Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yavuz, sert mizaçlı olduğu kadar şair ruhluydu. Birçok şiirleri vardır. Bu yüzden şiir ile ifade edilen duygulara ehemiyet verirdi. Mısır’ın fethinden sonra uzunca bir müddet Kahire’de kalınması, devlet erkanının ve askerin canını sıkmaya başladı. Fakat bu durumu padişaha bildirmeye kimse cesaret edemiyordu. Birgün çok sevdiği Kemalpaşazade Ahmed Efendi ile konuşurken:
- Mısır’da ve asker arasında neler oluyor?
- İyilik, Sultanım. Yalnız dün Nil nehri kenarında iki askerin şöyle bir türkü söylediklerini duydum:

Nemiz kaldı bizim mülk-i Arabda
Cihan halkı kamu ayş-ü tarabda
Nice biz dururuz Şam-ü Haleb’de
Gel ahî gidelim Türk illerine

Yavuz bir hayli düşündü, fakat hiçbir şey söylemedi. Birkaç gün sonra İbn-i Kemal’e:
- Geçen gün bana söylediğin türküyü sen mi uydurdun?
- Evet Sultanım...
Yavuz bu cevaba kızmadı ve Kemalpaşazade’ye 500 altın vererek, hemen şu emri verdi:
- Ordu hazırlansın, İstanbul’a dönüyoruz...



Kânûnî Sultan Süleyman Han, Yahyâ Efendinin pek yüksek bir zât olduğunu, Hızır aleyhisselâmla görüştüğünü bilir, kendisini de görüştürmesini isterdi. Aralarında geçen bir menkıbe şöyle anlatılır:

Kânûnî, bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince, kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Yahyâ Efendi'yi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa bindi, birlikte giderlerken, Yahyâ Efendi'nin ahbâbı, devamlı Kânûnî’nin parmağındaki çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki yüzüğü çıkarıp;
“Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz” diye uzattı. O zât yüzüğü aldı, evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince, kayık kıyıya yanaştı. O zât ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultan’a uzattı. Avucundaki suda, biraz önce denize attığı yüzük görünüyordu. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes yine çok hayret ettiler. Kânûnî elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden kayboluverdi. Kânûnî, Yahyâ Efendi'ye dönerek;
“Ağabey, neler oluyor?” deyince; “O gördüğünüz Hızır aleyhisselâmdı” cevâbını verdi. Bunun üzerine Kânûnî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince; Yahyâ Efendi; “O kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız!” buyurdu.

Yahyâ Efendi'nin iki oğlu olup, her ikisi de babaları gibi ilim ve irfân âşığı kimselerdi. Babalarının yolunda bulunmuşlar, vefâtlarında aynı türbeye defnolunmuşlardır. Yahyâ Beşiktâşî hazretlerinin şâirliği de kuvvetliydi. Müderris mahlasıyla tasavvufî şiirleri ve müretteb Dîvân’ı vardır.



Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’ı fethettikten sonra buranın idaresine veziriazam Yunus Paşa’yı tayin etti. Fakat onun, rüşvet, irtikab ve birçok haksız işler yaptığını duyunca hemen azletti ve yerine Hayrbay’ı tayin etti. Memlûk kumandanlarından olan Hayrbay, Mısır’ın fethin den sonra Yavuz’a itatini bildirip Osmanlı hizmetine girmişti. Mısır valiliği müddetince Osmanlı'ya bağlı kaldı ve büyük hizmetleri oldu. Yavuz Sultan Selim Han, 12 Eylül 1517 günü İstanbul’a dömek üzere Kahire’den ayrıldı. Ertesi gün, yolda giderken Yunus Paşa’ya dönerek:
- Eee Paşa, Mısır da arkada kaldı, dedi. Mısır valiliği görevinden alındığına üzüldüğünden, iradesine hakim olamayan Yunus Paşa, şu karşılığı verdi:
- Evet Hünkarım, pekçok zahmetler çektik. Çok asker telef ettik. Fakat mesaimizin mahsulünü bir vatan haininin elinde bırakıp gidiyoruz. Bilmem ne kazanmış olduk?
Bu yersiz cevaba hayli öfkelenen Yavuz, hemen şu emri verdi:
- Bunu burada idam edin!
Muhafızlar hemen Yunus Paşa’nın kafasını uçurdular. Bir süre Yunuz Paşa’nın cesedini yanlarında taşıdıktan sonra, Katye mevkiinde Memlûk hükümdarlarında Sultan Halil tarafından yaptırılmış olan kervansaraya geldiler ve buraya defnettiler. Daha sonra orasının adı Yunus Paşa olarak anılmaya başlandı.



Yavuz Sultan Selim Han, padişah olduğu zaman, babasının çok değer verdiği büyük alim Zembilli Ali Efendi’yi Şeyhülislam yaptı. Kendisi asabi olduğu halde ona büyük hürmet gösteriyor, her işini onun fetvasını alarak yapıyordu. Bir gün Yavuz İstanbul’dan Edirne’ye giderken, Zembilli Ali Efendi onu uğurlayıp geri dön düğünde 400 kişinin elleri bağlı götürüldüklerini görünce, başlarındaki adama:
- Bunlar kimlerdir, diye sordu.
- Bunlar, ipek satın aldıklarından dolayı idama mahkum olan tüccarlardır.
Bu cevap karşısında Zembilli Ali Efendi hemen geri dönüp Yavuz’a yetişerek:
- İpek satın alan 400 kişinin idamını emretmişsiniz. Bu caiz değildir. Katletmeyiniz, mes’ul olursunuz.
- Halkın üçte birinin nizam için üçte ikisinin katli caiz iken, üç-beş kişi için neden mes’ul olayım?
- Padişahım, bunların suçu halkın nizamını bozacak mahiyette değildir.
Yavuz kendi emrini, halkın nizamı olarak kabul ettiğine inandığından, şu cevabı verdi:
- Ya benim emrime karşı gelmek halkın nizamını bozmaz mı?
- Hayır bozmaz! İpek emininin bu tüccarlara ipek vermesi, sizin rızanıza alamettir. Suçları yoktur, dedikten sonra selam vermeden Yavuz’un huzurundan çıktı. Yavuz bu hareket çok sinirlendi ise de hiçbir cevap vermeden yoluna devam etti. Edirne'ye varınca İstanbul’a haber gönderip, bu 400 kişinin affedildiğini bildirdi.



Kanuni Sultan Süleyman Han, Mohaç savaşına başlamadan bir gün evvel, 28 Ağustos 1526 Pazartesi günü, Veziriazam İbrahim Paşa’yı yanına çağırarak:
- Serhad beylerini buraya çağırın, onlarla müşavere edeceğiz, dedi.

İbrahim Paşa huzurdan çıkar çıkmaz kumandanlara ve beylere haber gönderip padişahın yanına çağırdı. Huzura ilk gelen Bosna Beylerbeyi Gazi Hüsrev Bey oldu. İbrahim Paşa, padişahın huzurunda Hüsrev Beye:
- Serhad beylerisiniz. Saadetlû Padişahımız sizlerle müşavere ister. İşte Mohaç meydanı ve düşmandan eser yok. Tedbir nedir?
Tecrübeli bir akıncı beyi ve tok sözlü bir yiğit olan Hüsrev Bey padişaha dönerek:
- Saadetlû Hünkârım, biz Serhadlerde müşavereyi, Serhaddin umur görmüş ihtiyarlarıyla yaparız. Kendi re’yimizle tek başımıza iş yapmayız. Ferman olunursa gidip kendi aramızda müşavere ettikten sonra gelip vaziyeti size arzedelim.

- O müşavere yapacağınız adamları buraya getirin, biz de müşavere yapalım.

Padişahın bu emri üzerine Hüsrev Bey, başını geriye çevirip, tepenin aşağısında bekle mekte olan ağalardan birine seslendi:
- Çabuk koşun! Koca Alaybeyini, Adil Koca’yı, Kara Osman’ı, Mehmed Subaşı’yı, Balaban Çeribaşı’nı, Bâlî Bey’i çağırın, hemen buraya gelsinler.
Kısa bir süre içinde hepsi padişahın otağında hazırdılar. Hüsrev Bey, gelenler içinde en yaşlı olan Adil Koca’ya:
- Beri gel Adil Koca! Saadetlû Padişahımız müşavere emretti. Fikrin nedir?
- Buraya kadar gelmişiz, döğüşmekten başka çare var mıdır?
Bu sırada 13 yaşından beri akınlara katılan yaşlı akıncı beyi Bâlî Bey söz aldı:
- Kâfirler geldiler ve sahraya bakan boğazda atlı alaylarını mevzilendirdiler, demesi üzeri ne, Kanuni:
- Bu vaziyete göre anlaşıldı ki, herkes harbe hazır olsun. Yarın harp başlasın! dedi.
Ertesi gün 29 Ağustos 1526 sabahı savaş başladı. Akşama doğru Macar ordusu büyük bir hezimete uğratıldı. 120.000 kişilik orularından çok az kimse sağ olarak kurtulabilmişti...



Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Macaristan seferi sırasında Anadolu’da isyanlar çıktı. Bunların en mühimlerinden bir de Kalenderoğlu isyanı olup, Anadolu’nun bir çok şehirlerini ele geçirdiğini öğrenen Kanuni, Veziriazam İbrahim Paşa’yı isyanı bastırmak için Anadolu’ya gönderdi. İbrahim Paşa, uzun mücadeleler neticesinde isyanı bastırdıktan sonra bütün beyleri ve valileri huzuruna çağırdı. İlk olarak Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa’ya sert bir şekilde şöyle dedi:
-Yarı çıplak, serseri, haneberduş takımının önünden nasıl kaçtınız?
Behram Paşa bu suale korkusundan bir cevap veremedi. Veziriazam diğer beylere de sordu, fakat hepsi suçu birbirlerinin üzerine atıyorlardı. Veziriazam çok hiddetlendi. Artık cellada teslim edileceklerini anlayınca, vaziyeti kurtarmak için, içlerinden Adana Valisi ve eski veziriazamlardan Pirizade Mehmed Bey, Veziriazam İbrahim Paşa’ya:
-Eskiden dedelerimiz harbe girecekleri zaman Allahü Teâlâdan yardım diledikten sonra tecrübeli ihtiyarlarla müşavere etmek geleneğine uyarlardı. Biz ise ne onu yaptık, ne de bunu. Gurur ve kendimize olan aşırı güvenimiz, başımıza bu musibetleri getirdi. Cezamızı çekmek için işte kılıcım ve işte başım... deyince, Veziriazam, bu asil ve hakikat olan sözler karşısında susup hiçbir şey yapmadı. Eski veziriazamın bu konuşmasını haber alan Kanuni, Pirizade’yi çağırıp ona ihsanlarda bulundu.



Fatih, Bosna’yı fethettiği zaman, Osmanlı kanunlarına göre bölge halkına dini serbestlik verdi. 1478 senesinde buradaki Latin papazlarına gönderdiği fermanda şöyle buyuruyor:

“Nişan-ı Hümayunum sudur ki; Ben ki Sultan Mehmed Han’ım; üst ve alt tabakalardaki bütün ahali tarafından şu şekilde biline ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum; Mevzubahis rahiplere ve kiliselere hiçkimse tarafından mani olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan, gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gereksu kaçanlara emn-ü eman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerde yerleşsinler, ne ben, ne vezirlerim, ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışarıdan memleketimize getirecekleri kimselere, yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkı için, yedi mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin Peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki, yukarıda belirtilen hususlara mevzu olan rahipler, benim hizmetime ve benim emrime itaatkar olduğu müddetçe hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir”
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
13 Şevval 1440
Miladi:
17 Haziran 2019

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter