Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sultan Fatih, tarihçiler tarafından yalnızca Türk tarihinin değil, İslâm hatta, dünya tarihinin en büyük devlet adamlarından biri kabul edilir. Askerlikte ve siyasette, ilim ve kültürde, sanat ve edebiyattaki derinliğiyle, benzeri bugün bile çok azdır. Böylece Rönesans hükümdarlarının modeli olarak gösterilmiştir. Osmanlı Devleti’ni, gerek toprak ve gerekse teşkilat bakımından imparatorluk hâline getiren, O’dur.

Sultan Fatih ile Patrik Gennadios’u tasvir eden bu resim bugün Fener Patrikhanesi'nin girişinde asılıdır.

HOŞGÖRÜ MÜ, MÜSAMAHA MI?

Osmanlılar, bir memleketi fethedince, bu memleket halkı, Osmanlı vatandaşı sayılırdı. Osmanlı hâkimiyetini tanıdığına ve hukukuna riâyet edeceğine dair söz vererek önceki hayatını devam ettirirdi. Osmanlı Devleti de, zimmî denilen bu gayrımüslim vatandaşların can ve mal emniyeti ile din hürriyetini teminat altına alırdı. Kanun önünde Müslüman vatandaş ile gayrımüslim vatandaş arasında bir fark yoktu. Bu husus, devletin veya hükümdarın gayrımüslim teb’aya bir ihsanı vasfında olmadığı gibi; milletlerarası bir anlaşmanın gereği de değildi. Şer’î hukuka dayanan bir iç hukuk düzenlemesi idi. Bu bakımdan hiçbir hükûmet, bunu sınırlandıramaz veya kaldıramaz; gayrımüslimler de bu haklarından vazgeçemezdi.

Osmanlı ülkesindeki gayrımüslimler azınlık değil, vatandaştır. Azınlık (ekalliyet) mefhumunun bize girişi XX. asırda ulus devlet telâkkisiyle olmuştur. Çünki modern dünyada azınlık çoğunlukla çatışır. Halbuki Osmanlılarda her millet, İlber Ortaylı’nın tabiriyle, kendi kompartmanında yaşar; çalışma, yükselme faaliyetleri ve sosyal mobilite kendi kompartmanında yürür. Meselâ Ermeni bir gencin ideali, kendi milleti içindeki yönetici sınıfa girmektir. Kompartmanlar arasında geçiş ancak o dine giriş ile olur. Farklı millet mensuplarının, birbiriyle evlenmesi düşünülemez; aynı mahallede yaşaması nâdirdir; münasebetleri sınırlıdır. Dolayısıyla aralarında çatışma, didişme, kimlik isbatı, asimilasyon gibi problemler doğmaz. Doğarsa, hükûmet bunu önler. “Osmanlı Barışı“ böyle sağlanmıştır. Bunun adı hoşgörü değil, tesâmuhtur. Hoşgörüde tahammül etmek mânâsı olduğundan bir hafiflik vardır. Tesâmuh (müsâmaha) ise, toleranstaki iyi niyetli bir sabrı ifade etmeye daha elverişlidir.

BU NE CÜR’ET!

İstanbul’u fethettiğinde, gayrımüslimleri müslüman olmak veya şehri terketmek tercihiyle karşı karşıya bırakması teklifinde bulunanlara Fatih Sultan Mehmed’in verdiği tarihî bir cevap vardır: “Din-i mübîn-i İslâmı, Şâri teâlâdan daha ziyade himâyeye kalkışmak ne cüretkârlıktır” (Yani dinin sahibi olan Allah dururken, İslâmiyet’i korumak size mi düştü? Halbuki O, bunu istememiştir.) Buna benzer bir hadise de Balkanlarda yaşanmıştır. Sultan Fatih’in, Rumeli’deki fetihleri Sırp hududuna dayanınca, Ortodoks mezhebindeki Sırpların kralı Brankoviç, Katolik Macarlar ile Osmanlılar arasında kaldı. Bir elçi Sultan Fatih’e, bir elçi de Macar kralı Hunyad Yanoş‘a gönderdi. Sırbistan, idarelerine terk edilirse, Sırp halkının dinlerine ne gibi muamele edeceklerini sordurdu. Macar kralı, bütün Ortodoks kiliselerini yıktırıp, yerine Katolik kiliseleri yaptıracağını söyledi. Sultan Fatih’in cevabı, her zamanki gibi emsalsizdi: “Her câminin yanı başında bir kilise inşa olunup, herkesin kendi dinine göre ibâdette bulunmasına müsaade ederim”. Böylece Sırbistan, Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.

AYAKTA KARŞILANAN PATRİK

Türkler İstanbul’u fethettiğinde, halk Katoliklerle birleşmek hususunda ikiye ayrılmıştı. Patrik II. Athanasios, buna karşı çıktığı için azledildiğinden makamı boştu. Bizans başvekili Notaras, “İstanbul’da kardinal külâhı (yani Katolik hâkimiyeti) görmektense, Türk sarığını (Müslüman hâkimiyetini) tercih ederim” diyordu. Sultan Fatih, Gennadios adında münzevi bir papazı hayat boyu Ekümenik Patrik (bütün Ortodoksların patriği) tayin edip kendisine vezir rütbesiyle protokolde yer verdi. Vazife tevdii esnâsında, Bizans’tan kalma an’anevî merâsimler tatbik olundu. Padişah, patriği ayakta karşılayıp uğurladı. Kendisine âsâ ve has ahırdan at hediye edildi. Bu sebeple Sultan Fatih, ekseri tarihçilerce Patrikhânenin ikinci kurucusu ve Doğu Roma İmparatoru olarak görülür. Çünki imparator, patriği tayine salâhiyetli tek makamdır. Artık imparatorun yerini padişah almıştı. Böylece Rusya dışındaki bütün Ortodokslar yeniden İstanbul Patriği’nin nüfuzu altına girmiş oldu. Önceleri Draman semtinde bulunan patriklik, 1587’de Fener’e taşındı. O zamandan beri Fener Patrikhânesi diye anıldı. Sultan Fatih’in patrikhâneyi himayesi, Osmanlılara Hıristiyan dünyasında büyük siyasî ve sosyal avantajlar sağladı. Bugün bile Amerika’nın Moskova patriğine karşı Fener patriğine teveccühünün arkasında bu politika yatar.

KANUNSUZ CEZA YOK!

Şia’nın aşırılarından olup, Kur’an-ı kerimin bâtınî (gizli) bir manası olduğunu; bu mânâyı Kur’an harflerindeki bazı şifrelerle ancak kendilerinin anladığını söyleyen ve Allah’ın Hazret-i Ali şeklinde göründüğüne inanan Hurûfîler, öteden beri Anadolu’da faaliyet göstermekteydi. Sultan Fatih, faaliyet ve inançları İslâmiyete açıkça aykırı olan bu grubu hemen cezalandırmak yerine, sarayda zamanın büyük âlimlerinden Fahreddin Acemî reisliğinde bir ilmî meclis topladı. Hurûfî ileri gelenleri bu meclise davet edildi. Fahreddin Acemî bunların söylediklerini ilmî bakımdan bir bir çürütünce, Sultan Fatih hepsinin cezalandırılmasını emretti. Keyfîlikten uzak ve hukuka bağlılık timsali bu hareketiyle de Hurûfîliğin yayılmasını önleyerek hem milletin birliği hem de dinin selâmeti için mühim bir hizmette bulunmuş oldu. Bugün bazıları, bu tavrı sebebiyle padişahı Hurûfî, hatta Hıristiyan sempatizanlığı ile itham ederler ki gülünçtür.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Yakında yaptığım bir Orta Doğu seyahatinde, Başbakan Tayyip Bey’in Davos’daki tavrı sebebiyle Türkiye’nin Araplar nezdinde itibarının arttığını müşahede ettim. Daha önceki senelerde uzun müddet Arap ülkelerinde yaşadım. Tahsil yaptım. Arapları hasbelkader tanıma imkânım oldu. Ekserisinin Türklere karşı sempatisinin bulunduğunu gördüm. Osmanlı devrini hasretle anıyorlardı. Temiz, görgülü, misafirperver insanlardı. O zamana kadar Araplar aleyhinde işittiklerimin ne derece yanlış olduğunu da yine böylece anlamış oldum.

Birinci Cihan Harbi'nde bir Arap şehrinde Osmanlı ordusunun muzafferiyeti için topluca dua ediliyor.

EL-EMEL Fİ TÜRKİYE

Arap dünyasında bilhassa iki Osmanlı padişahının müthiş itibarı vardır. Birisi İstanbul’u fethederek Hazret-i Peygamber’in müjdesine kavuşmuş olan Fatih Sultan Mehmed; ikincisi de Filistin’i ne pahasına olursa olsun Siyonistlere teslim etmeyen Sultan Abdülhamid. Bilen bilir, Orta Doğu’da Filistin meselesi daima aktüeldir. Cuma hutbelerinde Filistin’in anılmadığı, dolayısıyla Sultan Hamid’den minnetle bahsedilmediği gün neredeyse yoktur. Bosna’daki dahilî harb esnasında Medine mescidinde tanıştığım çok ihtiyar Yemenli bir seyyid bana “Bosna’nın Müslümanlığı Fatih Sultan Muhammed Han sayesindedir. Bosnalılara ancak siz yardım edebilirsiniz. Vazifenizdir” demişti. Seneler evvel Türkiye’deki bir cumhurreisi seçimi arefesinde, Sudan müftüsü iyi birinin seçilmesi için dua ettiğini söyledi. Bir ahbabım “Sudan nere, Türkiye nere!” gibisinden hayret izhar edince müftü, “Niçin şaşırıyorsunuz? Ümid Türkiye’dedir (el-Emel fî Türkiye)” demişti. Arapların neredeyse tamamı, İslâm dünyasındaki ezilmiş, sinmiş hâlin, Türkiye sayesinde yok olacağını; tabiri caizse yiğidin düştüğü yerden kalkacağına inanmaktadır.

İSTANBUL’A LÂYIK KUMAŞ

Orta Doğu’nun hangi ülkesinde nereye gidersem gideyim Türk olduğumu öğrenince bir itibar gösterirler; İstanbul’dan geldiğimi öğrenince ikinci bir itibar gösterir; neredeyse toparlanıp hürmeten ayağa kalkarlardı. Yıllar önce Şam’ın meşhur Hamidiye çarşısında geziyordum. Dükkâncının biri “Akmışa İstanbulî (İstanbul kumaşları)” diye bağırarak malını satıyordu. Yanına yaklaştım. “Kardeşim. Şam’ın üç şeyi meşhurdur. Bunlardan biri de kumaşıdır. Hal böyleyken siz İstanbul kumaşı mı satıyorsunuz?” diye sordum. Adamcağız şaşırdı. Sonra izah etti. İstanbul kumaşları, İstanbul’a lâyık, yani fevkalâde güzel kumaşlar demekmiş. İstanbul malı kumaşlar değilmiş. Şam’da kaldıkça İstanbulî tabirinin büyük bir övgü kelimesi olduğunu iyice öğrendim.

Kahire’de Ezher yakınındaki meşhur Fişâvî kahvesinde oturup kahve içiyorduk. Bir ara arkadaşlar aralarında birisinden bahsederken “Vallahi, eş-şahs İstanbulî” dediler. “Kimmiş bu İstanbullu şahıs?” diye merakla soracak oldum. Anladım ki bahsettikleri şahıs İstanbullu felan değilmiş. Kibar, terbiyeli, kültürlü, şık kimselere böyle söylerlermiş. Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta annesinin, ya ninesinin, yahud ecdadının Türk asıllı olduğunu söyleyip övünenler az değildi. Osmanlı Devleti zamanında buralara yerleşen ve Araplaşan çok sayıda Türk, aslını bilmektedir. Şam’ın el-Meydan adlı koca mahallesinde yaşayan ailelerin neredeyse tamamı Selçuklulardan kalma Türklerdir. Ürdün’de beraber kaldığım Şamlı arkadaş da Selçuklu kumandanlarından Boğa’nın torunu idi. Tek kelime Türkçe bilmediği halde, Boğa’nın Arapçalaşmış hâliyle el-Buğâ soyadını taşıyordu. Haleb’den Yemen’e, Fas’tan Basra’ya kadar bütün bir Arap coğrafyasında, memuriyet veya her hangi bir sebeple yerleşip de, imparatorluk dağılınca burada kalanlara rastlarsınız. Anadolu halkı arasında da damarlarında Arap kanı dolaşan az değildir.

TESBİH TANESİ GİBİ DAĞILDIK

Osmanlılar, İslâm dünyasında büyük bir prestij kazanmış; diğer Müslüman unsurlar, İslâmiyete yaptıkları hizmetlerden ötürü Osmanlılara minnet hissetmişlerdir. Meselâ 1565’de Mısır’da vefat eden meşhur Şâfiî âlimi İmam Şa’rânî, el-Uhûdü’l-Kübrâ adlı eserinde Osmanlı sultanlarının dine bağlılığını ve adaletlerini överek “Bugün dinin koruyucusu ve İslâmiyetin yüzünü ak eden ancak Osmanoğulları ve onların askerleridir” diyor. 1640’da vefat eden Şam ulemâsından Abdülganî en-Nablûsî, “Yeryüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” meâlindeki âyet-i kerîmenin (Enbiyâ: 105) Osmanlı Sultanlarını övdüğünü bildirmektedir. Bunu Bağdad âlimlerinden Numan el-Âlûsî (vefatı: 1899) Gâliyyetü’l-Mevâiz adlı eserinde nakleder. Mekke-i mükerreme Şâfiî müftisi Seyyid Ahmed bin Zeynî ed-Dahlân (v: 1886), Osmanlıların İslâmiyete hizmetlerini anlatmak üzere ed-Devletü’l-Osmâniyye mine’l-Fütûhâti’l-İslâmiyye adında müstakil bir eser kaleme almıştır.

Arap tarihçi, yazar ve gazetecileri, umumiyetle Türkleri seven, bilhassa Osmanlılara bağlı olan zatlardır. Aralarında tek tük ecnebi tesiriyle Arap milliyetçiliği batağına saplananları olmuştur. Bunların da haylisi pişmanlık getirmiş; bunu da açıkça ilan etmiştir. Bir Mısır dışişleri bakanının “Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile tesbih tanesi gibi darmadağın olduk” sözü çok mânidardır. Türkler, Hazret-i Peygamber’in kavmi olduğu ve Kur’an-ı kerim lisanı konuştuğu için Araplara değer vermiş; Kavmü Necibi’l-Arab (Soylu Arap Kavmi) diye anmıştır. Arap ülkelerini sömürge değil, vatan toprağı görmüş; icabında düşmana karşı kanının son damlasına kadar savunmuştur.

MUSKA YAPILAN PARA

Ürdünlü yaşlı bir zat, “Benim vaktiyle Osmanlı pasaportum vardı. Nereye gitsem selâm dururlardı. Şimdi yeni pasaportumu gösteriyorum, ciddiye alan yok” diye dert yanmıştı. Bir başkası da “Osmanlının yıkılmasından en çok biz Araplar zarar gördük. Vaktiyle Arap ülkelerinde ne hudut, ne gümrük, ne vize vardı. Şimdi bir Suriyeli, yanı başındaki Irak’a giremiyor” demişti. Suriye’de Arapların “Osmanlı parası dünyayı alıyordu. Şimdikilerle çay bile içilemiyor” dediklerini işitince, ihtiyar Cezayirlilerin Osmanlı paralarını muska diye boyunlarına taktıklarını hatırladım. Maanlı bir ihtiyar, İngilizlerin aldattığı bedevî isyancılara katılmayıp, Osmanlı askeriyle beraber çarpıştıklarını iftiharla anlatırdı. Suriye’deki Şemmar aşireti reisi Sadun el-Uceymî Bâşâ (Paşa), Osmanlı ordusunun kahraman kumandanlarından idi. Arap aşiretlerinin çoğu İstanbul’a sadâkatten ayrılmamıştır.

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında, İttihatçıların iktidarı ele geçirmesiyle, ülkedeki Türk olmayan unsurlar hayli rahatsız olmuştu. Bunu fırsat bilen Avrupa devletleri, bu unsurlar arasında milliyetçilik tohumları ektiler. Araplar da bundan nasibini aldı. İttihatçıların menfi icraatı, bu milliyetçiliği besledi. Bizde “Pis Araplar! Bizi arkadan vurdular” edebiyatının benzerini, Arap ülkelerinde iktidarı ele geçiren sosyalist diktatörler Türkler aleyhinde yürütüyordu. Ama aklı başında kimse bu propagandalara kanmadı. Bugün de Arap ülkelerinde Osmanlıları sömürgeci olarak gören Türk aleyhdarları kalmamış gibidir. Her yerde işlerin normale döndüğünü görmek memnuniyet vericidir.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sultan III. Mustafa, tabiri caizse Osmanlı tarihinin en talihsiz hükümdarlarındandır. Teknik Üniversite’nin kuruluşu gibi çok mühim hizmetler yapmışsa da; Ruslara karşı yaşanan ilk ağır mağlubiyet ve İstanbul’un tarihte gördüğü en büyük zelzelelerden biri bu padişah zamanına rast gelmişti. Bu sebeple hayırlı işleri unutulmuş; hep felâketlerle anılmıştır. Osmanlı tarihinin en parlak sayfası sayılan Lale Devri hükümdarı Sultan III. Ahmed’in oğludur. Ancak tahta çıkabilmek için iki amcazâdesini beklemiştir.

Ruslara ilk mağlubiyet

1757 yılında tahta çıkan padişah, babası gibi sulhsever bir hükümdardı. Ancak hâdiseler istendiği gibi gelişmedi. Ruslar, bir denge unsuru olan Polonya’yı işgal etti. Lehliler, Podolya’yı verme karşılığında padişahtan yardım istedi. Padişah tereddüt içinde iken, Rusların Osmanlı sınırını geçip Müslüman halkı kılıçtan geçirmeleri harbi kaçınılmaz kıldı. 1769 başında başlayan harb, bir sene içinde Rusların lehine döndü. Talimsiz Osmanlı askerinin isteksizliği ile koordinasyon bozukluklarına, kumandanları kabiliyetli Rus ordusunun sabır ve metaneti eklenince, harbin kaybedilmesi kaçınılmaz oldu. Bu, Ruslara karşı ilk mağlubiyettir. Sefere bizzat çıkmak isteyen padişaha hastalığı mani oldu.

Derken güçlü Rus donanması Çeşme limanına girerek Osmanlı donanmasını imha etti. Türk tarihinin bu en büyük facialarından birine, Rusların Dobruca’daki Türk kasabaları halkını kılıçtan geçirmeleri eklenince, padişah üzüntüsünden inme indirdi (felç oldu). 1774 yılının 21 Ocak günü Cuma ezanları okunurken 57 yaşında vefat etti. Talihin garip bir cilvesidir ki, yerine geçen kardeşi Sultan I. Abdülhamid de, devam eden Rus harbinde bugün Ukrayna’daki Özi kalesinin düşüp halkının kılıçtan geçirilmesi üzerine inme indirip vefat etmişti. Tarihte halkı katliâm edildiği için üzüntüsünden ölen başka devlet adamı bizce malum değildir. Bu mağlubiyet neticesinde Küçük Kaynarca Anlaşması imzalanmıştır ki, Kırım gibi ahalisi Müslümanlarla meskûn bir belde ilk defa elden çıkıyordu. Osmanlı Devleti, artık dünyanın en güçlü devleti değildir. Ama hâlâ güçlü devletler arasındadır.

Laleli Câmii'nin eski bir resmi

Hüzün verici bir borç senedi

Sultan III Mustafa, uyanık fikirli; tedbirli; ilim ve fazilet sahiplerini koruyan; en mühimi çok tasarruflu bir padişah idi. Otuz seneye yakın barış içinde yaşandığı için hazine dolmuştu. Padişah bu hâli muhafazaya çalıştı. Ancak Rus harbi esnasında hazine suyunu çekince, padişah oğlu Selim’e (istikbalin Sultan III. Selim’i) ve kızı Şah Sultan’a doğum sebebiyle gelen ve cem’an 577 kese tutan hediyeleri anneleri Mihrişah Sultan’dan borç alıp muharebeye sarfetti. Buna mukabil bir de borç senedi verdi. Bu hazin borç senedi Topkapı Sarayı arşivindedir.

Sultan III. Mustafa, orduyu teknik açıdan ıslaha girişti. Fransız ordusunda çalışan Macar asilzadesi Baron de Tott’u ve Müslüman olup Humbaracı Ahmed Paşa adını alan Fransız Kont de Bonneval’i getirtti. Modern bir top dökümhanesi kurdu. Hafif toplar döktürttü. Topçu birlikleri kurdu. 1773’de Mühendishane-i Bahr-i Hümayun adıyla gemi mühendisliği mektebi kurdu ki bugünki İstanbul Teknik Üniversitesi’dir. Yerine geçen oğlu Sultan III. Selim buna yeni bölümler eklemiştir.

Şehirlerde kıtlık depoları inşa ettirdi. Fabrikalar ve atölyeler kurulmasını teşvik etti. Babası zamanında başlanan, ama Patrona Halil isyanı ile akamete uğrayan sanayi inkılâbını gerçekleştirmeye çalıştı. Muvaffak olsaydı, bu hususta Osmanlı Devleti İngiltere’ye bile fark atacaktı. Sırayla yerine geçen kardeşi, oğlu ve yeğeni bu ıslahatı devam ettirdi.

Sakarya nehri İstanbul’a bağlanıyor

Humbaracı Ahmed Paşa

Sakarya nehrinin Sapanca gölü üzerinden şehre getirtilmesine girişti. Böylece hem şehre su temin edilecek; hem de kereste ve odun ihtiyacı kolayca karşılanacaktı. Kanallar kazılmaya başlandıysa da, Rus harbi kopunca teşebbüs geri kaldı.

Padişah, astronomiye çok meraklı ve bu mevzuda zamanın âlimi sayılabilecek derecede idi. O zamanlar astronomi ile astroloji arasında pek fark gözetilmediği için, sonra gelen bazıları, Sultan III. Mustafa’ya yıldız falına meraklı bir padişah olarak tanıtarak gülünç duruma düşmüşlerdir.

Üsküdar Ayazma Câmii

Suya verilen câmi

1766 senesinde İstanbul’da Küçük Kıyamet de denen bir zelzele koptu. İki dakika içinde şehir yerle bir oldu. Padişah, fevkalade gayretlerle şehri yeniden imar ve ihya etti. Akabinde başlayan harbe rağmen, Davudpaşa kasrı, Kapalıçarşı, surlar, Baruthâne, Saraçhane, yeniçeri odaları, Tophane ve Kızkulesi’ni derhal onarttı. Bu arada temellerine kadar yıkılan Fatih Câmii’ni yeniden yaptırdı. Laleli, Üsküdar-Ayazma, Kadıköy-İskele ve Paşabahçe Câmileri, Sultan III. Mustafa’nın çok sayıda hayır hasenatının başında gelir. Ama ne gariptir ki, teknik üniversitede olduğu gibi, bu câmiler de onun ismiyle tanınmaz. Hanımı Mihrişah Valide Sultan da hayratıyla tanınır. Zeynep Sultan Câmii de bu devre aittir.

Rivayete göre padişah rüyasında Laleli Baba adında bir veli görmüş. Dünyada en büyük mutluluğun en olduğunu sormuş. O da, yiyip içtiğini def edebilmektir diye cevap vermiş. Padişah bu cevabı bir veliye yakıştıramamış. Sonra ağır bir kabızlığa tutulmuş. Doktorlar çare bulamamış. Tekrar rüyasına giren veli, kendi adıyla bir câmi yaptırırsa bu hastalıktan kurtulacağını vadetmiş. Laleli Câmii’nin yapılış hikâyesi budur. Bu sebeple padişah, “İstanbul’da dört câmi yaptırdım. İkisini (Ayazma ile İskele) sele, birini yele (Laleli), birini de dedeme (Fatih) kaptırdım” derdi. Ayazma, mukaddes su demektir. Kuş evleri ile meşhurdur. Ağabeyi Şehzâde Mehmed ve annesi Mihrişah Vâlide Sultan’ın ruhu için yaptırmıştır. İskele Câmii ise, Kadıköy’deki tek padişah câmiidir. Sultan III. Mustafa, Laleli Câmii avlusundaki türbesinde, oğlu Sultan III. Selim ile beraber yatmaktadır. İstanbul’daki dört kadem-i şeriften, yani Hazret-i Peygamber’in ayak izinden birisi buradadır. Ancak türbe kapalıdır. Burası, vaktiyle medrese, imaret ve sebiliyle bir külliye idi.

Mühendishane'nin eski bir resmi

Ümitsizliğe dair bir şiir

Padişahın, Koca Ragıp Paşa vefat edip de, sadâret mührü verecek ehil adam bulamamanın üzüntüsü içinde söylediği şu kıt’a pek meşhurdur:

Yıkılıpdur bu cihân sanma ki bizde düzele,

Devleti çerh-i denî (âdî dünya), verdi kamu (hep) mübtezele (âdîlere),

Şimdi ebvâb-ı saadetde (saadet kapılarında) gezen hep hazele (sahtekâr),

İşimiz kaldı hemân, merhamet-i lemyezele.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Para bastırmak, devlet hâkimiyetinin alâmetlerindendir. Paranın kıymeti üzerinde oynayıp hazine açıklarını kapatmak da, her devirde hemen her devletin yaptığı bir iş olmuştur. Halka da “paramız pul oldu” diye feryat etmek düşmüştür .

İslâmiyetten evvel Mekke’de altın ve gümüş para vardı. Bunlar eski Arap, Acem ve Roma pa-raları idi. Hazret-i Peygamber, bu paraları kullandı. İslâm tarihinde ilk para basan Halîfe Hazret-i Ömer’dir. Hicretin 18. senesinde, Acem paralarının şeklinde kısa ve kalın parçalar hâlinde ve çekirdek görünümünde 14 kırat ağırlığında para bastırmıştı. Hazret-i Osman, 28 senesinde altın ve gümüş para bastırdı. İlk yuvarlak gümüş parayı, Mekke’de Abdullah bin Zübeyr (680-692) kestirdi. İslâm devletlerinin çoğu, kendi zamanlarında çeşitli pa-ralar bastırdılar. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara meskûkât veya sikke denir.

TUĞRAYI KİM KOYDU?

Osmanlılarda ilk zamanlarda Selçuklu paraları kullanıldığı gibi, Osman Gâzi tarafından ilk gümüş para (akçe) bastırılmıştır. Bu akçe 0.68 gram idi. Sonraki akçeler çeşitli ağırlıktadır. Kanunî Sultan Süleyman zamanında bir dirhem (3.36 gr) gümüşten üç akçe basıldığı rivâyet olunur. 1688 yılından sonra akçedeki gümüş miktarı altıda bir nisbetinde azaldı. İlk altın para Sultan Fatih tarafından 1478’de bastırıldı. Daha sonra çeşitli para-lar basıldı ve bu işi düzene koyan muhtelif kanunlar yapıldı. Küçük şeyleri satın almak için Sultan I. Murad devrinden itibaren mangır veya fülüs denilen bakır pa-ralar basılmıştır. Bunun basma mâliyeti ile üzerinde yazılı bedel arasındaki fark hazineye gelir kaydolunurdu. Paralara Sultan Yıldırım Bayezid zamanında tarih; Çelebi Sultan Mehmed zamanında da tuğra konulması âdet oldu. Osmanlılarda, parayı koruma kanunu mechul olduğundan, Osmanlı paraları yanında, Venedik, Lehistan, Felemenk (Holanda), Alman, Fransız, Mısır, İran paraları da tedâvül ederdi. Altın ve gümüş, ezelden beri her cemiyette para olarak kabul edilmiş; itibar görmüştür. Üzerinde ister Napolyon’un resmi olsun, isterse Sultan Reşad’ın tuğrası!

METELİĞE ATILAN KURŞUN

Sultan Mecid zamanında akçe tedâvülden kaldırılarak 24 gram ağırlığında mecidiye adıyla gümüş para bastırıldı. 7.2 gramlık bir Osmanlı lirası 5 mecidiye; 1 mecidiye 20 gümüş kuruş; 1 kuruş 40 para idi. 1828 yılında metelik adıyla kuruşun dörtte birine (on paraya) denk bir para kesildi. Sultan Reşad zamanında metelik nikel olup, tedâvüldeki en küçük para birimi idi. On paraya bir şey almak mümkün olmadığı için, halk arasındaki, “On para etmez!”, “Metelik vermem”, “Meteliğe kurşun atı-yor” gibi tâbirler kullanılırdı. Osmanlılarda mühim şehirlerde darphâneler vardı. Bu darphâneler sikke tecdidi ve tashihi zamanında faal çalışırlardı. Parayı sadece devlet bastırmaz; isteyen elindeki altın ve gümüşü darphâneye götürerek ağırlığı miktarınca ve ücreti mukabilinde para bastırabilirdi. Darphâneler umumiyetle üç seneliğine iltizama (ihâ-leye) verilerek işletilirdi. İltizam alan olmazsa, emin adında maaşlı bir memura tevdi edilirdi. Emânetle idare olunan darphânelerin, darbedilen maden miktarını bilmek bakımından avantajı varsa da, hâsılatı düşük olurdu.

PARAMIZ PUL OLDU!

Akçe, Osmanlı Devleti’nin resmî para birimi (vâhid-i kıyasîsi) idi. Osmanlı altını büyük; mangır da küçük para muamelesi görürdü. 1687 tarihinden sonra para bi-rimi olarak kuruş kabul edildi. 3 pul (mangır) 1 akçe; 3 akçe 1 para; 40 para 1 gümüş kuruş; 100 kuruş da bir Osmanlı altını idi. Paramız pul oldu tabirindeki pul, ne posta, ne de damga puludur. Daha aşağısına alışveriş yapılamayan en küçük para birimidir.Tahta çıkan her padişah, eski sikkelerin tedâvülünü menederek yeni para bastırırdı. Bu sebeple halk eski sikkeleri darphâneye götürür; burada eritilerek yeni paraya dönüştürülürdü. Bundan cüz’î bir de ücret alınırdı. Harbler sebebiyle hazine zaafa düştüğü zaman akçedeki gümüş miktarı azaltılarak gelir elde edilirdi. Ama bu, halkın memnuniyetsizliğini doğururdu.

Osmanlı Bankası'nın gümüş mahzeni

CAM PARALAR

Altın ve gümüş tarih boyu her yerde para olarak kabul görmüştür. Değeri ufak şeyleri almak için de hükûmetler bakır, tunç, nikel, hatta alüminyum paralar basmıştır. Hepsinden enteresanı, İslâm dünyasında cam paralar basılıp tedâvül etmişti. Tarihteki ismiyle “sencât-ı zücâciye”. Emevîler, Abbasîler ve Fâtımîler asrında bazı halifelerin, ekseriya da vâlilerin isimleriyle cam paralar basılmıştı. Koleksiyoncuların çok alaka gösterdiği bu cam paralardan haylisi bugün Fransa ve İngiltere müzelerinde saklanmaktadır. 1891 senesinde İngiltere müzesinin neşrettiği bir katalogda bunlardan dört yüz kadarı gösterilmişti.

5 liralık banknot tutan bir telgraf memurunu temsil eden bir kartpostal.

KÂĞIT PARANIN MACERASI

Kâğıt para, çok eskiden beri çav adıyla Çin’de kullanılırdı. Bunlar, üzerinde imparatorun mührü bulunan dikdörtgen mukavva parçalarıydı. İran şahlarından Keyhâtu, 693’te İran’da kâğıt para bastırıp, altın ve gümüş yerine kullanılmasını emretti ise de halk kullanmadı. Müslüman hükümdarlardan ilk defa Azerbaycan sultanı İzzeddin Muzaffer kâğıt para basmaya teşebbüs ettiyse de halk kabul etmeyip ayaklanarak sultanı öldürdü. Şer’î hukukta altın ve gümüş kıyamete kadar para olarak kabul edilmektedir. Bunun haricinde basılan bakır, nikel mangırlar ile kâğıt paraları kullanmak şer’an meşru ise de, akid bedelleri altın ve gümüşe göre tesbit olunurdu. Osmanlı Devleti’nde ilk kâğıt para kâime adıyla 1850 yılında kullanıldı. Bir liralık kâime bir Osmanlı altını (yüz kuruş) olmak üzere basıldı. Halk rağbet etmediği ve bu sebeple altın karşısında hızla değer kaybettiği için kısa bir zaman sonra 1862’de piyasadan çekildi. 93 Harbi felâketi sebebiyle tekrar kâime basıldıysa da, altın karşısında çok değer kaybettiği için 1879’da piyasadan toplandı. En son 1915’te banknot (evrak-ı nakdiyye) basıldı ve tedâvülü devam etti. Osmanlı parası altın ve gümüşe bağlı olduğu için, kıymetsiz bir şeye “gâvur parasıyla on para etmez!” demek âdet olmuştu. İslâm devletleri, madenî para kullanmayı tercih etmişlerdir. Bunun bir sebebi de tasarruf idi. Madenî paranın kâğıt paraya göre daha temiz ve sıhhî olduğu da açıktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Anado-lu’da hâlâ kâğıt paraya itibar etmeyip sarı (altın) lira ve gümüş mecidiye ile muamele yapan esnaf çoktu.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Günümüzde hükümetler diledikleri gibi hareket edebilirler. Hatta mecliste de çoğunluk teşkil ettiği için istedikleri kanunu çıkarabilirler. Anayasayı bile değiştirebilirler. Osmanlı padişahı böyle miydi? Eski hukukumuzda halkın hükümdara itaat etmesi şarttır. Bu da adalete uymak şartına bağlıdır. Hükümdar, kendisi dışında konulmuş ve asla değiştiremeyeceği kaideler ile çepeçevre kuşatılmıştır. Bunların büyük bir kısmı şer’î prensiplerdir. Bir kısmı da geleneklerle önceki hükümdarların koyduğu kanunlardır. Sultan Fatih’in meşhur kanunnâmesinde, “Bu kanun, atam dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur. Evlâdım, nesilden nesile bununla âmil olalar!” diye yazılıdır.

DİLLERE DESTAN HASSASİYET

Padişah, şartlar gerektirirse ve kendisinde de bu gücü hissederse, bu kanunları değiştirip yerine kendisi kanun koyabilirdi. Ama şer’î esasları değiştiremezdi. Kanun koyarken de keyfî davranamazdı. Geleneklere çok ehemmiyet verildiği bir devirde, padişahın bunlara aykırı davranması kolay değildi. Padişahların, hukuka ve geleneklere uymak hususundaki hassasiyeti dillere destandır. Öyle ki Sultan Süleyman’a Kanunî unvanının verilme sebebi, yalnızca kanun yapması değil, kanunlara titizlikle riayet etmesiydi. Nitekim bu inceliği sezen bazı Avrupalılar, “Sultan Türklere; Kur’an da sultana hükmeder” demekten kendilerini alamamışlardır.

AZAT KAĞIDI GETİR

1522 senesinde Divan’da görülen bir davada şahit icab etti. Sadrazam Makbul İbrahim Paşa şahit olmayı teklif ettiyse de, Rumeli kazaskeri Fenârîzade Muhyiddin Efendi, sadrazamın köle olduğunu ileri sürerek şahitliğini kabul etmedi. Şer’î hukukta kölenin şahitliği makbul değildir. Bunun üzerine paşa, bunu aynı zamanda eniştesi olan Kanunî Sultan Süleyman’a şikâyette bulundu. Padişah, kazaskerin muamelesinin hukukun gereği olduğunu söyledi ve eniştesini azatladı. Bu sefer de kazasker, paşanın tek taraflı beyanını kabul etmeyerek azat kâğıdı (ıtkname) getirmesini istedi. Paşa ertesi gün padişahtan azat kâğıdı getirince, şahitliği kabul olundu.

NÂMEŞRU NESNEYE EMR-İ SULTANÎ OLMAZ!

Kapitülasyonlarda ecnebilerin şahitliğinin mahkemelerde kabul edilmesine dair hükme şeyhülislâm Ebussuud Efendi “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” [Hükümdar, hukuka aykırı bir şeyi emredemez] diyerek karşı çıkmış; bunu cahil bürokratların yazdığını söylemiştir. İşte Ebussuud Efendi’ye dünya çapında bir hukukçu olarak itibar kazandıran da bu hassasiyettir. Misallerden de anlaşıldığı gibi, zannedilenin aksine, Osmanlı padişahı hiçbir zaman dediği dedik bir hükümdar olmamıştır. Gücü, modern Avrupa monarşilerindeki hükümdarlardan fazla değildi.

SENİ KANUNA ŞİKÂYET EDERİZ!

Adalet, Osmanlı Devleti’ni asırlarca ayakta tutan mühim bir esas olarak görülmüştür. Bu hissin zayıflaması da, devletin çöküşünün hem sebebi ve hem de neticesi olmuştur. Padişahlar bile, hukukun önünde boyun eğmişlerdir. Nitekim seferden dönerken, askerinin, ekinlerini çiğnediklerinden yakınan köylüye, Kanunî Sultan Süleyman; “Peki bizi kime şikâyet edersin?” diye latife edince, köylü; “Seni kanuna şikâyet ederiz, kanuna!” demiş; padişah da bu cevaptan çok memnun olmuştu. Osmanlılarda adalete verilen bu ehemmiyet, yakın ülkelerdeki halk arasında kendilerine büyük bir itibar kazandırdı. Hatta Hıristiyan Balkan halkları, kendilerine hüsnü kabul gösterdiler.

BU BERAT BENDE OLDUKÇA

Sultan II. Mahmud, bir teravih namazında kendi yaptırdığı Nusretiye Câmiine gitti. Namazı hünkâr müezzininin kıldırmasını istedi. Ancak câmi imamı, elinde padişahın verdiği namaz kıldırma beratı oldukça, mihrabı kimseye veremeyeceğini söyleyince padişah razı oldu. Sultan III. Mustafa, Mora ihtilâlinin bastırılmasında yararlık gösteren müderris Osman Efendi’yi iki rütbe birden yükselterek taltif etmek istedi. Şeyhülislâm Mirzazâde Said Efendi, kanuna muhalif olduğunu söyleyerek buna yanaşmadı.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İslâm tarihinde resmî hafta tatili mefhumuna pek rastlanmaz. Esasen İslâm dini insanın gücü yettikçe çalışmasını tavsiye eder. Cuma bile dinî tatil değildir. Kur’an-ı kerim, Cuma namazı kılınırken alışverişi bırakmayı; namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılarak Allah’ın lûtfundan rızkını aramayı buyurur. Dolayısıyla mecburî hafta tatili, bu mefhum ile pek uyuşmaz. Nitekim tatil, atâlet, âtıl gibi sözlerle aynı kökten gelir. Çalışmamak demektir.

Ancak hükümetler, ihtiyaç sebebiyle memur ve talebelere ihsan kabilinden haftanın bir gününü tatil edebilir ve etmiştir. Nitekim medrese talebelerine çamaşır yıkamak gibi hususî işlerini yapmaları, koltuk dersleri denilen yardımcı dersleri almaları, kitaplarını temin edip ders notlarını istinsah (kopyalama) ve mütâlaa eylemeleri maksadıyla haftada bir gün tatil verilirdi. Osmanlılarda bu gün Salı idi. Buna sonradan Cuma da eklendi. Bu günlerde ders yapılmazdı. Şeyhülislâm Molla Fenâri buna Pazartesiyi de ilâve etti. Böylece medreselerde haftanın üç günü görünüşte tatil idi. Arap beldelerindeki medreselerde de Cuma bütün gün ve Perşembe öğleden sonra tatil yapılırdı.

MEMURLAR GERİ KALIR MI?

Tanzimat’tan evvel pek mazbut olmamakla beraber resmî daireler de Çarşamba veya Perşembe günü tatil edilirdi. Memurlar bugünde evlerinin ihtiyaçlarını görür; daireler temizlenirdi. Ehl-i zevk olanlar aileleriyle İstanbul’un namlı mesirelerine giderdi. İlk zamanlar Cuma tatil değildi. Cuma namazları her dairede minber konulup mescid ittihaz edilen bir odada veya yakın bir câmide kılınıp, mesaiye devam olunurdu. Memurların çok, mesainin de sıkı olmadığı devirlerdi. Mesai başlangıcında karşıdan gelenlere bir saat, adalardan gelenlere iki saat tolerans gösterilirdi. Mesai bitimi de böyle idi. Çoğu memurlar evrakların konduğu torbaları alıp evde çalışır; hazırladıkları dosyaları getirip yenilerini alırdı. Devlet dairelerinde herkesin oturacağı kadar masa, sandalye bile bulunmazdı.

CUMA RESMİ TATİL OLUYOR

1241/1826’dan itibaren Cuma günü memurlar ve medreseler için hafta tatili yapıldı. Mektep ve medreselerin ayrıca Perşembe günleri de tatil yapmaları hükme bağlandı. Gayrımüslimlerin dinî günleri de bu dinden olan memurlar için tatil günleri idi. Gayrımüslim mektepleri Perşembe ve Cuma günleri tedrisatta bulunur; Yahudi veya Hıristiyan oluşlarına göre Cumartesi veya Pazar günü tatil yapardı. Böylece insanların rahatça Cuma gününe mahsus ibadetlerini yapabilmeleri düşünülmüştü. Dükkânlar için tatil mecburiyeti yoktu. Ramazan ayı medreselerde, Şeker ve Kurban bayramları bütün yurtta memur ve talebeler için tatil idi. Ayrıca mevlid kandili, padişahın doğum ve tahta çıkış günü tatil idi. 1908’den sonra II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 10 Temmuz da ilk millî bayram olarak tatil edilmişti. 1924 yılında çıkarılan kanun ile Cuma günü bütün resmî daireler, mektepler ve dükkânlar için resmî tatil kabul olundu. İşin enteresanı şudur ki, Cuma’nın resmî tatil oluşu, ilk defa cumhuriyet hükümetinin tercihidir. 1935‘te hafta tatili Pazar’a alındı. Bugün Fransız işgali görmüş Cezayir, Tunus gibi Kuzeybatı Afrika ülkeleri hariç, İslâm ülkelerinin hemen hepsinde Cuma resmî tatildir. Mektepler Perşembe de tatil yapar. Çoğunda Hıristiyan bayramları da tatildir.

CUMARTESİ İŞ GÖRENE ÖLÜM!

Allah’ın yer ve gökyüzünü altı günde yaratmasından ilhamla, Yahudîlikte haftanın yedinci (sebt) günü mukaddes sayılarak ibadete tahsis edilmiştir. Nitekim Tevrat, sebt günü çalışmayı yasaklar. Bu gün iş görenin cezası ölümdür. Sebt gününde yapılması yasak olan işler şunlardır: Odun toplamak, ateş yakmak veya söndürmek, yemek pişirmek ve haşlamak, seyahat, yük taşımak, iş idare etmek, tarla sürmek, ekmek, biçmek, demet yapmak, harman kaldırmak, tahıl ayıklamak, öğütmek, elemek, yoğurmak, yün kırkmak, yıkamak, döğmek, boyamak, eğirmek, örmek, dokumak, iplik bükmek, ip düğümü atmak veya çözmek, dikiş dikmek, kumaş kesmek, avlanmak, hayvan boğazlamak, hayvan derisi yüzmek, tuzlamak, tabaklamak, postun tüylerini kazımak, yazı yazmak, bina yapmak veya yıkmak, çekiçle vurmak, yük taşımak, elektrikli eşya kullanmak, havradan başka bir yere gitmek üzere otomobile binmek gibi işlerdir. Karai denilen Yahudi mezhebinde, ilâveten, ışık yakmak, banyo yapmak, akan suyu kullanmak, kapalı bir kabı açmak, gömlek üzerine palto, ceket vs. giymek, dünya kelâmı konuşmak da yasaktır. Dindar Yahudiler, Cumartesi işçisi (sabbath-goy) tutar ve kendilerine yasak olan işleri ona yaptırırlar. Bunun İsrail’deki Filistinlilerin menfaatine olduğunu söylemeye lüzum yoktur herhalde. Hıristiyanlar sebt yerine, pazara ehemmiyet verir. Ancak Yahudîler gibi bu güne kudsiyet atfetmez. Kendi tercihleriyle çalışmadıkları bugüne mahsus âyinleri vardır.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tarihte en iyi hükümdarlar bile, tebasını hakkıyla memnun edememiştir. Merhametiyle tanınan üçüncü halife Hazret-i Osman da bunlardandır. Zamanında memurlardan bazı şikâyetler oldu. Her yerde halifeye hakaret ederek dolaştığı için Mısır’a sürülen Yemenli bir Yahudi dönmesi Abdullah bin Sebe, yanına topladığı memnuniyetsizleri halifeye karşı ayaklandırarak 4000 kişi ile Medine’ye yürüdü. Irak’tan da bu kadar kişi gelerek halifenin evini sardılar. Bu arada Hazret-i Ali’ye haber gönderip kendisini halife yapmak istediklerini söylediler. Hazret-i Ali bu teklifi kabul etmediği gibi, iki oğlunu halifeyi korumak üzere gönderdi.

Necef’teki Hazret-i Ali Camii ve türbesi hergün ziyaretçi akınına uğruyor.

GÖMLEĞİ ÇIKARMA!

İbni Ömer, istifa ederse, bunun kötü bir çığır açacağını, her önüne gelenin ayaklanıp halifenin istifasını isteyeceğini söyledi. Halife, Hazret-i Peygamber’in “Sana bir gömlek giydirecekler, bunu sakın çıkarma!” hadîsini halifelikle tabir edip istifaya yanaşmadı. 20 gün sonra halifeyi koruyan askerler öldürüldü. Başlarındaki halifenin damadı Mervan ağır yaralandı. İsyancılar eve girmeye muvaffak olup, halifeyi Kur’an-ı kerîm okurken şehid ettiler. Cenaze üç gün sonra evden çıkarılıp, gece Bakî kabristanında defnolunabildi. İslâm topluluğuna ilk fitne ateşini salmış olan İbni Sebe daha sonra Hazret-i Ali’ye yanaşmak istediyse de yeni halife iltifat etmeyerek Medâyin’e sürdü. Buna rağmen İbni Sebe, Hazret-i Ali’de ulûhiyyet sıfatları bulunduğunu söyleyip etrafına adam toplamaktan geri durmadı.

Hazret-i Osman, evi sarılı iken, bacanağı Hazret-i Ali’yi Cuma namazı için vekil yapmıştı. Vefatından sonra da halife oldu. Hemen bütün vâlileri azletti. Şam’a Abdullah bin Abbas’ı tayin ettiyse de, kabul etmedi. “Muaviye’yi azletme! Orada eski bir vâlidir. Fitneye sebep olur” dedi. Halife vazgeçtiyse de bir sene sonra yine azletti. Halk, Hazret-i Ali’nin vâlilerinden de hoşnud olmadı. Bu arada Şam’da binlerce kişi Hazret-i Osman’ın kâtillerine kısas yapılması için ayaklandı.

DEVENİN ETRAFINDA HARB

Mısırlı kâtiller Medine’ye hâkim olunca, Hazret-i Ali hükümet merkezini Kûfe’ye nakletti. İsyancılar Mekke’ye gelerek Hazret-i Talha, Zübeyr, Numan bin Beşir gibi sahabileri öldürmeye yeltendi. Bunlar da, hacca gelmiş olan Hazret-i Âişe’nin etrafında toplanıp beraberce Irak’a sığındı. İsyancıların ileri gelenlerinin telkiniyle kendisine taarruz edildiğini düşünen Hazret-i Ali, mültecilerin üzerine yürüdü. Böylece harb başladı. Hazret-i Âişe’nin bindiği devenin etrafında cereyan ettiği için buna Cemel (Deve) Vak’ası denir. Hazret-i Talha ve Zübeyr şehid düştü. Mısırlı isyancılar, Hazret-i Ali’nin askerleri arasına karıştı.

Şam vâlisi Hazret-i Muaviye, kâtillere kısas yapmaya teşebbüs etti. Hazret-i Ali ise fitne sebebiyle kâtillerin masumlar arasına karıştığını söyleyerek bunu önledi. Hazret-i Muaviye, halifenin, aslî vazifesi olan kısas emrini tatbik etmediği için vazifesinden ıskat olunacağını ictihad etti. Hazret-i Peygamber, Hazret-i Muaviye’ye, “Halife olduğun zaman, vazifeni iyi yap! İyilere iyilik et. Kötülük yapanları da, afv eyle!” demişti. Bu söz, kendisinin ileride halife olacağını haber veriyordu. Bu hâdiseler üzerine Hazret-i Muaviye, halifelik zamanının geldiğine hükmetti.

DİPLOMATİK DEHÂ

Hazret-i Ali, meşru halife olduğu için, kendi ictihadına göre bâgî saydığı Hazret-i Muaviye üzerine yürüdü. İki ordu Suriye’nin Fırat kenarındaki Sıffîn ovasında karşılaştı. Birkaç ay süren muharebelerde iki taraf da galip gelemedi. Sahâbenin ileri gelenlerinden Hazret-i Ammar başta olmak üzere binlerce kişi öldü. Bunun üzerine Hazret-i Muaviye mızrakların ucuna mushaf asarak ateşkes istedi. Kur’an-ı kerîmin hakemliğini teklif etti. Diplomatik dehasını gösteren emsalsiz tedbiri ile binlerce insan kanının dökülmesine mâni oldu. Hazret-i Ali, Ebu Musa Eş’arî‘yi; Hazret-i Muaviye de, Amr bin Âs‘ı hakem tayin etti. İkisi aralarında anlaşıp, karışıklıkların sona ermesi için Hazret-i Ali’nin hilâfetten azledilmesini uygun gördü. Ancak yeni halife hususunda hakemler anlaşamadı. Hazret-i Ali ordusundakiler, hakemlerin hükmünü kabul etmedi ve iki ordu geri çekildi.

Bundan sonra Şam’da ve Kûfe’de iki halife hüküm sürmeye başladı. Bu hâdiselerde Sahâbenin bazısı Hazret-i Ali, bazısı Hazret-i Muaviye’nin ictihadını benimsedi. İbni Ömer gibi üçüncü bir kısım ise tarafsız kaldı. Hatta Hazret-i Ali’nin kardeşi Ukayl, Hazret-i Muaviye’nin yanındaydı. Hazret-i Ali tarafdarlarından bir grup, hakeme müracaat ettiği için Hazret-i Ali’ye düşman oldu ve ayrıldı. Bunlara Hâricî denildi. Hâricîler, meselenin nihaî halli için Hazret-i Ali, Hazret-i Muaviye ve Amr bin Âs’ı öldürmeye teşebbüs ettiler. Aynı gün üç ayrı şehirdeki câmilerde sabah namazı esnâsında yapılan bu suikastlerde, Hazret-i Ali şehid oldu. Hazret-i Muaviye yaralandı. Hastalığı sebebiyle o gün câmiye çıkamayan Amr bin Âs kurtuldu. Hazret-i Ali’nin oğlu Hasen‘e biat edildi. Hasen, 6 ay kadar sonra, umumî af, maaş ve kendisinin veliahdlığı şartıyla halifeliği Hazret-i Muaviye’ye devretti. Böylece Hazret-i Peygamber’in, “Benim bu oğlum seyyiddir. Bununla Allah müminlerden iki tâifenin arasını bulur” sözü çıktı. İki tarafın mümin olduğu da bu sözden anlaşıldı. Siyasî ihtilafın son bulduğu bu seneye İslâm tarihinde âmü’l-cemaa (birlik senesi) denir.

KARDEŞLERİMİZ BİZDEN AYRILDI

Bu siyasî hâdiseler, İslâm hukukunun inkişafına hizmet etmiştir. Fıkhın baği kısmı, bu hâdiseler sayesinde yazılabilmiştir. Âlimlerin çoğu bu ihtilafta Hazret-i Ali’nin haklı olduğuna; ancak her ikisinin de ictihad ettiğine, hakkın tecellisi için uğraştığına, birbirlerine düşmanlık beslemediğine, bu sebeple ikisine de bir şey söylenemeyeceğine hükmetmiştir. Nitekim Kur’an-ı kerîm, sahâbenin birbirini çok sevdiği ve Allah’ın hepsinden ebedî râzı olduğunu söyler. Meselâ, Sıffîn esnasında, Bizans İmparatoru II. Konstantin, sınırdaki İslâm şehirlerine rahatsızlık veriyordu. Hazret-i Muaviye ona: “Bu sarkıntılıktan vazgeçmezsen, şimdi efendimle sulh yapar; onun askerinin kumandanı olur; oraya gelip, şehirlerini yakarım. Seni domuzlara çoban yaparım” diye mektup yazdı. Hazret-i Muaviye, Sıffîn harbi sırasında, Hazret-i Ali’ye mektupla fıkhî sualler sorardı. Yine o günlerde Hazret-i Ali bir hutbesinde: “Kardeşlerimiz bizden ayrıldı. Kâfir ve fâsık değildirler. İctihadları öyle oldu” dedi.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Evlâd-ı fâtihân, Rumeli’de oturan Rumeli fâtihlerinin torunları ile fetihler genişledikçe buraya Anadolu’dan getirilip yerleştirilen Türkmenlere verilen isimdir. Bunlardan bir askerî teşkilât kurulmuştu. Yörük vilâyetleri de denilen Manastır, Pirlepe, Florina, Cuma, Tikveş, Radoviş, İştip, Doyran, Ustrumca, Avrethisarı, Yenice, Vodina, Serez, Demirhisar, Zihne, Drama ve Langaza şehirlerinde yaşarlardı. Çoğu Konya civarından getirildiği için yerli halk bunlara Konyar derdi.

KONYA'DAN GELMİŞİZ!

Rumelililerin çoğunun Konya’dan geldiğini söylemesini yadırgamamak lâzımdır. Çünki Konya büyük bir vilâyettir. Karaman, Mersin, Antalya, Niğde ve Aksaray’ı içine alırdı. Selçuklu saltanat merkezi olduğu için, kalabalık bir Türk nüfusunu barındırıyordu. Osmanlılar Rumeli’ye geçtiğinde uçsuz bucaksız tenha bir arazi ve boş köylerle karşılaştı. Bazısının zannettiği gibi halkını sürmedi. Fetih esnasında Balkanlar zaten harb, kıtlık ve sâri hastalık sebebiyle neredeyse boşalmıştı. Buraya Konya, Kastamonu, Balıkesir gibi mahallerden ahâli nakledildi. Bu şehirler eski birer beylik merkeziydi. Biraz da bu sebeple nüfus yoğunluğu fazlaydı. Böylece hem yeni topraklar şenlendirildi. Hem de eski beyliklerin hatırası ortadan kaldırılarak, millî birliğe hizmet edilmiş oldu. Ancak belki ilk iskân Konya’dan olduğu için, Rumelilerin neredeyse hepsi Konya’dan geldiklerini söyler.

DAHA EVVEL GELENLER DE VAR

Rumeli, eskiden beri Türklerin yerleştiği bir mıntıka idi. Bizanslılar, IX. asırdan itibaren Anadolu’dan dalga dalga gelen çok sayıda Türk aşiretini buraya geçirmişti. Bunlar Selânik, Serez, Tesalya, Vardar, Varna gibi yerlere yerleştiler. Orhan Gazi zamanında geçilen Rumeli’ye Osmanlıların ilk göçü Sultan I. Murad zamanında oldu. Manisa yörükleri Serez’e, Aydın yörükleri de Filibe’ye yerleştirildi. Üsküp ve Niş arası da Türklerle şenlendirildi. Sultan II. Murad ve Fatih zamanında, Karamanoğulları ile mücadeleler esnasında Konya, Karaman ve Ankara civarından hayli Türkmen göçürüldü. Bunları teşvik için toprak, tımar ve imtiyazlar tanındı.

Rumeli’ye Türk göçleri sadece Anadolu’dan değildir. Karadeniz’in kuzeyinden de mühim mikdarda Türk nüfusu mıntıkaya yerleşmişti. Yıldırım Sultan Bayezid, Bulgarlardan aldığı Dobruca’ya Kırım Tatarları yerleştirdi. Timur Han istilâsı üzerine yüz bini aşkın Kıpçak Türkü Romanya ve Tuna üzerinden gelip Edirne, Filibe ve Tatar Pazarcığı havâlisine yerleşti. Bulgaristan’ın kuzeyindeki Türkler umumiyetle bunlardandır. Böylece bir asır içinde Rumeli’ye yerleşen Türk nüfusu milyonu buldu ve zamanla her yerine yayıldı. Müslüman Arnavud, Boşnak ve Rumların arasında kalanlar, zamanla bu dindaşlarının dilini benimsedi.

Rumeli, Osmanlı ülkesinin en kültürlü, nezih, dindar ve müreffeh mıntıkasıydı. Buraya yerleştirilecek olanlar, umumiyetle görgülü topluluklarından seçilirdi. Yanlarında din adamları ve dervişler bulunurdu. Köy ve kasabalarını câmi, medrese ve tekke mihveri etrafında teşkil ederlerdi. Rumeli’de, Macaristan’a kadar, adım başı bu dervişlere ait tekke ve türbe kalıntılarına rastlanır. Bu yeni sâkinlerin, bâriz bir takım üstün vasıfları, yerli halkta alâka uyandırdı. Kitle hâlinde ihtidâ hareketlerine sebebiyet verdi. Mühim sayıda Bulgar, Makedon, Hırvat, Arnavut ve Rum müslüman oldu. Müslüman Hırvatlara Boşnak, Bulgarlara Pomak ve Makedonlara Torbeş denir. Rum asıllı müslümanlar daha ziyade Yanya, Tesalya ve Girit taraflarındadır. Asırlar önce Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara akın eden Peçenekler Bosna’da; Avarlar Sırbistan’da; Kıpçaklar da Bulgaristan’da halka karışmıştı. Osmanlıların gelişiyle bunlar, kendilerine yakın gördüğü yeni hâkimlerin dinine girmekte tereddüt göstermedi.

VERGİ MUAFİYETİ

Rumeli Türklerinin haylisi önceleri kısmen göçebe idi. Kışın köylerde oturur; yazın Rumeli yaylalarına çıkardı. XVII. asırda iyiden iyiye yerleşik hayata geçtiler. Bunlardan 24’er kişilik birlikler teşkil edildi. Her birliğin başında tımarlı sipahi statüsünde eşkinci ve bunların piyadeleri olarak da yamak vardı. Eşkinciler, her kazâda çeribaşına bağlıydı. [Çingene çeribaşısı başkadır.] 1691 yılından itibaren Rumeli’deki karışıklıklarda istifade edilmek üzere bunlar arasında evlâd-ı fâtihân gibi yeni ve iddialı bir isimle yeni askerî birlikler kuruldu. Başlarına da vezir rütbesinde yörük hâkimi tayin olundu. Bu hizmet karşılığında bazı vergilerden muaf tutuldular. Sefere katılmayanlar, katılanların âilesinin geçiminin karşılanması için vergi öderdi. Evlâd-ı fâtihânı, merkezde kapıcıbaşı temsil ederdi. Nüfusları, 1697 yoklamasına göre 1116 hanede 16582 kişi idi. Önceleri sadece Rumeli seferlerine katılan evlâd-ı fâtihân, XVIII. asır sonlarında Şark seferlerine de katılır oldu. Yeniçeri ocağı kaldırılınca, dört tabur hâlinde ve aynı zamanda kazâ müdürü olan çeribaşı kumandasında yeniden teşkilâtlandırıldı. Eşkıya takibinde kullanıldı. Böylece Rumeli’ye geçen Türklerden kendisine tımar verilenlerin çocuklarına evlâd-ı fâtihân dendi. Sonra bu isim Rumeli’deki bütün Türkler için kullanılır oldu.

1845 senesinde bütün imtiyazları kaldırılarak kendilerine askerlik mükellefiyeti getirildi. Böylece evlâd-ı fâtihân müessesesi tarihe karıştı. Yunan isyanı, Bulgar komitacılarının baskıları, 93 Harbi felâketi, Balkan bozgunu ve mübâdele gibi çeşitli sebeplerle Rumeli’deki Türk varlığı giderek eridi. Çoğu Anadolu’ya göçtü. Bunların hepsi evlâd-ı fâtihâna dâhil olmadığı halde, Osmanlıların Balkanlar’daki son hatırası olmak itibariyle Rumeli muhacirleri hep böyle görüldü.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İngilizlerin, Turkey demesinden bazıları rahatsız oluyor. “Turkey demeyin, Türkiye deyin!” kampanyaları başlatılıyor. Malum, Turkey aynı zamanda hindi demek. Amerika keşfedildiğinde Hindistan sanıldığı için, ilk defa gördükleri hindiye hind kuşu dediler. Bir rivayete göre İngilizler, başındaki kırmızı ibiğini fese benzeterek turkey demiş. Hatta Atlas Okyanusu’nun en güneyindeki Turk adalarına ilk çıkan İngiliz gemiciler, adada dolaşan kırmızı ibikli hindileri görünce adaya bu ismi vermişler. Portekizliler hindiye anavatanından ilhamla peru adını verir. Bilmem Perulular da bizim kadar rahatsız mı?

Ülke isimlerine hassasiyet göstermek normal bir şey. Afrika’da Cecil Rhodes’in sömürgeleştirdiği Rodezya, istiklâlini kazandıktan sonra ülkelerinin tarihteki orijinal adı Zimbabwe’ye döndü. İngiliz-lerin Burma dedikleri Birmanya sömürgesi de şimdilerde Myan-Mar oldu.

TÜRK DEVLETİ

Coğrafî ad olarak Turchia (Türkiye) tâbiri, VI. asırdaki Bizans kaynaklarında Orta Asya için kullanıldı. IX ve X. asırda Volga’dan Orta Asya’ya kadar olan sahaya denilirdi. Bu da, Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılı-yordu. Doğu Türkiye Hazarların, Batı Türkiye ise Hun ve Macarların ülkeleriydi. Memlûkler zamanında Mısır’a da ed-Devletü’t-Türkiyye (Türk Devleti) deniliyordu. Çünki Memlûk sultanları Kıpçak Türklerindendi. Buradaki Türkiyye, Türke mensup mânâsına gelen bir sıfattır. Selçuklular zamanında, XII. asırdan itibaren Anadolu’ya Turchia (Türkiye) denilmeye başlandı. Bu ismi ilk kullananlar İtalyan tacirlerdi. Anadolu (Anatolia), Yunanca güneşin doğduğu yer demektir.

Türk kelimesini devletin resmî adında ilk defa kullanan, milâdî 681 ile 745 yılları arasında hüküm süren Göktürk Devletiydi. Osmanlı Devleti’nin resmî adı Devlet-i Aliyye idi ki, “En Büyük Devlet” demektir. Bunda, gerçek mânâda devlet olarak ancak kendisini kabul edip, diğerlerinden ayırdedici bir isim taşımaya gerek görmeyen vakarlı bir edâ sezilir. Benzeri bir tavra XIX. asırda Büyük Britanya İmparatorluğu’nda rastlanır. İngiltere pullarında ülkenin ismi yazmaz. Çünki dünyada posta pulu ilk olarak bu ülkede basılmıştır. Meşhur İngiliz gururu, “Diğerleri kendilerini ayırmak için isimlerini yazsın” dedirtmiştir.

SULTAN-I İKLİM-İ RÛM

Araplar, Acemler ve Türkler, Romalıların (Rumların) ülkesi olduğu için Anadolu’ya Rum dediler. Mevlânâ’nın Rumîliği, Anadolulu olduğunu ifade eder. Anadolu Selçukluları’na Selçukî-yi Rumî denirdi. Osmanlılar Anadolu’ya Diyar-ı Rum derdi. Hatta Arap fetihlerinden sonra Romalılardan ilk fethedilen Sivas, uzun yıllar Rum eyâletinin merkezi oldu. Osmanlı padişahlarının bir unvanı da Sultan-ı İklim-i Rûm (Roma Ülkesi Sultanı) idi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin fetvâlarında Anadolu ve Rumeli için Diyar-ı Rum tabiri kullanılır. Resmi vesikalarda Osmanlı ülkesi Memâlik-i Mahrûsa (Korunmuş Ülkeler) olarak geçer.

Her devletin yerlisinin ve yabancıların verdiği çeşitli isimleri olabilir. Bizim Fransızcaya göre Almanya dediğimiz ülkeye İngilizler Germany adını verirken, Almanlar kendilerine Deutschland (Deutsch’lar ülkesi) der. İsviçre’nin orijinal ismi Helvetia; Japonya’nın Nippon, Finlandiya’nın Suomi’dir. Yunanistan’a Avrupalılar Greece (Grek ülkesi) derken, kendileri Ellas (Helen ülkesi) diye gururlanır. Arnavutluk, Avrupa’da Albania olarak bilinir. Arnavutlar ise Skiperia adını verir. Amerika ismini kendisini keşfeden Amerigo Vespucci adındaki Cenovalı denizciden almıştır. İsmini halktan alan devletler çoktur. Fransa Franklar, İngiltere Angllar, Almanya Alamanlar, İtalya İtalikler ülkesi demektir. İngiltere’nin resmi adı Birleşik Krallık’tır. İskoçya, Galler, Chanel Adaları ve Kuzey İrlanda ile beraber Büyük Britanya’yı teşkil eder. Britanya, Brötonlar ülkesi demektir. İsmini ülkeden alan devletler az da olsa vardır. Avusturya (Österreich=doğu devleti), Alman imparatorluğunun doğusunu ifade eder. Osmanlıların Felemenk (Flamanlar ülkesi) dediği Holanda, yüksek yer demektir. Fransızlar bunu kendi dillerinde söyler: Pays-Bays. Esmerler ülkesi manasına Hindistan (India) ülkesine Hindliler Bharat derler. Arap devletlerinin isimleri hep coğrafî bölgeden gelir: Irak, Suriye, Mısır gibi.

ÜLKEMİZ: TURQUİEU

Saltanat yıkıldıktan sonra bizde bir ara aslı İtalyanca Türkiya ismi moda oldu. Jön Türklerin pek sevdiği bu isim, resmî olarak ilk defa 1920’de Ankara’da toplanan Millet Meclisi’nde kullanıldı. Yeni kurulan ulus-devletin milliyetçi vurgularına uygun bir isimdi. Ama Türkçe değildi. Ne var ki kimsenin bununla uğraşacak hâli yoktu. Bugün kullanılan Türkiye adı, Fransızca söylenişe göredir. Türkçe veya Arapça değildir. Türkistan, Türkili, hatta Turan dense, daha doğru olurdu. Öyleyse Turkey yerine Fransızca Türkiye kelimesini koymaya çalışmak ayrı bir ironi. Hazret-i Peygamber’in meşhur hadisinde geçtiğinden ve Osmanlı paralarının üzerinde bereket için böyle yazdığından habersizce, Konstantin’in şehri demek olan Konstantinopolis kelimesine alerji duyup, Rumca “şehire” mânâsına gelen İstanbul kelimesinin savunuculuğunu yapanların durumu da bundan pek farklı değil. Şehirlerimizin isimlerinden Türkçe olanı çok azdır. Komplekssiz bir imparatorluk için bundan tabiî bir şey olamaz.

Osmanlı Devleti’nin resmî adı Devlet-i Aliyye idi ki, “En Büyük Devlet” demektir. Bunda, gerçek mânâda devlet olarak ancak kendisini kabul edip, diğerlerinden ayırdedici bir isim taşımaya gerek görmeyen vakarlı bir edâ sezilir. Benzeri bir tavra XIX. asırda Büyük Britanya İmparatorluğu’nda rastlanır. İngiltere pullarında ülkenin ismi yazmaz. Çünki dünyada posta pulu ilk olarak bu ülkede basılmıştır.




Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlılar zamanında Cuma kılınacak câmiler tesbit edilip, burada hatiplere padişah tarafından berat verilirdi. Beratı bulunmayan kimse Cuma namazı kıldıramazdı. Beratlı hatibi bulunmayan câmide de Cuma namazı kılınmazdı.

Eski hukukumuz, hükümdara müslümanların dinî işlerini yürütmek vazifesini yüklemiştir. Nitekim padişah, ibâdetlerin daha rahat yapılabilmesi için gereken tedbirleri alırdı. Mâbed ve medreseleri himâye ederdi. İmam ve muallimler tayin ederdi. Mescid bulunmayan yerlerde hazineden mescid yaptırırdı. Şehirlerde halkın dinî ve hukukî işlerinde serbestçe ve ücretsiz danışabileceği bir müftü bulundururdu. Ramazan ayını ve bayramları ilân ederdi. Haccın, erkânına uyularak yapılabilmesi için her sene bir hac emîri tayin ederdi.

MEDİNE’DE İLK CUMA NAMAZI

Cuma namazı, bir beldede müslümanların hâkimiyetinin sembolü olan bir ibâdettir. Nitekim Medine’ye hicret edilip burada bir İslâm devleti kurulduktan sonra ilk Cuma namazı kılınmıştır. Hür, erkek, mukim ve sağlıklı müslümanlara farzdır. Cuma namazının sıhhati için, namazın kılındığı yerin şehir olması; namazı sultanın bizzat kıldırması; kıldıramazsa vekil ettiği bir kimsenin (vâlinin) kıldırması gibi şartlar gerekir. Osmanlılar zamanında Cuma kılınacak câmiler tesbit edilip, burada Cuma kıldıracak hatiplere padişah tarafından berat ve-rilirdi. Berat, resmî memuriyet için verilen padişah fermanıdır. Beratı bulunmayan kimse Cuma namazı kıldıramazdı. Beratlı hatibi bulunmayan câmide de Cuma namazı kılınmazdı. Cuma câmileri ancak kâdısı (hâkimi) bulunan şehirlerde olurdu. Köy ve sahralarda Cuma namazı kılınmazdı. Burada köylülerin Cuma namazına gitmeleri de gerekmezdi. Ancak bazı büyük köylerde Cuma kıldırmak üzere beratlı hatip tayin edildiği de olmuştur. Yukarıdaki şartlar gerçekleşmezse Cuma namazı farz olmaz. Cuma yerine yalnızca öğle namazı kılınır. Gayrımüslimlerin hâkim olduğu yerlerde Cuma namazı farz olmamakla beraber, burada yaşayan Müslümanların, dinî işlerini yürütmek üzere aralarından seçtikleri kimse, Cumayı da kıldırabilir. Nitekim Kırım, Bosna, Kıbrıs gibi kaybedilen beldelerdeki müslümanlar Cuma namazı kılmaya devam etmiştir.

Bursa Ulu Câmi’nin MİNBERİ (XIX. asır)

ULU CAMİ GELENEĞİ

Cuma namazının şartlarından birisi de bu namazın bir beldede tek câmide kılınması idi. Cuma namazı her beldenin en büyük câmiinde veya bu ibâdete mahsus namazgâh denilen büyük sahalarda kılınırdı. Selçuklu ve Osmanlılar zamanında her şehir ve kasabada Ulu Câmi veya Câmi-i Kebîr denilen en büyük câmide Cuma ve bayram namazları kılınırdı. Anadolu’nun çok şehirde günümüze intikal edebilmiş ulu câmiler, ihtişam ve emsalsiz güzellikleriyle görenleri büyülemektedir. Divriği, Diyarbekir, Adana, Bursa, Manisa ulu câmileri hemen akla gelenlerdir. Cuma ve bayram günleri bütün müslümanlar ulu câmide toplanırdı. Başka câmilerde Cuma ve bayram namazı kılınmazdı. İmam Ebu Hanife’nin Cuma günü Dicle üzerindeki köprüleri kaldırtıp Bağdad’ın iki yanında Cuma kılınmasını temin ettiği anlatılır. Budapeşte gibi ortasından nehir geçen Osmanlı şehirlerinde de umumiyetle böyle yapılırdı. Maamafih büyük şehirlerde cemaatin kalabalığından dolayı müteaddit câmilerde Cuma namazı kılınmasına da sonradan fetvâ verilmiş; ihtiyat olarak zuhr-i âhır (son öğle) namazı kılınması âdet olmuştur. Namazdan hemen önce Arapça iki hutbe okunması da Cuma’nın şartıdır. Birinci hutbede âyetler okunup müminlere nasihat edilirdi. Biraz oturup kalkılan ikincisinde Hazret-i Peygamber ve dört halifeden sonra, zamanın sultanının ismi zikredilip ona ve müminlere dua edilirdi. Halifeyi anıp dua etme geleneğini, Hazre-ti Ali’nin Basra vâlisi Abdullah bin Abbas başlatmıştır. Adına hutbe okunmak, para bastırmak gibi hâkimiyet alâmetidir. Osmanlılarda padişah adına okunan ilk hutbe 1289’da Karacahisar’da ilk Osmanlı kadısı ve Osman Gazi’nin bacanağı Tursun Fakih tarafından okunmuştur. Bursa gibi harb yoluyla fethedilmiş belde-lerde hatip hutbeye kılıç ile çıkıp kılıca dayanarak hutbe okurdu. 941’de vefat eden Abbasî halifesi Râdi, hutbeyi bizzat okuyan hükümdarların sonuncusudur.

Bursa Ulu Câmi'nin şadırvanı

MİNBERE PERDE ASMAK

Hutbe, mihrabın sağında yüksek bir yere çıkarak okunur. Hazret-i Peygamber Mescidi’nde oturulan yerinden başka üç basamaklı arkasında dayanmak için üç sütunu olan bir metre yükseklikte ılgın ağacından bir minberi vardı. Hicrî 578 senesinde yıkılınca ağacından sakal tarakları imal edilmiş ve yerine çeşitli yıllarda, çeşitli minberler yapılmıştır. Bugünki 12 basamaklı mermer minberi, Sultan III. Murad, 1591’de İstanbul’dan göndermiştir. Minber kapısına perde asmak âdeti Halife Muaviye’den kalmadır. İslâm âleminde ahşap veya mermerden güzel oymalar ve şebekeli parmaklıklarla süslü, kapısı ve külâh ile örtülü düz bir sahanlığı olan çok sanatlı minberler yapılmıştır. Kurtuba Câmii’nin minberi altındandı. Kurtuba düşünce, İspanyollar parçalayıp yağma ettiler.

HÜNKÂR MAHFİLİ

Halifelerden Hazerât-ı Ömer, Ali ve Muaviye’ye câmide namaz kıldırırken suikast yapılmıştı. Hazret-i Osman zamanından itibaren, emniyet mülâhazasıyla, câmilerde maksûre denilen ve halkın sokulmadığı ayrı bölümler yapılmaya başlanarak umerâ namazlarını burada kılmışlardır. Osmanlılarda bu maksûrelere, hünkâr mahfili denilmiştir. Padişah maiyetiyle Cuma selâmlığına çıkar; her hafta başka bir büyük câmide Cuma namazını kılardı. Fatih, Nuruosmaniye gibi bazı câmilerdeki hünkâr mahfillerine padişahın atıyla girmesine mahsus yol bugün bile görülür. Namazdan sonra padişah, mâruzatı olan bazı devlet ricâlini de bu mahfilde kabul ederdi. Fevzi Çakmak, Anadolu’ya geçmeden evvel, zamanın padişahı Sultan Vahideddin ile Cuma namazında hünkâr mahfilinde görüşüp hususî talimatlarını aldığını Ankara’daki meclis içtimaında anlatmıştır.


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Ramazan 1440
Miladi:
27 Mayıs 2019

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter