadar muayyen bir verâset prensibi olmamakla beraber, tahta hep önceki padişahın oğlu geçerdi.  Bu gelenek, Avrupa’da da yaygın bir şekilde câri olan ve tahtın babadan en büyük oğula geçtiği primogenitur usûlüne benzerdi.

Sultan I. Ahmed’den sonra, hanedanın en yaşlısının hükümdar olduğu seniorat usulüne geçilmiş; bu tarihten itibaren şehzâde katli de tavsamıştır. Artık şehzâdeler sancağa çıkarılmamaya, sarayda oturup tahta geçme sıralarını beklemeye başladı. Sultan IV. Mehmed’den sonra ise (1687) padişahın yaşça büyük oğlu bulunduğu halde tahta kardeşi geçti ve artık resmen hanedanın en yaşlı mensubu padişah olmaya başladı. Verâset usulünün fiilen değiştiği XVII. asırdan itibaren şehzâde idamlarına neredeyse pek rastlanmaz. Bu usul 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’de de formüle edildi. Bir ara Sultan Abdülaziz ve daha sonra Sultan II. Abdülhamid bu usulü değiştirerek tahta genç ve dinamik kimselerin geçmesini sağlamak maksadıyla eskiden olduğu üzere ve Avrupa hanedanlarındaki gibi babadan oğula intikal eden bir verâset usulü kurmak istedilerse de muvaffak olamadılar.

Şehzâde idamlarının doğurduğu neticeler
1. İlk devrede taht babadan oğula geçtiği ve böylece padişahların ortalama tahtta kalma müddetleri daha uzun olduğu için, siyasî istikrar bakımından bir üstünlük vardı. Sonraları hanedanın en yaşlısı tahta çıktığı için, padişahların saltanat müddetleri de kısa sürmüş; saltanat namzedlerinden beklenen dinamizm de daha az rastlanır olmuştur.
2. Önceleri şehzâdeler sancakbeyliği yaparak siyasî ve idarî bakımdan daha iyi yetişmekteydi. Sarayda yaşamaya başladıktan sonra, kazandıkları tecrübe daha sınırlı olmuştur. 
3. Başlangıçta saray dışında yegâne alternatif otorite, sancaklardaki şehzâdelerdi. Bunların artık sarayda yaşamaya başlamaları, asker, vezirler, ulemâ gibi hanedan dışı güçlere, âyân, esnaf, hatta ayak takımı gibi olur olmaz kimselere otorite kurma imkânı sağlamıştır.
4. Şehzâde katli sebebiyle, Avrupa hanedanlarının aksine, hanedanın yan dallarından yürüyen bir aristokrasi teşekkül edememiştir.

Sözün kısası
Osmanlılarda şehzâde katli meselesini doğru anlayıp değerlendirebilmek için öncelikle İslâm-Osmanlı hukuku ve siyaset geleneğini bilmeye ihtiyaç vardır. Hâdisenin çok esaslı tarihî, siyasî ve hukukî sebepleri bulunmaktadır. İktidarın, hanedan mensuplarının müşterek malı olduğu yolunda eski Türk siyasî geleneği (ülüş sistemi) vardır. Bu gelenek, tarih boyu menfi neticeler doğurmuş, ülkelerin parçalanmasına ve Türk devletlerinin yıkılmasına sebebiyet vermiştir. Osmanlı Devleti’nde de bu geleneğin tesiriyle başlangıçta muayyen bir verâset sistemi yoktu. Güçlü ve talihi de yaver giden herhangi bir şehzâde padişah olabilirdi. Nitekim hayattaki hemen her şehzâde arkasına düşman devletlerin de desteğini alarak ayaklanmış, binlerce insan ölmüş, ülke harap, millet perişan olmuştu.  Osmanlıların, gerek önce ve gerekse kendi devirlerinde yaşanan tecrübelerden ders alarak, bu musibete uğramamak için bizzat aile mensuplarını fedâ etmekten gayri bir yol bulamadığı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede, Fatih Sultan Mehmed kanunnâmesinde, şehzâde katlini düzenleyen bir hüküm vaz etmiştir.  “Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür” meâlindeki Kur’an-ı kerîm âyeti ve gerektiğinde umumî menfaat için hususî menfaatin haleldâr edilebileceğine dair şer’î prensip, şehzâde katlinin hukukî mesnedi olmuş; İslâm hukukçularının ekserisinin bu müesseseye cevaz verdikleri, mezkûr maddede sarahaten ifade edilmiştir. Böylece alınan tedbirlerle Osmanlılarda ne eski Türk devletlerinde olduğu gibi ülke parçalanmış ve ne de Avrupa verâset harplerindeki gibi sıkıntılar yaşanmıştır. Bu da, devleti altı yüz yılı aşkın bir zaman ayakta tutan âmillerden biri olmuştur. Bir iki asır içinde Osmanlı Devleti’nde de bir verâset usûlü yerleşerek, hanedanın en yaşlısı tahta çıkmaya başlamış; bundan sonra şehzâde katli de hemen hemen tarihe karışmıştır.

Abstract
FRATRICIDE IN OTTOMAN LAW
Fratricide is a subject which is liable to be misunderstood. It is necessary to know Islamic law and politics in order to have a clear understanding of it. The matter depends on basic historical, political and legal considerations. The old Turkish political tradition, which is based on the fact that the ruling power is a common property of the members of the dynasty (ülüş), gave rise to centuries of terrible results and caused the division of countries and collapse of states. Consequently there was no clear succession system in the early period of Ottoman Empire. It would be the destiny of a prince which would determine his fate in becoming the sultan. This resulted in the infighting amongst the princes. Therefore the Ottomans preferring the lesser of two evils sacrificed members of their family. In other words, they had no other choice than implementing this sad solution. As a matter of fact many princes, who were not killed, revolted with support from enemy states. This resulted in thousands of people being killed with detrimental effect on the state.

The famous article of the Kanunname (Code) of Sultan Mehmed the Conqueror legalized the fratricide. The majority of the Ottoman scholars permitted it as well. Due to application of fratricide, totally 61 princes had been killed throughout the over 600 year Ottoman history. 22 of them were due to rioting and conspiracy. In the course of time, a succession system was established in the Ottoman State. Beginning from the early 1600s, the eldest member of the dynasty became the Sultan. From then on fratricide, for all intent and purpose, was abandoned. In short, fratricide in the Ottoman Empire, however sad it may have been, was applied for the continuation of the unity of the state and prosperity of the people.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Ramazan 1440
Miladi:
27 Mayıs 2019

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter