Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yabancı seyyahlar der ki: Türkler, hastalandığı zaman kahve içer. İyileşmezse, vasiyetini yazar ve bekler. Evet, eskiler, kahveyi yalnızca zevk için içmemiş, şifa da beklemiştir. Öyle ki, Türk Kahvesi, dünya çapında bir kahve çeşidi olmuştur.

Kahvenin anavatanı Habeşistan’ın Kaffa mıntıkası. Rivayete göre bir çoban, otlattığı keçilerin her zamankinden farklı olarak hoplayıp zıpladığını, mehtapta raksettiğini görüp, sebebini merak ediyor. Yedikleri bir bitki sebebiyle böyle davrandıklarını farkediyor. Kendi de deneyince, kahveyi keşfediyor. Buradan karşı kıyıdaki Yemen’e; oradan da Hicaz’a yayılıyor. Uyku kaçırıcı hususiyetiyle, ilim talebeleri ve bilhassa Şâzelî tarikatinin dervişleri arasında rağbet görüyor. “Sofi şerbeti” adı veriliyor. Şimdilerde hem okur-yazar takımı, hem de sporcular bu maksatla içerler. Şair demiş ya, “An rûy-i siyâh ki nâm-ı ô kahve, dâfi-i nevm ü kâti-i şehve” (O kara yüzlü kahve, uykuyu defeder, şehveti keser.)

Aslında kahve daha XI. asırda Şarkta malumdu. İbni Sina, kahvenin ilaç tesirinden ilk bahseden bilgindir. Avrupalılar, başta kahveye çok direndi; doktorlar, kahvenin öldürücü bir zehir olduğunu; cüzzam ve felce yol açtığını yaza dursunlar, kim dinler... İlk satışı da eczanelerde olmuştur. Yemen’in Moka şehrinde uyuza; İran’da ise koleraya karşı tesirli bir ilaç olarak kullanılmıştır. Ağacın çiçekleri yasemine, meyveleri ise kiraza benzer. Çiçekler kuruyup döküldükten sonra, ağacın dallarında kalan renksiz çekirdekler toplanır; silkelenir; kurutulur; tahta tokmaklarla dövülür. Kabukları ayrıldıktan sonra kalan özü, kavrulup öğütülünce, ortaya kahve çıkar.

Kahve, Hicaz’dan Kâhire’ye geçti. 1521’de burada ilk kahvehane açıldı. Hacılar, tanıştıkları bu süper içeceği, memleketlerine götürdüler. Tarihçi Peçevî, 1554’de Haleb’den Hakem ve Şam’dan Şems adında iki kişinin, Tahtakale’de birer kahvehane açtığını söyler. Aslında İstanbul’a gelişi az daha evveldir. Buraya yavaş yavaş ehl-i keyf kâtipler, şairler, devrin ileri gelenleri toplandı. Kömür mertebesine gelmiş şeyi yiyip içmek caiz olmadığı için, kahveye haram fetvası verenler oldu. Hükümet tütün gibi, kahveyi de yasakladı. Sonradan kömürleşmeyip, sadece kavrulduğu anlaşılınca, geri adım atan ulema kahveye müptela oldu; yasak da kalktı. Kahvehaneler, birer kültür ve sanat meclisi hâline geldi. Zenginler evlerinde kahve odası tanzim ettiler. Kahve saraya Sultan IV. Mehmed zamanında girdi. Çok tutuldu. Ama bir ara çocuk doğumları kesilince, suçu kahveye attılar; kahve saraydaki itibarını kaybetti. Mamafih Sultan Hamid ve Sultan Vahîdeddin kahve tiryakisiydi.

İlk kahve, sert ve acı idi. Sonra daha hafifine alışıldı. Kahveyi kavrulmuş ve çekilmiş satan ilk tahmis (kuru kahveci) dükkânını 1871’de Kemahlı Mehmed Efendi İstanbul’da Tahtakale’de açtı. Kahve aleyhtarları boş durmadı. Şair Hikmetî’nin, “Kahve-i rûy-i siyâh, içmez ânı Hikmetî” (Yani, hikmetli olanlar, yüzü kara kahveyi içmez) sözüne; kahveci lafı yapıştırmış: “Ehl-i irfan şerbetidir, iç âhir zaman nikbeti” (Ariflerin içeceğidir, iç, âhir zamanın kötüsü)

Kahveye süt katmak, XVII. asır sonlarında bir Fransız doktorun tavsiyesi üzerine popüler oldu. Kahvedeki kafein, 1820’lerde Runk adında bir bilgin tarafından keşfedildi. Nitekim kafein, düşünceyi ve reaksiyonu hızlandırır, dikkati toparlar, konsantrasyonu artırır, morali düzeltir. Su ile temas müddeti en uzun olduğundan, en çok kafein Türk kahvesinde vardır. Kahvesi bol ise okkalı denir. Eskiden kenara doğru genişleyen, kulpsuz fincanlarda içilirdi. Kallâvî ise, dışı burmalı uzun büyük fincandır. Umumiyetle hanımlara ikram edilen küçük fincandaki kahveye, bülbül tükürüğü denirdi. Sade kahvenin yanında şeker varsa, yandan çarklı adını alır. Kahvenin kavurması da mühimdir. Ne kadar kavrulursa, asidi o kadar azalır ki makbul değildir. Ağzının tadını bilenler, orta ve açık seviyede kavrulmuş kahveyi tercih eder. Granül kahve, cephedeki askerlere dağıtılmak üzere II.Cihan Harbi’nde imal edildi.

Kararırsın!

Eskiden küçüklere kahve verilmez, “kararırsın” derlerdi. Esas sebep, kahvenin cinsî tekâmüle zarar verdiği kanaatidir. İran Şahı kahveye tutulmuş. Bir gün şahın atı huysuzlanıp yerinde duramaz olunca, cariyesi, seyislere, “Efendimiz gibi kahve içirin, sakinleşir” demiş. Meşhur Alman besteci Bach’ın Kahve Kantatı adında bir eseri vardır. Baba evinde kahve içmesine izin verilmeyen bir genç kız, “Ah sevgili babacığım, sakın kızmayın bana! Günde üç fincan kahve içmezsem, sütten kesilmiş keçilere dönüyorum” der; evlenmek yerine, kahveyi tercih eder. Taliplerine, evlenirse kahve içmeyi şart koşar.

Yakın zamana kadar, hele çay bu kadar yaygın değilken, Türk evlerinde baş ikram kahve idi. Yanında su ve lokum verilir; su önce boğazı temizler; kahvenin lezzetini tam manasıyla almaya yarardı. Şimdi de kahvenin vücudu kuruttuğu (deüretik olduğu) , suyun bunu telafi ettiği söyleniyor. Eskilerin bir bildiği varmış demek ki... Kız görmeye gidene kahve yapılır; hatta muzip kızlar, namzedin kahvesine tuz katarak kendisinde gönlü olmadığı mesajını gönderir. Şimdi pişmesi ve içmesi kolay olan çay, kahvenin yerini aldı; neredeyse kahve unutuldu. Halbuki eskiler “Bir fincan kahvenin, kırk yıl hatırı var” derlerdi.

Kahve aç karnına içilmez. Kahvaltı sözü boşuna değildir. Hatta “Kahveden evvel yiyecek bir şey bulamazsan, düğmeni kopar, ağzına at!” derler. Avrupa’da kahve çörek, pasta ile yenir; kahvaltıya refakat eder. Tütünün zararını telafi ettiği bile söylenir: Vehbi der ki: “Ehl-i irfan arasında bir ziyafet büsbütün/İki fincan kahve ile bir lüle keskin tütün”.

Cihan Harbi’nde kahve karaborsaya düştü; yine de tiryakiler kahveden vazgeçemedi. Nohutu kavurdular, keyiflerini yaptılar. Bizim gençliğimizde de bir ara iktisadî kriz sebebiyle kahve bulunmaz oldu. Peder, dışarıdan çok pahalıya kahve çekirdeği getirir; evde bize atadan kalma tavayla kavurup kahve değirmeninde incecik çektirir; yine keyfinden vazgeçmezdi. “Ehl-i dilin bezm-i dilde zevkini kim tazeler?/Taze elden taze pişmiş taze kahve tazeler” derler. Mânilere girmiştir: “Kahveyi kaynatırlar/Güzeli oynatırlar”; “Kahve Yemen’den gelir/Bülbül çemenden gelir”. Unesco, 2013’de Türk Kahvesi’ni dünya mirası koruma listesine aldı. Eller kahvemize sahip çıkarken, biz ne güne duruyoruz.




3 Mart 1924 itibarıyla Türk tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu. Halifelik kaldırılmış ve tarihin en uzun ömürlü hanedanlarından Osmanlılar vatandaşlıktan çıkarılarak yurt dışına sürülüyordu. Bu, yaşlısından beşikteki bebeğe kadar hepsi için yeni ve sıkıntılı bir hayatın başlangıcı oldu.

Sultan Vahideddin sürgünde Malta'ya çıkarken

Saltanat, ardından da halifelik kaldırılınca, 3 Mart 1924 tarihli kanunla Osmanlı hanedanına mensup 156 kişi vatandaşlıktan ihraç olunarak 3 gün içinde sınır dışı edildi. Kanuna dâhil olmadıkları halde, ebeveynleri veya çocukları ile sürgüne gitmek zorunda kalanlarla bu sayı 200’ü buldu. Efendilerinden ayrılamayan emektarlar da sayılırsa, sürgünlerin sayısı yüzlercedir. Bunların transit olarak bile ülkeden geçmesi yasaklandı. Mallarını 1 yıl içinde tasfiye etmeleri, aksi takdirde hazineye kalacağı bildirildi.

Sultan Vahîdeddin zaten daha evvel sürgüne çıkmıştı. Halife Abdülmecid Efendi ve ailesi, daha kanun yayınlanmadan, 24 saat içinde sınır dışı edildi. Halkın tezahüratından korkulduğu için, Sirkeci’den değil, Çatalca’dan trene bindirildi. İstasyonundaki Yahudi müdür, Halife’ye vatanında hürmet gösteren son şahsiyet oldu. Hanedanın çoğuna, kanunun verdiği bir haftalık müddet bile tanınmadı.

Türk-İslâm geleneğinde kadınlar hükümdar olamadığı halde, hanedana mensup hanımlar, hatta bunların çocukları, damat ve gelinler bile sürgün edildi. Avrupa monarşilerinde, darbe ile devrilen hiç bir hanedan böyle bir muamele görmedi. Yalnızca hükümdar sürgüne çıktı. Az bir zaman sonra da hanedan malları iade edildi. Bir tek Rusya’da çar ve çocukları katledildi. Onun sebebi de, antikomünist Beyaz Ordu’nun çarı kurtarmaya ramak kalmış olması idi.

Halifenin Ankara tarafından sürgün edilmesini anlatan o günlere ait bir karikatür

Yağma!

Osmanlıların hepsine tek gidiş pasaport verilmişti. Müslüman memleket Mısır’a gitmek istediler. Ancak ne buraya hâkim olan İngilizler, ne de Osmanlılara kıskançlık duyan Kral Fuad buna izin verdi. Memlekete yakın olduğu için Suriye’ye yerleşmelerine de Ankara engel oldu. Bu sebeple bazısı yine Fransız işgalindeki Beyrut’a, bazısı da Avrupa’ya yerleşti.

Daha çıkmadan sarayları polis nezaretinde yağma edildi. Bazısı evlerini ve evlerindeki antika eşyaları, kıymetli sanat eseri hatıraları yok pahasına satabildi. Bazısı güvendikleri birine vekâlet verdi. Bu vekillerin çoğu, müvekkillerine hıyanet edip, malların üzerine oturdu. Geri kalan mallara da hükümet el koydu; dedelerinden gelen miras haklarını da iptal etti. Böylece dünyada benzerine az rastlanmış bir zulüm, Osman Gazi evlatlarına reva görüldü. Oğuz Han neslinden ve tarihin en eski hanedanlarından Osmanlı hanedanı böylece siyaset sahnesinden çekilmiş oldu.

Hanedan, başına gelenlere inanamadı. Sürgün arefesinde, dedikoduları işitiyor; ama milletin kendilerini sevdiğini düşünüyor, böyle bir karara ihtimal vermiyorlardı. Kendilerini sokakta bulunca da, uzun zaman sürgünün geçici olduğuna inandılar. Hatta çoğu, yanlarına fazla eşya almamış, birkaç aya döneceklerini ummuşlardı. Ama sürgün hanımlar için 30, erkekler için 50 sene sürdü.

Hepsi sürgünde vatansız, pasaportsuz yaşadı. Şehzâdeler, askerlik tahsil etmişlerdi. Sürgünde bir işe yaramıyordu. Yaşlı başlı sultanların çalışması zaten mümkün değildi. Memlekette iken eli açık yaşamaya alışmış; servetlerini hayır hasenata harcayan; bankalarda paraları, yanlarında nakitleri olmayan bu insanların çoğu, sürgünde tarifsiz sıkıntılar çekti. Sürgüne çıkarken her aileye 1000 lira verilmişti. Bu, yol parası ve bir aylık geçimlerine ancak yetti. Mücevherlerini yok pahasına sattıktan sonra sefalete düştüler. Otellerde bulaşıkçılık yapanlar; dilenenler; akşamları çöplerden yiyecek toplayanlar; bulunduğu memleketteki eski Osmanlı Ermenilerinin yardımıyla yaşayanlar; nihayet açlıktan ölenler bile oldu.

Abdülmecid Efendi'nin son cuma selamlığı

Peşinde sivil polis

Haydarabad Nizamı Osman Cah, Mısırlı Prens Ömer Tosun, Hicaz Meliki Şerif Hüseyn gibi müslüman asilzâdeler, bu düşkün hanedana maddî yardım yapmayla çalıştılar. Ama ailenin dağılmış olması sebebiyle, bu yardımlar herkese ulaşamadı. Ulaşsa da, sadra şifa olmadı. Ecnebi hanedanlarla yapılan evliliklere, Ankara büyük reaksiyon gösterdi. Hanedanı sürgünde de adım adım takip ettirdi. Buna mukabil Fransa, Kral François’yı kurtaran Kanuni Sultan Süleyman’ın torunlarına, vatandaşlık değil, ama serbestçe dolaşabilmeleri için pasaportlar verdi.

Vatan hasreti ve haksızlığa uğramanın acısına, parasızlık, mahrumiyet ve hastalıklar eklendi. Ölünce de sıkıntılar bitmiyordu. Kimsesizler mezarlığına düşenler bile şanslı idi. Mezarı kaybolan, denize atılanlar vardır. Ama hepsi asalet ve şereflerine uygun yaşamaya çalışmıştır. Kendilerine bu haksızlığı reva görenlere çok kırılmış; ama memleket aleyhine de çalışmamışlardır.

1952 yılında Adnan Menderes hükümeti tarafından hanedanın hanımlarına; 1974 yılında çıkarılan umumi af ile de şehzadelere memlekete dönme izni verildi. Bunun için saray terbiyesini bilenlerin hepsinin ölmesi beklenmişti. Rejim hâlâ bu çaresiz insanlardan korkuyordu. Nitekim çok azı dönebildi. Gençler, sürgündeki yurtlarında bir düzen kurmuştu. Dönebilenler de hemen vatandaşlığa alınmadı. Arkalarına da birer sivil polis takıldı.

Şu anda hanedanın reisi 91 yaşındaki Şehzade Osman Bayezid Efendi New York'ta tek başına yasıyor. Hak reva mı bu?

Günahın bedeli

Süleyman Şah’ın mezarına bu kadar ehemmiyet verenlerin, bu zatın torunlarının haline de şöyle bir bakması iyi olur. Türk-İslâm tarihinde en şanlı sayfaları yazmış bir ailenin evlatları, dilini konuşmak, dinini öğrenmek, vatanın havasını solumak ve vatan toprağında ölmek hakkından mahrum bırakılmıştır. Bugün hanedan, kimseden bir iyilik, bir lütuf beklememektedir. Kendilerine yapılan haksızlığın telafisinden başka...

Sürgün kararı kaldırılmıştır ama onlarca insan sürgünde dünyaya gelmiş, burada yeni bir hayat kurmuştur. Şu halde sürgün fiilen devam etmektedir. Bu, Türkiye’nin ve bu coğrafyada yaşayanların ayıbıdır. İnsanların, ailelerin, milletlerin geçmişindeki zulümler, bir şekilde telafi edilmedikçe, her türlü iyiliğe engel olur. Bu devlet de tarihindeki haksızlıkların kefaretini ödemeden geleceğe ümitle bakamaz.

El konan malların iadesi veya tazmini en başta yapılması gereken şeydir. Bu olana kadar, her hanedan mensubuna bir ev ve Türkiye’de geçinebilecekleri kadar maaş tahsis etmek millî bir borçtur. Bu işi yürütmek üzere bir vakıf kurulması ve devlet imkânlarıyla desteklenmesi en münasibidir. Böylece hanedanın zorluk içinde olanlarına el uzatılmış olur. Yeni nesiller, Türk-İslâm kültürü içinde yetişir ve evlenir. Yaşlılar, vatanlarında huzur içinde hayatlarını geçirir; vefat edince de ailenin şanına yakışan bir şekilde cenazesi kaldırılır. Milletin başındaki bu uğursuzluk da belki kalkar.




Batık Hazine... Ne sihirli bir kelime... “Define Adası” gibi romanlara mevzu olmuş hazineler, eskiden korsanların ağzını sulandırırken, şimdi de dokümanter filmler sayesinde insanları meraklandırıyor... Atlas Okyanusu’nun dibi, İspanyolların Amerika’dan kaçırdığı nice hazinelere ev sahipliği yapmaktadır.

İspanyol kalyonları, 16 ve 18.asırlar arasında senede iki kere İspanya ile Amerika arasında gider gelirdi. 30 ve 90 gemilik iki konvoy ya da filodan biri Ocak, diğeri Ağustos’da İspanya’nın Cadiz limanından hareket ederdi. Antil adaları açığında birbirinden ayrılır, biri bugün Meksika’da bulunan Veracruz, diğeri bugün Kolombiya’daki Cartegena istikametine giderdi. Korsanlık artınca, 1582’de konvoylar ayrı ayrı gönderilmeye başlandı.

Ufukta korsanlar!

Artık her sene Mayıs’ta Veracruz, Ağustos’da da Cartegena’ya gitmek üzere bir filo (flota) Cadiz’den Amerika’daki sömürgelere doğru yelken açıyordu. İlki, gemilerin bir bölümünü güzergâhı üzerinde bulunan Batı Hind adalarında ve Honduras’ta bırakırdı. Yaz sonunda hareket eden kalyonlar (galeone) ise, Cartegena ile Panama’nın Atlas okyanusu kıyısındaki Portobelo limanlarına uğrardı. Kışı Amerika’da geçirdikten sonra, Şubat’ta Havana’da buluşan iki konvoy, savaş gemilerinin himayesi altında İspanya’ya dönerlerdi. Gidiş-dönüş zamanı 8-12 ayı bulurdu.

Bu gemiler, 50 metre boyunda büyük harb tekneleriydi. Her biri 50-60 topla donatılmıştı. Avrupa’da üretilen malları, Amerika’daki İspanyol sömürgelerine; bu sömürgelerden elde edilen altın ve gümüş gibi ürünleri de İspanya’ya taşırdı. Bu asırlarda, Amerika kıtasının neredeyse üçte ikisi, İspanyolların elindeydi. Böylece yerlilerin gözyaşı ve kanıyla yıkanmış Amerikan altın ve gümüşü, asırlarca eski kıtaya taşındı; Avrupa’nın zenginliğini, medeniyetini, sanayisini ve yeni sömürge imparatorluklarını inşa etti. Bundan mahrum olan Şark ise, artık geri kalmaya mahkûmdu.

Gemiler, dönüş yolculuğunda çok büyük mikdarlarda altın ve gümüş taşıdıklarından ganimet peşinde koşan İngiliz, Felemenk ve Fransız denizcileri için son derece çekici bir hedef teşkil ederdi. Bu sebeple yağmacılara karşı genellikle çok iyi korunuyordu. Buna rağmen filolardan biri 1628’de Felemenkli Amiral Piet Hein tarafından Küba açıklarında; bir başkası ise 1657’de İngiliz kumandan Robert Blake tarafından Azor adaları yakınında yakalanıp yok edildi. Yıllardır merakla okunan korsan romanları, hep bu filolardaki altınlar ele geçirmek isteyen haydutları mevzu edinir.

Çılgın okyanusun fırtınaları da, filoların amansız düşmanıydı. 22 Haziran 1588’de İspanya’nın kuzeyindeki La Coruna limanından ayrılan 130 gemiden, ancak yarısı İspanya’ya geri dönebildi. Gerisi, İngiltere açıklarında fırtınaya yakalanıp battı. İçindeki hazineler, Atlas Okyanusu’nun dibine gömüldü. 1968’de günlerce süren araştırmalardan sonra, gemilerden bazısına ulaşıldı ve hazineleri ele geçirildi. 31 Temmuz 1715 tarihinde Amerika’ya yaklaşan ve General Ubilla idaresindeki gemiler, tayfuna uğrayarak, göremedikleri mercan adalarına bindirdi. Koca gemi içindeki 225 kişiyle suya gömüldü. Filodaki 12 gemiden ancak biri kurtulabildi. Gemideki altınlar, Havana’daki İspanyol ordusuna gönderiliyordu. 250 sene sonra dalgıçların uzun aramalarından sonra bu hazinelerden bazısına ulaşıldı.

Dişli düşman: Amerika

1565-1815 arasında bugün Filipinlerin merkezi olan Manila ile Meksika’daki Acapulco limanları arasında yılda bir kez gidip gelen teknelere de Manila Kalyonu denirdi. İspanya ile kolonisi Filipinler arasındaki tek nakil ve haberleşme vasıtası oldukları gibi, Manila’daki İspanyollar için de aslî maişet kaynağı idiler. Kalyonla ticaretin parlak günlerinde, Manila dünyanın en büyük limanlarından biri hâline geldi ve Çin ile Avrupa arasındaki ticaretin merkezi oldu. En mühim ticaret malı Çin ipeği olmakla beraber, kokular, porselen eşya, Hind kumaşı, değerli taşlar gibi mallar da kalyonlarla taşınıyordu. Acapulco’da boşaltılan mallar, umumiyetle % 100-300 dolayında kâr bırakıyordu. Dönüş yolculuğunda ise kalyonlar, büyük mikdarda Meksika gümüşünün yanı sıra İspanya’ya haber götüren çok sayıda kilise mensubu misyoneri taşıyordu.

Manila’da yaşayan İspanyollar, yılda bir kez uğrayan bu gemiye öylesine bağımlı vaziyete geldiler ki, geminin yolculuk sırasında batması ya da İngiliz korsanların eline geçmesi hâlinde koloni ekonomik çöküntüye uğruyordu. Öte yandan bu ticaret, Filipinlerin ekonomik inkişafına menfi tesir etti. Neredeyse tüm İspanyol sermayesi, Çin malları spekülasyonunda kullanılıyordu. Öbür devletlerin Çinle doğrudan ticarete girmeleri neticesinde, 18.yüzyıl sonlarında kalyon ticaretinin ehemmiyeti azaldı.

18.asra gelindiğinde İspanya, deniz yolları üzerindeki kontrolünü arttırmış ve başka memleketlere de İspanyol ve Amerikan limanları arasında taşımacılık yapma hakkını tanımıştı. Zamanla İspanya ile sömürgeleri arasındaki ticaret tekelinin ortadan kalkmasıyla filolar da ehemmiyetini kaybetmeye başladı. 1740’da kalyonların, 1789’da da filoların seferlerine son verildi.

Doğu’da Osmanlılarla mücadele edip, nihayet pes eden İspanya’nın, batıdaki yeni büyük düşmanı Birleşik Amerika oldu. Amerika, İspanyolları Kuzey Amerika’dan bazen savaş, bazen barış yoluyla, bazen da para ödeyerek çıkardı. 1898’de buradaki İspanyol donanması, Amerika tarafından mağlup edildi ve Filipinler, Amerikan sömürgesi haline geldi. Amerika da dünyanın en büyük deniz güçlerinden birisi oldu. Orta ve Güney Amerika’daki sömürgelerini de tek tek kaybetti. Ama bu kıtada İspanyolca konuşan, İspanyol kültürü ile yaşayan ve şuuraltında Madrid’e bağlı büyük bir millet meydana getirdi.




Memleketin geri kalmışlığı davasında, her fırsatta dile getirilen iki efsâne vardır. Biri matbaanın geç gelmesidir; diğeri de rasathanenin yıkılması. Matbaanın hikâyesini daha önce yazmıştık. Gelelim rasathane efsanesine...

Güya Takiyyüddin adında biri, 1571 senesinde İstanbul’da “tarihimizin ilk rasathanesini” kuruyor. Ama cemiyete ve devlete hâkim olan din adamları, ilme ve fenne karşı oldukları için, rasathaneyi yıktırıyorlar. Ah bu yobazlar!..

Ne dedin de vermedik?

Bir kere bu rasathane, ilk rasathane değildir. İslâm medreseleri ve ayrıca büyük câmilerin bünyesinde her zaman rasathane veya bunun muadili müesseseler (muvakkithane) olmuştur. Zira İslâmiyette vakit, pek çok ibadetin şartıdır. Bunların muteber olması için, vakti iyi bilmek lâzımdır. Bu sebeple İslâm âleminde her zaman müneccim (astronomi âlimi) yetişmiştir. Takiyyüddin’in kurduğu, medreseden ayrı ve hususi maksatla kurulmuş bir rasathanedir. Bu bir!

İkincisi Takiyyüddin’in kendisi zaten din adamıdır. Esas ismi Muhammed bin Ma’ruf olup, aslen Şamlıdır. Takiyyüddin-i Râsıd (Rasatçı Takiyyüddin) diye tanınır. Babası kadı idi. Takiyyüddin de medrese tahsili görüp Mısır’da kadı oldu. 1570’de ailesiyle İstanbul’a geldi. Zamanın meşhur ulemasıyla görüştü. Müneccimbaşı tayin edildi. Padişah hocası ve şeyhülislâm Hoca Sadeddin Efendi’nin dikkatini çekti. Onun teşviki ile astronomi ilmindeki bazı problemlerin halli için rasatlar yapmak üzere bir rasathane kurdu. Sultan III. Murad bunun finansmanını temin etti. Hiç bir masraf ve külfetten kaçınılmadı; malzemenin bazısı Mısır’dan getirtildi. Padişah, ne istediyse kabul etti ve verdi. Bütün bunlar arşiv vesikalarından takip edilebilir.

Nihayet 1577’de Tophane sırtlarındaki Dârü’r-Rasadi’l-Cedid açıldı. O zamana kadar Takiyüddin, rasatlarını Galata Kulesi'nden yaptı. Rasathanede bu ilmin kitaplarından müteşekkil bir de kütüphane kurdu. O zamana kadar rasathanelerdeki âletleri geliştirdi ve bazı yeni âletler yaptı. Personeli, 8 râsıd, 4 kâtip ve 4 de müstahdem olmak üzere 16 kişiydi. Tam o senelerde geçen kuyruklu yıldızı da gözleme imkânı buldular.

Bundan habersiz görünen bazı modern tarihçiler, rasathanenin astrolojik gayeler için kurulduğunu vehmeder ve söylerse de, işin asıl böyle değildir. Alaaddin Mansur’un Şehinşahnâme adlı manzum Farsça yazma eseri bu hâdiseye ışık tutuyor. Bu eserde, Padişah ile Takiyyüddin arasındaki görüşme anlatılıyor. Padişah, kendisine rasat işlerini soruyor. Takiyyüddin şöyle diyor: “Uluğ Bey zîcinde pekçok şüpheli yerler vardı. Artık rasatlar yardımıyla zîc düzeltilmiş bulunuyor”. Demek ki rasathanenin kuruluş gayesi, Uluğ Bey'in hazırladığı astronomik tabloların düzeltilmesidir.

Gülünç

Peki ne oldu da rasathane devreden çıkarıldı? Güya zamanın şeyhülislâmı Kâdızâde Ahmed Şemseddin Efendi, padişaha bir mektup yazıp, rasathanenin uğursuz olduğu, veba salgınının rasathane yüzünden başladığı ve rasat yapılan her beldede âfet olduğu hakkındaki dedikoduları padişaha iletmiş. Padişah da rasathaneyi kapatmış; hatta binası da Kılıç Ali Paşa’ya yıktırılmış (1580). Bunu Osmanlı ilim hayatı üzerine meşhur kitabıyla tanınan Atâî söylüyor. Bir kere Atâî’nin doğum tarihi hadiseden sonradır. Üstelik kitabında rasathanenin kuruluş ve kapanış tarihlerini bile yanlış vermiştir. Kâdızâde, hem fıkh, hem de fen âlimidir. Geometri ve astronomi üzerine eserleri vardır. Böyle bir âlimin, öyle bir mektup yazdığını düşünmek dahi gülünçtür. Şu halde bu meselede Atâî’ye itimat etmek doğru değildir.

Meselenin ipuçları, Şehinşahnâme’de bulunuyor. Takiyyüddin, padişaha: “Düşman kederinden kıvranıyor; artık rasatın sona erdiğini emir buyurun da kötü niyetli ve kıskanç kimselere ibret olsun” diye arzediyor. Yani zaten maksat hâsıl olmuştur. Tansiyonu yükseltmeye gerek yoktur. Anlaşılıyor ki kendine mahsus bir şahsiyettir. Devletin ileri gelenleriyle anlaşmış; ama alt kademedekilerle ile düzgün bir münasebet kuramamıştır. Muhtemelen hased ve düşmanlığa uğramıştır. Gelibolulu Âli de, Künhü’l-Ahbar’da, geçimsizliğinden bahsediliyor. Buna, bir de veba gibi menfilikler eklenince, vaziyeti kavrayan Takiyyüddin, kendi rasadhanesini kapattırıp, köşesine çekiliyor. Çalışmalarına devam ediyor. 1585’de 60 yaşında vefat ediyor. Yahya Efendi’ye defnolunuyor.

Hülasa: 1-Takiyyüddin’in zaten kendisi bir âlimidir; Takiyyüddin’i teşvik ve himaye eden Hoca Sadeddin Efendi ise din adamlarının başı. Rasathaneyi kurduran, bunun için hiç bir masraftan çekinmeyen de Osmanlı padişahı. Din adamları kime nasıl karşı çıksınlar? 2-Takiyyüddin’in kurduğu, “ilk” rasathane değil; medrese ve câmiden müstakil ilk rasathanedir. 3-Rasathane, bir maksatla kuruldu. Maksat hâsıl olunca da, vazifesini tamamladığı için kapandı. 4-Bu maksat, astrolojik midir? Hayır. Türkistanlı meşhur astronom Uluğ Bey’in çalışmalarının geliştirilmesi ve düzeltilmesi ile alâkalıdır. 5-Rasathanenin kapanmasında sosyal bazı hâdiselerin, hasedcilerin, fitnecilerin rolü olmuş mudur? Muhtemel. Ama din adamları, aslâ! 6-Osmanlı’da rasat ve astronomi çalışmaları bununla bitmiş midir? Hayır; çünki bunlar, Osmanlı gibi yüksek bir müslüman cemiyetinde, zaruri ilimlerin başında gelmektedir. Hükümetlerin reel-politiği gözetmek mecburiyetini, dine ve din adamlarına yüklemek doğru olmasa gerektir.

Zamanın ilerisinde

Takiyyüddin’in astronomi ilmine katkıları dünya çapında malumdur. Onun aletleri kadar mükemmeli, aynı zamanlarda bir tek Danimarka’da Tycho Brahe’in rasadhanesinde vardı. Ancak Takiyyüddin’in âlet sayısı fazlaydı ve kullandığı saat, Brahe’dan daha dakik olduğu için, rasadları da daha netti. Otomatik makineler hakkında Turuku’s-seniyye adlı eseri sahasında ilktir. Tıp-zoolojide bir, fizik-mekanikte üç, matematikte beş ve astronomide yirmi tane eseri vardır ki, çoğu tetkik edilmemiştir. Cisimlerin özgül ağırlığına ve Arşimed’in hidrostatik tecrübelerine dair eseri dikkat çekicidir.




Son zamanlarda Ankara ile Kâhire arası pek de iyi değil. Türkiye’nin Kahire sefiri, iade edildi. Aradan su sızmadığı zamanlar da olmuştu.

Osmanlı Devleti kurulduğunda, Mısır’da Memlûk Sultanlığı hüküm sürüyordu. Haçlıları ve Moğolları durdurarak, İslâm âleminde haklı bir şeref ve şöhret kazanan bu devlet, hem mukaddes beldeleri elinde tuttuğu, hem de sembolik bir halifeyi bünyesinde barındırdığı için, hürmet görürdü. Osmanlılar, Memlûk Devleti ile hep iyi münasebet içinde olmuştur. Sultan I. Murad Kosova’da şehid düştüğünde, Mısır Sultanı Berkuk, şehid sultanın Bursa’daki türbesinde okunmak üzere 30 cüz Kur’an-ı kerim vakfetmişti. Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı hastanede vazife yapmak üzere mahir bir tabib göndermişti. Osmanlılar bir zafer kazandıklarında, Kahire’ye müjdeci ve ganimetten de hisse yollardı. Hele İstanbul’un fethi, Kahire’de büyük coşkuyla kutlanmış; Sultan’ın sarayı önünde bandolar çalmıştı.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa

Ah bu kıskançlık

Ancak Anadolu’daki bu küçük devletin gitgide büyümesi ve kendisiyle sınır olması, Memlûkleri kıskandırdı. Sultan Fatih zamanında Kahire’ye gönderilen bir elçiye usule aykırı muamele yapılması, İstanbul’u gücendirdi. Üstelik Memlûklerin, Osmanlı düşmanı beylere yardım etmesi, gerginliği arttırdı. Sultan Fatih’in, Hindistan hükümdarı Mahmud Şah’a gönderdiği sefir, vazifesinden dönerken Cidde’de Memlûklerce tutuklandı; üstelik getirdiği hediyeler de gaspolundu. Tam bu sırada Sultan Fatih göçmüş; yerine geçen Sultan II. Bayezid, şimdilik ses çıkarmamayı tercih etmişti. Ağabeyine ayaklanan Cem Sultan’ı, Memlûk hükümdarının himaye etmesi, işi bozdu ve savaş çıktı. İki taraf da, askerin gevşekliği sebebiyle yenişemedi ve mesele diplomatik yoldan halloldu. Ancak sonraki yıllarda Kahire’nin, Şah İsmail ile ittifak yapması, sonunu getirdi. Tarihte hiç bir Memlûk sultanı muharebe kaybetmemiş ve harb meydanında ölmemiş iken, bu defa Yavuz Sultan Selim’e yenilen iki sultan, harb meydanında maktul düştü.

1798’de Mısır’ı Fransız işgalinden kurtarmak üzere toplanan gönüllülerden Kavalalı Mehmed Ali, zekâ, kabiliyet ve talihi sayesinde yükselerek, nihayet yarı müstakil Mısır vâlisi olmuş; Fransızlarla harb hâlindeki Osmanlı hükûmeti bu emrivâkiyi kabul etmek zorunda kalmıştı. Yunan İsyanı’nın bastırılmasında büyük yararlığı görülen Mehmed Ali Paşa, bir vesileyle Sadrazam Koca Hüsrev Paşa tarafından tahkir edilince, bunu kendisine yediremedi. Bunu fırsat bilen Fransa’nın da tahrikine aldanıp ayaklandı. Kütahya’ya kadar geldi. “Denize düşen yılana sarılır” fehvâsınca Osmanlı hükûmeti bu isyana karşı İngiltere’nin desteğini elde edebilmenin yollarını aradı. Mehmed Ali Paşa’ya Mısır’a ilaveten, Suriye Vâliliği de verilerek mesele çözüldü. Koca Hüsrev Paşa’nın lüzumsuz bir itimad-ı nefs gösterisi ile aşağılamaya kalktığı Mehmed Ali Paşa, hiç de küçümsenecek bir adam olmadığını gösterdi. Hüsrev Paşa’yı hatırlayan kalmadı ama Mehmed Ali Paşa, hâlâ yakın tarihin en meşhur simalarından biridir. Bundan sonra Mısır, görünüşte itaatli, ama aslında başına buyruk bir eyalet olarak yaşadı. Akdeniz ile Hind Okyanusu’nu bağlayan Süveyş Kanalı, memlekete uğur getirmedi. Hindistan yolu üzerinde olmak talihsizliği sebebiyle, 1882’de İngilizlerce işgal edildi; 1914’de de ilhak olundu.

Mısır posta pulunda M. Kemal (solda), Abdülmelik Hamza Bek (sağda)

“Terpuş” krizi

Cumhuriyet devrinde iki memleket arasında ciddi krizler yaşandı. Başlarda Mısır amme efkârında, emperyalizmle mücadele eden bir mücahid olarak tanınan Mustafa Kemal çok popülerdi. Ancak başta Osmanlı hanedanı olmak üzere rejim muhaliflerinin sınır dışı edilmesi ve bunların Mısır’a sığınması, Mısırlıların Türkiye’de olup bitenlere daha gerçekçi bir gözle bakmasına yol açtı. İlk kriz pek komik bir sebebe dayanır. Mısır’ın Ankara Sefiri Abdülmelik Hamza’nın başındaki terpuş (fes), kriz çıkarmaya yetmiştir. 29 Ekim 1932’de Ankara Palas’da verilen 250 kişilik resepsiyonda, reisicumhur M. Kemal, Mısır sefirinden başındaki fesi çıkartmasını istedi. Şaşıran sefir, Mısır’ın resmî serpuşu olan ve Türkiye’de 7 senedir yasaklanan fesini istemeyerek çıkardı. Fes, kesilmiş baş gibi garsonun taşıdığı bir tepsiye konup götürüldü. Kıpkırmızı kesilen sefir de resepsiyonu terketti. İngiliz gazeteleri hâdiseyi günlerce manşete taşıdı. Kâhire, bunun üzerine Ankara’ya protesto notası gönderdi. Böylece iki ay devam eden gerginlik, sonradan Ankara’nın özür dilemesiyle çözüldü. Daha sonra Mısır gazeteleri Mustafa Kemal’i alaya alan yazılara yer vermeye başladı. Ankara da bunu protesto edince, Kahire, “mizah” deyip geçmelerini tavsiye etti. Bu gerginlik, Mısır’da malları bulunan Türklerin zararına oldu.

Fuad Hulusi Tugay ve Prenses Emine

Bir başka kriz de 1954’de çıktı. Zamanın Kahire Sefiri Fuad Hulusi Tugay, Sultan Hamid devri ricâlinden meşhur Deli Fuad Paşa’nın oğluydu ve babası gibi sert mizaçlı idi. Mısır hanedanından Prenses Emine ile evliydi. Mısır’da askeri darbe olup, kraliyet devrilince, gazeteler Türk sefirin zevcesi hakkında edepsizce neşriyat yapmaya başlamış; Fuad Bey, diplomaside âdet olduğu üzere, Türkiye’ye dönmek istemişse de, Ankara taleplerini geri çevirmişti. Nihayet talebi kabul edildi. Sefarette verdiği veda davetine Mısır hâriciyesinden kimseyi çağırmadı. Üstelik davet esnasında, “Beni bu pis yerde bir daha göremeyeceksiniz” dedi. Bununla kalmadı; iki gün sonra, yeni hükümetin Kâhire Opera Binası’nda kordiplomatiğe verdiği resepsiyonda darbeci Nâsır’ın elini sıkmadı; “Ben ancak centilmenlerin elini sıkarım” dedi. Mısır’ı felâkete sürüklediğini söylemeyi de ihmal etmedi. Bunun üzerine Fuad Bey, ertesi gün “persona non grata” (istenmeyen adam) ilan edildi ve Mısır’ı terketmesi için 48 saat verildi. Dönerken de havameydanında tahkire maruz bırakıldı. Diplomatlara mahsus salona alınmadı; eşyası didik didik arandı ve bütün bunlar fotoğraflanıp ertesi gün gazetelerde boy boy yer aldı. Mısır ile Türkiye arasındaki münasebetler senelerce düzelmeden kaldı.

Bir Mısır gazetesinde Türk sefirinin tardına dair haber

Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Türkiye’nin İslâm liderliğinden vazgeçmesi, Mısır’ı heveslendirmişti. Hep Orta Doğu’nun ağabeyi olmak istedi. Krallık devrildikten sonra sosyalist bir rejimin kurulması; gitgide bir Sovyet peykine dönüşerek, Orta Doğu’da ciddi bir güç hâline gelmesi ve Suriye, Irak, Yemen gibi diğer küçük Arap devletlerini nüfuzu altına alması, Amerika’yı ve müttefiki olan Türkiye’yi her zaman endişelendirmiştir. Nâsır’ın düşüşü, çoklarını ümitlendirmiş; Enver Sedad’ın gelişi ile Mısır, Sovyet tesirinden kurtularak esaslı bir rotaya oturmuştur. Ancak Sedad’ın öldürülmesi üzerine Mısır, kıyasıya Amerika ile Alman-Fransız çekişmesine sahne oldu. Amerika’nın, Mısır’da İsrail’e meydan okuyan bir İhvan iktidarına asla sıcak bakmayacağı belliydi.




Cumhurbaşkanlığı forsundaki güneşin etrafında yer alan 16 yıldızın, tarihte Türklerin kurduğu 16 Türk devletini sembolize ettiğine inanılır. Geçenlerde cumhurbaşkanlığı sarayına, merasimlere katılmak üzere 16 Türk devletini sembolize eden üniformalar giymiş 16 asker dikildi. Mâzisi Marksist, şimdisi Arap milliyetçisi Mahmud Abbas’a ne kadar tesir ettiği meçhul, ama tarih şuuruna müsbet bir katkı yapacağı düşünülebilir.

Türklerin, anayurtları Orta Asya’dan beri çok sayıda devlet kurmaları, devleti kutsallaştıran cumhuriyet ideolojisine derin tesir etmiş; devlet kurmanın millî haslet olduğuna inanılmıştı. Türklerin çok sayıda devlet kurduğu doğrudur; ama bu sayı 16’dan fazladır. Devlet kurmanın, aynı zamanda devlet yıkmak manasına da geldiği bir yana, tarihçilere bakılırsa, bu sayı 200’den az değildir. Üstelik tarihte Almanların kurduğu irili ufaklı devlet sayısı, 1000’i bulmaktadır. Arabların kurduğu 100’den fazla devlet tesbit edilebilmektedir. 1860’da İtalya birliği kurulduğunda, burada 25 devlet vardı. Hâlihazırda dünyada İspanyolların kurduğu 17, Germenlerin kurduğu 16 devlet vardır. Bir yerde otorite boşluğu varsa, ya dışarıdan gelenler burayı fetheder; ya da yıkılan devletin bakiyesi arasından sivrilen bir güç, burada devlet kurar.

Forsdaki 16 yıldızın ne manaya geldiğine dair elde bilgi ve vesika yoktur. Ne 2994 sayılı Türk Bayrağı Kanunu’nda, ne de 1937 tarihli Türk Bayrağı Nizamnâmesi’nde, cumhurbaşkanlığı forsundaki sembollerle alâkalı bir hüküm geçer. Ancak 1980 ihtilâlinden sonra Türk-İslâm sentezi politikası çerçevesinde bu yakıştırma rağbet görmüş; hatta cumhurbaşkanının masası arkasına 16 bayrak yerleştirilmişti. 1984’de bir seri posta pulu çıkarılmıştı. İşin aslı, Osmanlı armasında, padişah, memleketi aydınlatan güneş olarak tasvir edilmişti. Cumhurbaşkanlığı forsunda da aynı sembol kullanılmış; etrafındaki yıldızlar, bu güneşin ışıkları olarak tasvir edilmiştir. Bunlara sonradan 16 devlet manası yüklenmiştir. Bu ön-kabul, ilkokul ders kitaplarından, üniversitelerdeki anayasa kitaplarına kadar girmiştir.

Tesbit edilen 16 devlet şunlardır: Büyük Hun İmparatorluğu, Batı Hun İmparatorluğu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Akhun İmparatorluğu, Göktürk İmparatorluğu, Avar İmparatorluğu, Hazar İmparatorluğu, Uygur Devleti, Karahanlılar Devleti, Gazneliler Devleti, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Harzemşahlar Devleti, Altınordu Devleti, Timur İmparatorluğu, Babür İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu.

Mevzuyu ilk dile getiren Temmuz 1980’de Reha Oğuz Türkkan oldu. O, 16 Türk devletinin sayısına itiraz etti. Ertesi sene Şubat 1981’de İbrahim Kafesoğlu da aynı itirazı dile getirerek; tesbit edilen bayrakların da uydurma olduğunu söyledi. Coşkun Üçok, 1981’de Türk Tarih Kurumu’nda verdiği bir konferansta mevzuyu dile getirdi. Bunun üzerine hem TTK’ndan, hem de de Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı’ndan mütalaa istendi. Bir cevap gelmeyince, cumhurbaşkanlığı masasının arkasındaki bayraklar sessizce kaldırıldı. Ancak forstaki 16 yıldızın, 16 Türk devletini sembolize ettiğine dair kanaat değişmedi. Bunun üzerine çok, Ocak 1987’de hem bu yıldızların 16 Türk devletini sembolize edişine, hem de bu devletin sayısına ve tesbit şekline itirazlarını dile getiren bir yazı kaleme aldı.

Ölçü gizli mi?

16 Türk devletinin tesbitinde bir ölçüsüzlük vardır. Devlet, “bir toprak parçasında yaşayan halk üzerindeki otoriteye sahip varlık” olarak tarif edilmektedir. Şu halde ölçü, vatan ve halk ise, Avrupa Hunları, Gazneliler, Harzemşahlar, Timurlular, Babürlüler listeden çıkacaktır. Avrupa Hunları’nın tebası, Germen ve Slavlar; Gaznelilerinki Hindu, Fars ve Afganlar idi. Babürlü tebası da Hindli idi.

Ölçü hanedanın ırkı ise, Avar, Altınordu, Timur ve Babürlülerin listede yeri yoktur. Bunlarda kalabalık bir Türk teba vardır; ama hanedan Türk ırkından değildir. Mısır’da hüküm süren, Tulunoğlu, Akşitler, Memlûkler ve Zengiler; Hindistan’da hüküm süren Türk olan Kutubşahlar, Tuğluklar Türk hanedanları olduğu halde niçin listede değildir? Ayrıca hanedanın yabancı, ama çok sayıda Türkün yaşadığı Cengiz, Çağatay ve İlhanlı devleti nerededir? Hunların Türklüğü münakaşalı olduğu halde, tarihçilerin Türk kavminin tarihteki en eski temsilcileri saydığı İskitler (Sakalar) listede yoktur.

Türk anayurdunda hüküm süren, hanedanı da, halkı da Türk olan Tabgaçlar ve Türgişler, 16 sayısını tutturmak için olsa gerek, listeye alınmamıştır. Hem idareciler, hem halk Türk olduğu halde, Anadolu ve Azerbaycan’da Kara Yülük Osman Bey’in kurduğu, Uzun Hasan’ın padişahlık yaptığı Akkoyunlular; Irak ve Azerbaycan’da hükümdarları Kara Yusuf, Pirbudak gibi isimler taşıyan Karakoyunlular; Nureddin Zengi gibi kahramanlar yetiştiren Atabeyler; Azerbaycan ve İran topraklarında hüküm süren ve hükümdarları şakır şakır Türkçe konuşup şiir yazan Safevîler, Afşarlar, Kaçarlar listede yoktur. Özbek Hanlıkları (Şeybanîler, Cânîler, Mangıtlar) atlanmıştır. Bir ara Osmanlı Devleti’ne bağlanan Kaşgar Emirliği yoktur. Kazak, Kırgız, Nogay hanlıklarını bırakın, koca Volga Bulgar Hanlığı yoktur. X. asırda Hazar kuzeyinde hüküm süren bu devletin hükümdarı İlteper Almış Han, ilk müslüman Türk hakanıdır. Divriği Ulu Câmii neredeyse minaresini gözümüze sokarken, Mengücek, Danişmend ve Saltuklular nerededir? Karamanoğlu, Candaroğlu, Germiyanoğlu, Dulkadiroğlu, Ramazanoğlu, Ertena Beylikleri, devlet değil midir? Kazan, Astırhan, Kırım Hanlığı nerededir? Bayrağı ve pulu olan Hatay Devleti (1936), Azerbaycan Devleti (1917) nerededir?

Yavru vatan’a yer açın

Ölçü, imparatorluk ise, bunların yarısı bu statüde değildir. Ama imparatorluk olan başkaları listede yoktur. Tarihçiler tarafından apayrı bir devlet olarak görülen Anadolu Selçuklu Devleti, Büyük Selçukluların uzantısı olarak görüldüğü için listeye alınmamış ise; Hun İmparatorluğunun devamı mahiyetindeki Batı Hun, Akhun ve Avrupa Hun Devleti’nin işi nedir? Hun, Göktürk, Uygur, Karahanlı, Timurlular, hep birbirinin devamıdır; Büyük Türk Hakanlığıdır. Bu mantığa göre, Osmanlılar, Selçuklular’ın; Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlıların devamı mıdır? Bir ara Kuzey Kıbrıs yüzünden, 16 sayısını bozmamak için Batı Hun Devletini çıkarmak düşünülmüştü.

16 Türk devletini sembolize eden bayraklardan renk ve desen olarak, sadece Göktürk (kurt başı), Selçuklu (yay ve ok) ve Osmanlı’nınki hakkında tarihî bilgi vardır. Harezmşahların da bayrağının kırmızı olduğu bilinir. Bunun dışındakilerin hepsi hayalîdir. Mesela Büyük Hun sembolü olarak verilen ejder, Çinlilere aittir. Askerler için tesbit edilen üniformalar da böyledir. Halkının neredeyse beşte biri Türk ırkından olmadığı; olanların da ne kadar Türklük şuuruna sahip bulunduğu düşünülürse, adından başka Türklükle alakası bulunmayan, onun bile Fransızca telaffuzla olduğu Türkiye’de, 16 Türk devleti kaç kişiyi enterese eder, bilinmez. Yine de tarihimize karşı bir alâka uyandırması umulur.




Auschwitz, 1 milyonu Yahudi olmak üzere 1,1 milyon insanın acı içinde yok edildiği Nazi rejiminin utanç tablolarından biridir. 70 yıl önce bugün Müttefikler tarafından bulunmuş ve 27 Ocak Yahudi Soykırım Günü olarak ilan edilmiştir.

Polonya’da eski papanın memleketi Krakov yakınlarında, 1940’da üç kısımdan müteşekkil bir toplama, çalışma ve imha kampı olarak kuruldu. Krakov’daki 65 bin ve Auschwitz kasabasındaki 14 bin Yahudi tarihten silindi. Yıkılan evlerinin malzemesiyle kamp kuruldu. Etrafı elektrik cereyanı verilmiş dikenli telle çevrildi. Kaçmak imkânsızdı. Diğer kampların idarehanesi de burasıydı.

Avrupa’nın her yerinden milyonlarca Yahudi, Çingene, Rus esir ve Polonyalı vatanseverler trenlerle buraya getirildi. Çoğu yolda havasızlıktan öldü. Kalanlardan güçsüz düşenler kayda bile geçmeden imha edildi. Geri kalanları Krupp ve Siemens fabrikalarına işçi olarak yollandı. Ücretlerini kampta vazife yapan SS’ler alırdı.

Bir yandan bilhassa çocuk mahkûmlar üzerinde tıbbî tecrübeler yapıldı. Banyo diye getirilen gaz odalarında duş yerine püskürtülen Zyclon-B gazıyla zehirlendiler. Ölüm duvarı önünde kurşuna dizildiler. Darağacına asıldılar. Bazısı açlık, soğuk, hastalık sebebiyle öldü. Cesetler fırınlarda yakıldı. Yetişmeyenler toplu mezarlara gömüldü. Çok zor şartlardaki kampta hayat ortalaması 6 aydı.

Dünya, kampın bir esir kampı olduğunu zannediyordu. 1941’de Rus ve Leh esirler; ertesi sene de Yahudi mahkûmlar öldürülmeye başlanınca gerçek ortaya çıktı. 1944’de gönüllü mahkûm giren biri tarafından kampın planları müttefiklere bildirildi. Fabrikalar vuruldu. Ama kampa mahkûm getiren demiryollarının niçin bombalanmadığı bugün bile merak mevzuudur. 1945’te Ruslar kampa girerek, hayatta kalan 6 bin mahkûmu çıkardı.

Bugün Auschwitz, Almanya’daki diğer toplama kampları gibi devlet müzesi olarak ücretsiz gezilebilir. Müzede film gösterisi, fotoğraflar, mahkûmlardan kalan eşyalar teşhir edilir. Alman disiplin ve insan sevgisinin parlak örneklerini! burada görmek mümkündür. Kamp, Schindler’in Listesi filmiyle de tanınmıştır.


Bir grup Yahudi dindaşlarının çektiklerini hatırlamak üzere kampı geziyor

Çocuk mahkumlara ait elbiseler

Gaz odası

Kamp sakinlerinden özürlü olanların protezleri

Kamp sakinlerini öldürmek için kullanılan Cyclone B gazı

Kamp sakinlerinin ayakkabıları

Kamp sakinlerinin ayakkabıları

Kamp sakinlerinin gelirken yanlarında getirdiği valizler

Kamp sakinlerinin saçlarından dokunan kumaş

Kamp sakinlerinin yatakları. Döşek olarak bir mikdar saman, o da herkese nasip olmuyor

Kamp tuvaletleri

Kampa geliş

Kampın girişi. Kapıların üstünde çalışmak hür kılar yazıyor

Kampta çocuk mahkumlar da var

Kampta hayat

Kampta hayat

Kamptan bir manzara

Kamptan kaçış imkansız

Mahkumların ilk haftalarını geçirdiği bekleme salonu

Ölume yolculuk. Demiryolu kampın içinde sona eriyor.

Yaramazlık yapanların kapatıldığı ve tek kişinin ancak ayakta durabildiği karanlık hücre

Yaramazlık yapanların kapatıldığı ve tek kişinin ancak ayakta durabildiği karanlık hücre

Yaramazlık yapanların kapatıldığı ve tek kişinin ancak ayakta durabildiği karanlık hücrenin girişi

Zamanı geldiğinde kamp sakinlerinin yakıldığı fırınlar



Yaşlı krallardan biri daha göçtü. Suudi Arabistan Kralı Abdullah, 91 yaşında zatürreden vefat etti. Yeni kral Selman 80 yaşında. Kardeşi veliaht Mukrin ise 72... Suudi kraliyet ailesinde, ailenin en yaşlısı kral olduğu için, “yaşlı krallar” devri devam edecek anlaşılan.

Kral Abdulaziz es-Suud, sonra hepsi kral olan ogullari Faysal, Fehd ve Abdullah ile...

Suudi Arabistan’ın 6.kralı Abdullah, Kral Abdülaziz bin Suud’in sayısı yüze yakın çocuğundan biri idi. Hayatta kalan oğullarının 13.südür. Henüz Suudi Arabistan Krallığı kurulmadan evvel, babasının Riyad Prensliği zamanında dünyaya geldi. Doğum yılı bile tam belli değildir. 11 yaşında kaybettiği annesi Fehde, Şüreym kabilesindendir. Bu kadın, Osmanlı’ya bağlı Şemmar Emiri er-Reşid’den dul idi. Kral Abdülaziz, bununla mücadele edip 1921’de yenmişti.

Prens Abdullah, Mekke belediye reisi, başbakan yardımcısı oldu. 42 sene yürüttüğü milli muhafızların kumandanlığı, ona itibar ve güç kazandırdı. Ağabeyi Fehd, 1982’de tahta geçince, veliahd oldu. Fehd’in uzun süren ağır hastalığı zamanında kral naipliği yaptı. 2005’te tahta geçti. Kral Abdullah, bir yandan devletin resmî ideolojisi olan Vehhabîlikten taviz vermekten kaçınmış; bir yandan da daha toleranslı bir görüntü sergilemeye çalışmıştır. Üç evliliğinden 5 oğlu ve 7 kızı vardır.

Südeyrî Yedilisi

Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi, Suudi Arabistan’da da hanedanın en yaşlı erkek ferdi hükümdar olduğundan dolayı, son devir kralları hayli yaşlıdır. Ama zaten son zamanları ağır hastalıkla geçtiği için, veliaht, birkaç sene fiilen saltanat sürerek adeta staj görmektedir. Bununla beraber kralın, veliahdı seçme salahiyeti vardır ve gerektiğinde -şimdi olduğu gibi- atlama yapabilmektedir.

Yeni Kral Selman, sarayda hususi tahsil gördü. Ümit va’dettiği için genç yaşta mühim vazifelere getirildi. 48 sene Riyad valiliği yaptı. Savunma bakanı oldu. Prens Nâif’in ölümü üzerine veliaht oldu. Zaten birkaç senedir hasta olan ağabeyinin yerine memleketi fiilen idare ediyordu. Meselelere ılımlı ve diplomatça yaklaşır; ama önceki kral gibi o da ekonomik reformları, politik reformlara tercih eder. Selman, aynı zamanda Arab Birliği’ni müdafaa eden bir yayın şirketinin sahibidir. 2010’da sol tarafına felç geldiği için, sol elini rahat kullanamaz. Demans hastası olduğu dedikodusu da yapılmaktadır. Üç evliliğinden 13 çocuğu vardır. Selman’ın oğlu Prens Sultan, 1985’de Uzay Mekiği Discovery ile uzaya giden ilk Müslüman, Arab ve kraliyet kanından biri olarak meşhurdur.

Ülkede iki büyük aşiret, Südeyrî ve Şemrî aşiretleri, ciddi manada söz sahibidir. Südeyrîler, askerî ve siyasî mekanizmaya; Şemrîler ise ekonomik hayata hâkimdir. Selman, Kral Abdülaziz’in Südeyrî kabilesinden olan zevcesi Hassa’dan (v.1969) dünyaya gelmiştir. Önceki Kral Fehd ile beraber bu kadının doğurduğu, 7 Suudî prensi vardır ki, bu güçlü kabileye arkalarını verdikleri için ülke içinde Südeyrî Yedilisi diye anılır. 2011’de veliaht Prens Sultan’ın cenazesinde, prensler arasında ciddi ihtilaf meydana gelmişti. Tutuculuğu ile tanınan Prens Nâif’in veliaht olmasını istemeyen bilhassa genç prensler, cenazede önce kavga etmiş; sonra birbirlerine silah çekmişlerdi. Öyle ki Suudi televizyonu neşriyatını kesmek zorunda kalmıştı. Nâif, bilhassa Şiî aleyhtarlığı ile tanınmış; Şiî azınlığın isyanına karşı Yemen ve Bahreyn hükümetlerine sıkı destek vermişti. Kral Abdullah’ın oğlunun etrafında toplanan Şemrîler, tahtın kralın oğluna geçmesi gerektiğini müdafaa etmişlerdir. Neyse ki Südeyrî Yedilisi’nden Nâif de çok yaşamamış; 2012’de vefat etmiştir.

Bu yediliden şimdi sadece Kral Selman, Abdurrahman (1931) ve Prens Ahmed (1942) hayattadır. Amerika’da tahsil gören Ahmed’in içişleri bakanlığına getirilmesi, onun veliahtlığına bir işaret olarak görülüyordu. Ahmed, ailede ve ülkede çok popüler olmasına rağmen 2012’de kızağa çekilerek siyasî vazifelerinden istifa etti. Gerçek sebep, güvenlik güçlerinin, müstakil birlikler hâline getirilmesine itirazıydı. Böylece küçüğü Prens Mukrin (1943) veliaht oldu.

Prens Ahmed (solda), Prens Mukrin (sağda)

Annesi sıradan bir Yemenli olmasına rağmen, Kral Abdullah’ın çok tuttuğu veliaht Prens Mukrin, istihbarat başkanıydı. Pilotluk tahsili görmüştür. Liberal görüşlere sahip olduğu bilinmektedir. Hakkında pek dedikodu ve menfi düşünce işitilmemiştir. Edebiyata meraklı olup, zengin bir kütüphanesi vardır. Tek zevcesi vardır; o da kadın meclisi başkanıdır. Ama Kral Selman’ın yakın bir gelecekte, Südeyrî Yedilisi’nin kendisinden başka son ferdi olan öz kardeşi Ahmed’i veliaht yapması muhtemeldir.

Öte yandan Südeyrî Yedilisinden Prens Abdurrahman, ailenin en yaşlısıdır ve kendisine haksızlık yapıldığını düşünmektedir. Abdülaziz’in Batı’da okuyan bu ilk çocuğu, Kaliforniya Üniversitesi sanat bölümü ve askerî akademi mezunudur. Yemek şirketi sahibi bir işadamıdır.

Kaymakamlıktan krallığa

Vehhâbî mezhebindeki Suudî emirleri, Riyad Kaymakamı sıfatıyla Osmanlı tâbiyetinde iken; 1918’den itibaren yaşanan otorite boşluğunu iyi değerlendirip İngiliz desteğiyle Arabistan’a hâkim oldular. İlk kral Abdülaziz bin Suud’un (1880-1953) sayısız evliliğinden 70’i küçükken ölen 150 çocuğu vardı. 7 oğlu sırayla kral oldu. Şu anda aile mensupları arasında sayısı 4 bin olarak tahmin edilen prens vardır ve devletin çeşitli kademelerinde başlıca söz sahibidir.

2.kral Suud bin Abdülaziz, sefahate düşkün olduğu için tahta çıktığının ertesi sene (1954) tahttan indirildi. Sürgüne gönderildiği Atina’da 1969’da öldü.

3.kral Faysal bin Abdülaziz (1905-1975), ailenin en tanınmışıdır. Üç lisan bilirdi. Hariciye bakanlığında parladı. Ustaca siyasetiyle İslâm âleminde büyük bir şöhret, sempati ve nüfuz elde etti. Halifeliği ihya etmek istediyse de başaramadı. Müslüman ülkelerle samimi dostluklar kurmaya çalıştı. O zamana kadar kaba güce dayalı Selefîliğin, fikrî satıhta yayılması için çalıştı. Petrol şirketlerinden ve hacılardan elde edilen paralarla faaliyet gösteren Râbıtatü’l-Âlemi’l-İslâmî’yi teşkil etti. Müslüman ülkelerde câmiler, medreseler, İslâm merkezleri kurdu. Maaşını ödediği din adamları yetiştirdi. Selefî akidesine dair kitapları bütün dünya lisanlarına tercüme ettirip, bedava dağıttırdı. Eşi, bir Osmanlı subayının kızıydı ve Faysal, aşkı uğruna, başka evlilik yapmamaya söz vermişti. Faysal, popularitesine rağmen, yeğeni tarafından öldürüldü.

Kral Abdullah Milli Muhafızlar Kumanadnı iken

Yerine geçen kardeşi Hâlid (1913-1982), dinine/mezhebine çok bağlı bilinirdi. Bir yüzbaşı ile zina eden torunu Prenses Şila’yı taşlanarak öldürtmekte duraksamadı.

Kral Fehd (1922-2005) estetik zevki gelişmiş bir kişiydi. Bu sebeple, koyu Selefîlerin, bid’at olarak gördükleri, Kubbetü’l-Hadra’yı yıkma, minareleri ve mescid duvarındaki yazıları indirme isteklerini ciddiye almadı. Fehd’i ve şimdi ölen kralı, doktora vesilesiyle Medine’de kaldığım sıralarda yakından gördüm. Fehd, Mescid-i Nebî’nin tamir faaliyetinin bitiş merasimine gelmişti. Yaşlılık ve şişmanlık sebebiyle yürüyemediği için bir golf arabasında dolaşıyordu. Mescid'in tamamlanmasının nişanı olarak, son minaresinin altın kaplama alemini getirdiler. Kral, aleme elini sürdü; sonra götürüp taktılar. Böylece inşaat tamamlanmış oluyordu.

Koyu Selefîler, bugün kraliyet ailesini mezhep hususunda tavizkâr ve gevşek bulmaktadır. Hatta bunlardan “İhvân” (İhvânü’l-Müslimîn değil) adlı marjinal grubun fedaileri, 1979’da Kâbe’yi basmış; isyanları zorlukla bastırılmıştı.




Zaman zaman Suudi Arabistan’da bazı Türk vatandaşlarının, Allah ve peygambere sövdükleri gerekçesiyle idam cezasına çarptırıldığını gazeteler yazıyor. Öte yandan Batı’da İslâmiyet aleyhdarı yazı, roman veya karikatürlere katl fetvâsı çıkarılıyor; hatta cinayetler işleniyor. Bu da İslâm düşmanlığını körüklüyor.

İslâm hukukunda, kendi iradesiyle Müslümanlığı seçtiği halde, zorlama olmaksızın, dinini terk etmeye veya İslâm dininin prensiplerinden birini inkâr, tahkir veya alay etmeye irtidad, bunu yapana da mürted denir. Allah ve peygambere sövmek de bu suçun içindedir. İslâm dini, İslâm ülkesinde diğer dinlerin bütün aksamıyla tatbikine, öğrenilip öğretilmesine izin verir; ancak Müslümanlar arasında bu yolda propaganda yapılmasını ve İslâm dininin tahkirini yasaklar.

Kadı ve davacılar

Üç gün mühlet

Bu suçu işleyenlere önce âlimler tarafından nasihat verilip şüphesi giderilmeye çalışılırdı. Mühlet isterse, üç gün mühlet verilirdi. Bu zaman zarfında pişmanlık bildirirse veya suçunu inkâr ederse kabul edilirdi. Aksi takdirde mahkeme idamına karar verirdi. Kadına bu suçtan dolayı ceza verilmez; tövbe edinceye kadar hapsedilirdi. Bu hususlar Kur’an ve sünnet ile sabittir. Bu şekilde yaşamak istemeyen kimse, ya İslâm ülkesini terk edecek; yahud da bu kanaatini izhar etmeyecektir. Çünki ceza, suçunu açıklayana verilirdi. Dolayısıyla tarihte bu sebeple cezalandırılanlar yok denecek kadar azdır. Bunlar silahlanıp isyana kalkışmışsa, iş artık başka bir renge bürünmüş demektir. Bu cezayı İslâm memleketindeki kâdı verebilir ve devlet infaz eder. Ferdlerin veya grupların böyle bir ceza takdir ve tatbik etme salâhiyeti yoktur. Aksi takdirde suç işlemiş olurlar ve cezalandırılırlar.

Dine dayalı bir düzende, devlete ve cemiyete karşı işlenen suçlardan sayıldığı için, mürted, vazgeçtiği dinin esasları üzerine bina edilmiş olan devlete savaş açmış kabul edilirdi. Ancak İslâm dünyasında bu sebeple cezalandırılanlara fazla rastlanmazdı. Çünki bu suçu işleyen, cezalandırılacağını bilirdi. Bu sebeple ya hakiki fikrini ifşâ etmez; yahud cezalandırılacağını anlayınca tövbesini bildirip kurtulmayı tercih ederdi. Bugün de dünya ceza kanunlarında, rejim aleyhtarlığı suç olduğu gibi; fikir hürriyeti dışında kalacak şekilde insanların mukaddes bildiği şeylere sövmek suçtur. Müslüman olmayanlar, İslâm dininin prensipleriyle muhatap olmadıkları için onlara bu ceza tatbik edilemez. Ancak dârülislâmda, müslümanların mukaddesatına saygı duymanın karşılığı vatandaş olarak bulundukları için, böyle bir fiil işlemeleri hâlinde kendilerine umumi selâmeti bozmaktan dolayı devlet ceza verilebilir.

Ecnebilerin, espri anlayışı, Şarklılardan farklıdır. Kendi peygamberlerinin bile karikatürünü çizmekte beis görmemektedirler. Ama mizah anlayışı, başkalarını rencide etme hakkını vermez. Vaktiyle evlilikleri bahanesiyle Hazret-i Peygamber’i tahkire çalışan bir piyes, oynanmak üzere Avrupa sahnelerine konduğunda, zamanın padişahı Sultan II. Abdülhamid, Londra ve Paris nezdinde diplomatik teşebbüslerde bulunarak mâni olmuştu. Bugün için de kudsiyata hakaret edildiğinde, kanunî yollardan hak aranır. Mümkün değilse kenara çekilmek, karşılık vermemek esastır. Hazret-i Peygamber’in Mekke devri, dârülharbde yaşayan Müslümanların nasıl davranması gerektiğine en güzel numunedir.

Lord Canning (solda). Rıfat Paşa (sağda)

Avrupalı olmak istiyorsanız cezayı kaldırın!

1843’de bir Türk kızıyla evlenmek için Müslüman olup, sonra eski dinine dönen bir Ermenî’nin cezalandırılması üzerine, İstanbul’daki İngiliz elçisi Lord Canning, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da kalmak istiyorsa irtidat edenlerin cezalandırılmasını öngören şer’î prensibin kaldırılması gerektiğini söylemişti. Hâriciye Nâzırı Sadık Rifat Paşa da bu teklife, “Siyaset sahasında Avrupa’nın nasihatlerini daima hürmetle karşılarız. Fakat din konusunda serbestliğimizi muhafazaya kararlıyız. Din, kanunlarımızın temeli, hükûmetimizin düsturudur. Değil biz, padişah bile bu sahada en ufak değişiklik yapamaz. Hukukumuzun aksiyonlarından birini lağveden emirnâme isterseniz, iktidarımızı kökünden baltalamış olursunuz. Halkımızdaki itaat hissini yok edersiniz. Huzurunuzu istiyoruz derken imparatorlukta ayaklanmaların çıkmasına yol açarsınız.” cevabını vermişti.

1854’de İngiltere bu yolda bir fermân çıkarılması için hükûmete baskılarını arttırdı. Zamanın sadrazamı Âli Paşa, “Padişah, böyle bir teklife boyun eğecek olursa, milletin ruhânî lideri olmaktan çıkar, hükümdarlığı da uzun sürmez. Bu hususta size diplomatik vaadde bulunabiliriz; ama yazılı hukuk kâidesi hâline getiremeyiz” demişti.

Fransa'da farklı mezheplerinden dolayı yakılanlar

Yahudi ve Hıristiyanlıktaki vaziyet

Yahudilikte de dinden dönmenin cezası ölümdür. Hazreti Musa Tur dağında iken dönmesi on gün gecikince, kavminden bazıları altın bir buzağıya tapınmaya başlamış; Hazreti Musa döndüğü zaman bunları ölümle cezalandırmıştı. Sadece Yahve’ye (Allah’a) ortak koşmak ve Tevrat’ın bir harfine bile inanmamak değil; sünnet olmamak, Sebt (Cumartesi) gününün kudsiyetini ihlâl etmek de dinden çıkma sebebidir. Pişman olursa üç haham huzurunda tövbe edip mikveh denilen havuzda yıkanarak tekrar Yahudiliğe dönebilir. Gurbetteki Yahudilerden, Hristiyanların şerrinden korunmak için, vaftiz olan/olmak zorunda kalan hayli Yahudi çıkmış; ancak bir devlet otoritesi olmadığı için bunlara dünyevî bir ceza öngörülmemişti. Holandalı filozof Spinoza, İngiltere başvekili Benjamin Disraeli, Alman bestekâr Mendelssohn, Nobel mükâfatlı Rus yazar Boris Pasternak meşhur Yahudi mürtedlerdendir.

Hıristiyanlık, inanç ve amelde kilisenin doktrininden en ufak bir ayrılmayı irtidad saymış ve aforoz ile cezalandırmıştır. Halbuki Yahudi ve Müslümanlıkta açıkça inkâr teşkil etmeyen günah ve sapkınlıklar irtidad sayılmaz. Ortaçağ’da bunlara karşı daha şiddetli davranılmış; bunlara dünyevî cezalar tatbik etmek üzere 1184 senesinde Engizisyon kurulmuştur. Kilise prensiplerinden ayrıldığı gerekçesiyle yüzbinlerce kimse yakılrak öldürülmüştür. Üstelik kilise bu suçtan tövbe etmeyi de ölüm cezasından kurtulmak için kâfi görmemiş, sadece uhrevî cezayı kaldıracağını bildirmiştir.

Galile'nin Enkizisyon Mahkemesi'nde muhakemesi (solda). Benjamin Disraeli (sağda)




Osmanlılar, sokak hayvanlarının himayesi için vakıflar vardır. Eskiler, hayvan hakkından çok korkmuş; kuşlar için kuş evler, hatta kuş hastaneleri yapmıştır.

Cami avlusunda güvercinler (Tablo:Jean Leon Gerome)

Eskiler imanı, “Allah’ın emirlerine hürmet” ve “mahluklarına şefkat” olarak hülasa etmiş. İnsanlara iyilik yaparken, hayvanları da ihmal etmemiş. İslâm kültüründe, kul hakkı yemenin kötülüğü anlatılırken, havyan hakkının, insan hakkından da yukarı olduğuna dikkat çekilir. Zira insanlara verilen zararı telâfi edip, onlarla helâlleşmek mümkündür. Ama hayvanlarla mümkün değildir. Zira hayvanın aklı yoktur. Zarar veren hayvanı, canını yakmadan öldürmek câizdir.

Önceki milletlerden birinde, bir köpeğe su verdiği için cennetlik olan kötü bir kadın ile bir kediyi aç bırakıp ölümüne sebep olduğu için cehennemi hakkeden saliha bir kadının hikâyesini Hazret-i Peygamber anlatmıştır. Bu korku ile eskiler, kendi yemeden hayvanını yedirmiş; ahır hayvanlarının altını temizlemiş, onların suyunu, yemini kontrol etmeden yatmamıştır. Hükümet de, mesela kümes hayvanını baş aşağı taşıyanlara; ata, eşeğe takatinin üzerine yük yükleyenlere ceza vermiştir. Hayvana kötülük yapan, Osmanlı cemiyetinde barınamazdı.

Eski İstanbul'da sokak kedilerini besleyenler

Kediler Câmii

Osmanlılar, sokak köpeklerinin yiyecek bulması, sıcak günlerde kuşların su içmesi, kanadı kırık leyleklerin tedavisi, dağda aç kalan kurtlara et verilmesi, yaralı atların iyileştirilmesi için vakıflar kurmuşlar. Cami, medrese, saray gibi binaların güneş alan ve rüzgar vurmayan cephelerinde, insanların ulaşamayacağı yükseklikte kuş evleri yapmışlar. Mezarların üzerine kuşların su içmesi için küçük tekneler yerleştirmişler.

Vakıflar arşivinde, eskilerin hayvan sevgisi ve merhametini gösteren çok enteresan vakıflar vardır. Meselâ İzmir’de Mürselli İbrahim Ağa, 1307’de, Ödemiş Yeni Câmi civarındaki leyleklerin beslenmesi için senelik 100 kuruş vakfetmiş. Adana Beylerbeyi Ramazanoğlu Pîrî Paşa, 1558’de, binek ve besi hayvanlarının otlaması için mera vakfetmiş. Lütfi Paşa, 1544’de Tire’de gelip geçen yolcuların hayvanlarının su içmesi için çeşme, yalak ve havuz vakfetmiş. Rumelihisarı’nda 1778 tarihli Hacı Seyyid Mustafa vakfının vakfiyesinde, “her gün 30’ar akçelik taze ekmek alınıp sokak köpeklerine yedirile” diye yazar. 1707 senesine ait Çandarlızade Mehmed Bey vakfı, güvercinlerin bakımı için bir güvercinhane kurmuş ve çiftlik evini buna vakfetmiş.

Şam’da Mescidül-Kıtat (Kediler Câmii) adında bir câmi vardır. Kıtat, kediler demektir. Burası, aynı zamanda sokağa atılan kedi yavrularını himaye için kurulmuş bir vakıftır. Câmi kayyımı, yüzlerce kedi yavrusunu vakıftan ciğer getirerek beslediği bir câmidir. Şam’da Merci meydanından, Şam Üniversitesi ve Şam fuarının da dâhil olmak üzere, Mezze’ye kadar olan yerler, hayvanları himaye için kurulmuş bir vakıftır. Burası 2,5 km uzunluğunda, ortasından nehir geçen bir arazidir. Yaşlandığı veya hastalandığı için artık iş yapamaz hâle gelen binek hayvanları, öldürülmez, vurulmaz, ölüme terk edilmez; burada bakılır.

Bayezid Kütüphanesi müdürü İsmail Saib Sencer, yüzlerce kediye bakardı. Bu sebeple Bayezid Kütüphanesi’ne, Kedili Kütüphane denirdi. Eskiden beri onlarca, yüzlerce sokak kedisine bakan, onarı besleyen insanlar olmuştur. hele eşten dosttan vefa görmeyen, çoluk çocuğu olmayan, olsa da bunlardan alâka bulamayanlar, muhabbet ve merhametini kedilere vedirler.

Bursa'da Kavaflar Çarşısı'nda Gurabâhâne-i Laklakân (Dün ve bugün)

Leyleğin ömrü...

Bazı eski evlerin önünde üzeri tabak gibi oyulmuş taşlar görülür. Bunlar, sokak hayvanlarına yemek vermek üzere dikilmiştir. Evde artan yemekler, kemikler vs bu taşların üzerine konur. Sokak köpekleri, kedileri gelip bunları yer. Eskiden bilhassa köpekler sokakları paylaştığı için bir sokağın köpeği, diğerine geçmezdi. Bu sebeple evlerin önünde bir hırlaşma da mevzubahis olmazdı.

Leylekler, güvercinler, serçeler, kırlangıçlar, hiç korkmadan herhangi bir evin tepesine, bacasına yuvalarını yapabilmişler. Eti yenen hayvanlardan olduğu halde, bilhassa leylekleri avlamayı kimse aklından geçirmez. Soğuklar başlayınca cenuba göç etmesinden dolayı “hacı kuş” denilen leyleğe ayrı bir hürmet edilir. Hele Bursa’da bir leylek hastanesi vardır ki, “gurabahâne-i laklakan” diye meşhurdur. Laklak, leylek demektir malum. Gagasıyla çıkardığı biteviye ses, ona isim olmuştur. Sembolist şair ve yazar Ahmed Haşim’in bir hikâyesine de mevzu olan gurabahâne, kanadı kırık leyleklerin tedavisi için kurulmuş bir hayvan hastahanesi ve bakımevidir. İyileşen leylekler, gideceği yere gitmek üzere salıverilir.

Eski bir İstanbul evinin cephesinde kuş köşkü

Her şehir evinde bir küçük bahçe ve bunda da kümes vardı. Yumurtasından istifade için beslenirdi ama netice itibariyle her evde bir hayvan bakılırdı. Hele farelerin eksik olmadığı ahşap evlerde, kedisiz olmazdı. Her evin kedisi, âdetâ çocuğu gibidir. Hatta çocuğa fazla alâka gösterseler, kıskanır.

Köylük yerlerde bir koyun kaybolunca, koyunu yememesi için kurdun ağzı bağlanır. Bunun için ocaktan insanlar, kendine has bir merasimle bir ipi bağlayarak Veşşemsi suresini okurlar. Koyun bulununca, yine benzeri bir merasimle bu sefer kurdun ağzı açılır. Kurt, vahşi de olsa, Allah’ın bir mahlukudur, ona da merhamet göstermek lâzımdır. Ağzı bağlı kalırsa, ölür.

İstanbul’un sokak köpekleri meşhurdur. 1909 senesinde belediye bunları toplayıp, teknelerle Hayırsız Ada’ya taşıdı. Bu hayvanlar burada açlık ve susuzluktan öldü. Bu zaman zarfında uğultuları, şehir halkını muzdarip ettiğinden, teknelerle adanın yanından geçenler, bunlara yiyecek atardı. Havyanlar ölünce de, şehri taciz etti. Ardından çıkan harbler, bu köpeklere yapılan kötülüğün cezası olarak görüldü. İttihatçıların hayvanlara yaptığı bu muamele, insanların başına geleceklerin habercisi gibidir.

Eski İstanbul'da sokak köpeklerini besleyenleri tasvir eden eski bir kartpostal


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
9 Zi'l-Hicce 1439
Miladi:
21 Ağustos 2018

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter