Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yıldırım Bayezid Han’ın oğlu Musa Çelebi, çocukluğunda da çok zeki ve haşarı idi. Gönderildiği mektepte, arkadaşları ve bilhassa hocası, ondan çok çekiyorlardı. Bir gün hocası dayanamadı ve onu dövdü. Küçük Musa, akşam ağlayarak eve geldi ve babası Sultan Yıldırım Bayezid’e:-Sizin gibi bir sultanın oğlunun darb edilmesi layık mıdır? Dedi.Bunun üzerine Sultan Bayezid:-Demek bir Sultanın oğlunu dövdü, öyleyse yarın ben de mektebe geleyim de hocaya bunun hesabını sorayım, cevabını verdi. Oğlunu gönderdikten sonra mektebe gitti ve hocası ile görüşerek, icabeden talimatları verdi.

Ertesi gün Yıldırım Bayezid Han, oğlu ile beraber mektebe gitti. Daha sınıfın kapısından içeri girerken, hocası onu gördü ve:-Sultanım, şimdi derse başlayacağım, lütfen dışarı çıkın,dedi.Padişah:-Sen benim oğlumu dövmüşsün, buna nasıl cür’et ettin? Dedi.Hoca, daha önceden aldığı talimat gereği:-Burada benim yaptığım hiçbir icraata kimse müdahale edemez. Sultan dahi olsa, dedi ve eline bir sopa alarak padişahı kovalamaya başladı. Sultan kaçarak sopa yemekten kurtuldu. Bu manzarayı gören Musa Çelebi, korkudan ne yapacağını bilemedi.Akşam eve gelen küçük Musa, sessizce bir köşeye sindi. Babası sultan Bayezid:-Aman oğlum, senin hocan yavuz bir kişi imiş. Sakın bir daha karşı gelme. Neredeyse beni bile dövecekti, dedi. Musa Çelebi de bundan sonra iyi bir talebe oldu.



Osmanlı devletinin Avrupa'ya açılmaya başladığı ilk yıllarada yurtdışına gönderilen elçiler gelecek yüzyılın mimarları olmaya aday kişilerdi. Bu insanların oralara gidip gördükleri, yaşadıkları tecrübeler yeni kurulacak devlet yapsının en önemki taşları olacaklardı. Osmanlı Devleti’nin ilk Fransa daimi elçisi Moralı Ali Efendi 2 Nisanda Osmanlı sancağı taşıyan Venedik gemisiyle, Ege denizinden Akdenize açılarak yol çıkar. 38 günlük bir yolculukdan sonra Messına, akabinde Marsilya'ya varan Ali Efendi hemen karantinaya alınır. Bu uygulama, o devirde tüm Avrupa limanlarında veba vb. salgınlara karşı uygulanan yöntemdir. Yolcuların bu karantina süresinde de pasaport,gümrük vs. işleride yapılmaktadır.

Ali Efendi, Marsilya'da karantina süresince, Fransızların tavrında pek hoşlanmaz, onlara soğuk davranırsa da karantina akabinde ilişkiler yine samimileşir. Ali efendi bekleninin aksine Marsilya'da sarayda değil Hotel de L'Europe de beş gün kalır.Elçinin bu günlerinin boyunca proğramı çok yoğun geçer. Şehir ileri gelenlerinin yemek leri, geceleri gidelen tiyatrolar, halkın elçiyi görmek için birbirleriyle kıyasıya yarışmaları elçi tarafından hep gözlemlenir. Nihayetinde, iki ordu arabası, askeri dört yük arabasıyla, bir tercüman ve dört hizmetkarıyla Ali Efendi Paris’e hareket eder. Ali Efendi yol boyunca uğradığı yerlerin ileri gelenlerince karşılanmakda, onuruna ziyafetler verilmekte, hatta onun da iştirak etmesi için geçiktirilen Franklin savaş gemisinin denize indirilmesi töreninin baş konuğu Osmanlı elçisi oluyordu. Ayrıca Toulondaki görevlilerin karılarıyla Türkleri görmek merakıyla kente gelen yabancı bir çok kadının katılacağı akşam yemeğine kadar resmi bazı ziyafetler ve iade-i ziyaretlerle vakit geçirildi. Ali Efendi Codrika kentinde farklı bir olayla karşılaşır.Şehrin Doğu kütüphanesindeki Osmanlı ve Arap eserlerini gördükden sonra fizik profesörü Malletnin gerçekleştireceği elektriklenme deneyinde yeni süprizler bekliyordu. Türk kendi adının elektrik kıvılımcımlarıyla aydınlatılmasını görmekden çok etkilendi...Profesör Mallet bu deneylerden hareket ile ona şimşek ve yıldırımı açıklamayı denedi ama bu konuda hiç başarılı olmadı.Ali Efendi Paris’e gelir gelmez kendisine daha sonraki yıllarda uzun süre Osmanlı elçilik binası olacak Saint Dominique sokağındaki Monaca prensesinin konağı maiyyeti ile beraber şahsına verilir. Akabinde, kabul için protokol hazırlıklarını dışişleri bakanı ile görüşme başlar. Bu aşamada kurnaz politikacı Talleyrand'da yeni dışişleri bakanı olmuştur. Ali Efendi bu olay büyük şansızlığın ilk adımı olacaktır. Osmanlı elçisinin kabülü, Paris'in gündeminin ilk konusudur..Nihayetinde ince düzenlemlerden sonra, özgürlük bayramı kadar Türk’ün kabul töreninde daha çok görkem verebilmek için Directoire sarayının avlusu bir bayram salonu gibi düzenlenir. Nihayetinde, elçi maiyyeti ile beraber huzura gelmesiyle tören başlar. Birinci katibininin saygı göstermek için başının üstünde tuttuğu kırmızı bir kumaş içinde sarılı ve beyaz bir tafta ile tekrar sarılmış III.Selim’ in fermanı ve itimat mektubunu onun ellerinden alıp üç kere öptü ve bir adım daha atıp ayağa kalkan ama şapkalarını çıkarmayan beş direktörü yani Carnot, Barros, La Révelliere Lé peaux, Barthélemy ve Reubell’i selamladı.Bu sırada Talleyrand Ali Efendiyi takdim etti o da padişahın fermanını başkana sundu. Directoirelerin elçiye bu kadar değer vermelerinin iç ve dış politik uzantıları vardı. İç boyutundaki durumu ihtilal sonrası oturturulmaya çalışılan bir yapı ile iç hesaplaşma öncesi, rejim kendini o devir dünyasının en büyük devletine kabül ettirip, bir manada bir taşla iki kuş vurmayı hedeflemektedir. Rejimi dünya'ya kabül ettirmeyi, buna paralel olarakda içerdeki muhalefeti bastırmayı amaçlamaktadır. Bu tören Paris’de o kadar büyük bir olay haline gelir ki, Moniteur Universelle, Censeur des Journaul, Analyse des journaux, Journal de Paris gibi resmi yarı resmi gazeteler ile sıradan haber gazeteleri törenin özelliğini belirtmekden geri kalmayarak karşılıklı nutukları yayınladılar ve törende eğemen olan mükemmel düzeni kutladılar. Muhalif gazeteler ise aksine düşünüle bileceği gibi eleştirelecek bin tane konu buldular. Bundan sonra Ali Efendi artık “Paris’in kralı” idi. Bir ay boyunca sakalından sarığına, davranışlarına kadar Parisin ilegi odağı haline geldi. Paris İstanbul’un bir semti olmuştu. Moda olan malları satmakla ünlü tüccarlar dişlerini tırnaklarına takarak türban şeklinde şapka,Türk usulü başlık,Türk usulü elbise ve odalık giysileri siparişlerini yetiştirebilmek için çalışıyorlardı. Artık, Paris'de özellikler hanımlar arasında bir “Türk Modası” esmeye başlamıştı. Ali Efendi Paris'li kadınların baş dedikodu malzemesiyidi. Bu da bize o devir Paris’in ahlaki,sosyal ve psikolojik boyutunu sergilemesi açısından önemli ipuçları vermektedir.Onu görmek için tiyatroya gidenler ,onunla tanışmak için kocalarının önünde yaptıkları yakışıksız davranışlar hep konuşulmaktaydı. Bu hareketler, kadınlar arasında yarış haline gelmişti. Hatta gazeteler de elçinin hareketlerinin hangi manaya geldiğini anlatan uzun yazılar çıkmaya başlamıştı. Mesela “...saygı ile egilme yapan kadına bir baş eğmesi...kocalarıyla birlikde takdim edilen kadınlara iki lokum, yalnız kadınlara bir düzene lokum, genç kızlara bir kaç damla gülsuyu, kocalara iyi iyi, neşeli güzellere çekici, peri gibi ince kızlara, bir el sıkması, tanıksız başbaşa buluşmada bir şal, aşk ilanı, kuru reçeller..”gibi. Bunun yanında “...bütün erkekler onlara dil dökerken kadınlar Moralı Türkden başkasından söz etmiyorlar. Bu elçi aşıklar için büyük bir beladır...” deniliyordu. Tiyatro sahipleri ve diğer organizatörler elçiyi davet edip, onun üzerin den binlerce frank kazanıyorlardı. Ali Efendi bir tür seyirlik kazanç kaynağı olmuştu. Fakat bu seyirlik sadece bir ay sürdü zira sahneye Napolyon yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı. Moralı Ali Efendi, Paris’de beş yıla yakın kaldı. Bu süre zarfında, 1798 sonbaharında Fransa ile Osmanlı devleti arasında savaşın başlaması, elçi içinde kabus dolu günlerin başlamasına neden oldu. Ali Efendi bir aydan sonra hemen diplomatik ilişkilere girişti. Özellikle de iki ülke arasındaki, Osmanlı aleyhine Fransa lehine olan kapitülasyonlarla, ticari anlaşma ları, Osmanlı lehine düzeltme çabaları içine girdi. Fakat kurnaz Talleyrand’ın usta manevraları ile bu çabalarından istenilen sonuç alınamadı. Bu görüşmelerin sürdüğü sırada Napolyon’un Mısır seferi Fransa’nın gerçek yüzünüde göstermiş oldu. Artık Ali Efendi için bir skandal ve eziyet yılları da resmen başlıyordu. hadiseNapolyon’un Mısır seferi o devir Osmanlı diplomasisi için tam bir skandal dönüştü. Bu olayın baş mimarı Talleyranddan başkası değildi. Usta politikacı Talleyrand, Napolyon’un Mısır seferini elçiden gizlemeyi başarır. Öyle ki Napolyon’un Mısır’a vardığı haberi İstanbul’a geldiğinde, Moralı Paris’den Napolyon’un Malta’da olduğuna dair haberler göndermekteydi. Bu durum karşısında, III.Selim bizzat kendi hatıyla yazdığı hatt-ı hümayununda “be hey eşşek herif” ifadesini kullanrak kızgınlığını ifade etmişti. İki devlet artık savaş halindedir.Bu durumda o devir adetlerine göre savaşan ülkenin elçisinin harb boyunca hapsedilmesini öngörmekteydi. Bunu bilen Ali Efendi de kendisi için hazırlıklara başlamıştı. Zira İstanbul'daki Fransız maslahatgüzarı Ruffin Yedikule'ye hapsedil mişti. Fransızlar ise uzun vadede ilişkilerde gelişmelere göre elçiyi kullanmak için onu haps etmeyerek pasifize edecek bir yöntem izlediler. Paris’den ve Ülkeden çıkışını yasakladılar. Artık Moralı Ali Efendi, eski Osmanlı elçisi olarak daha üç yıl Paris’de oturmak zorunda kalacaktı. 1789 yılı Osmanlı elçisi yönünden kötü bitti. Çünkü Directoire’in ihtiyatlı yaklaşımına göre artık o elçi değil yalnızca bir takas öğesi haline gelmişti.Şüphesiz değerli bir öğeydi, protokol deki yeri maiyyetine elli kişi bulunan bir üst derece generale eşdeğerdi. Bundan dolayı Fransız hükümeti çok iddialı düşünüyor ve Bâb-ı âlî’nin eski elçisini kurtarabilmek için İstanbul’da ve Doğu limanlarında tutuklu bulunan bütün Fransızları mevkii ve cinsiyet farkı göstermeksizin serbest bırakacağı hayalini kuruyorardı. Fakat O, eski Osmanlı elçisi Ali Efendi idi.Ali Efendi savaş yüzünden, İstanbul hükümetince de unutulmuştu. Bir müddet sonra oturduğu konakdan atılıyor, akabinde de Fransız hükümeti ödeneğini kesince, Ali Efendi Paris’de beş parasız kalıyordu. Bununla birlikde savaş bitip barış zamanı belirince, Ali Efendinin itibarı da birden artmaya başlıyordu. Bu sefer de, Ali Efendi özellikle Fransızlara karşı ihtiyatlı bir poltika izleme ye başladı. İstanbul’dan gelen emirlere daha fazla riayet eden, hassaten barış görüşmelerinde bunu fazlasıyla kullanan bir insan potresi ortaya çıkdı. Müzakareler sonunda Fransızlar Mısır'ı boşaltılar. Öte yandan Bâb-ı âlî olağanüstü elçi göreviyle, Galib Said Mehmed Efendi’yi yeni elçi olarak Paris’de göndermesiyle, Ali Efendinin diplomatik görevide resmen sona ermiş oldu. 14 Temmuz 1802 de dönüş hazırlıklarına girişti. Maiyyetinde iki Türk üç Rum yardımcıyla yola çıkmıştı. Ona ne olayların gelişmesini ihtiyatlı bir şekilde Fransa’da beklemeyi tercih eden Codrika, ne mihmandar, ne Cumhuriyetin çevirmeni ne Jandama binbaşısı ne de muhafız birlikleri refakat ediyordu. Paris halkının ilgisizliği ise apaçık belliydi. Paris gazeteleri hiç önemi olmayan bu olaya çok az yer verdi ve Directoire yönetiminde onun nasıl bir şöhret olduğu hakkında okurlarına daha çok bilgi vermeyi gereksi buldular... Kısaca gelişi muhteşem dönüşü sessiz oldu.



Sultan Orhan Gâzi, âlimleri, evliyâyı görüp gözeten bir zât-ı muhterem idi. O mübârek kimse, birgün Alâeddîn Esved hazretlerini ziyârete gitti. Onun mahalline vardığında, Alâeddîn Esved hazretleri nâfile namaz kılmakta idi. Orhan Gâzi, avluda bekledi. Bu sırada farz namaz vakti geldi. Orhan Gâzî ve orada bulunan Alâeddîn Esved'in talebeleri namaz için hazırlandılar. Namazın sünnetini kıldılar. İkâmet okununca, Kara Halîl imâmete geçti. Cemâata namazı kıldırdı. Alâeddîn Esved de, odasından çıkıp namaza katıldı. Namazdan sonra bir müddet sohbet ettiler. Orhan Gâzi edeble dinledi. Sonra başını kaldırıp;"Seferde ve hazerde, ahâli arasında vâki olacak hâdiselerde hükmedip, hak ile bâtılı ayırmak, şer'î hükümleri beyân etmek için bir hâkim-i samedânî lâzımdır. Talebenizden birini benim ile sefere gitmek için tâyin etseniz." deyip, merâmını arzetti.

Alâeddîn Esved hazretleri Orhan Gâzi'nin bu arzusunu kabûl ettikten sonra talebelerine baktı. Herbirinin; "Ne olur beni gönderme!" diye yalvarır bir hâli vardı. Çünkü onlar, sultanlara yakın olan ulemâyı dünyâya düşkün addediyorlar, sultanların, kötülüklerine, ulemânın ilimleri ni âlet etmelerinden korkuyorlardı. Ancak, Sultan Orhan öyle bir kimse değildi. Yanına ulemâyı, emretmek için değil, Allahü teâlânın emirlerini onun ağzından dinlemek için, kendisini Allahü teâlânın yasaklarına meyletmekten sakındırması için istiyordu. Kendisine kul değil, başına sultan arıyordu. Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmuyordu. Devletin bekâsı için sultana, sultanın yanlış yola sapmaması için ulemâya ihtiyaç vardı. Alâeddîn Esved diye anılan Kara Hoca'nın talebelerinden birinin bu işi yapması lâzımdı. İş başa düşmüştü. Kara Hoca, en gözde talebesi Çandarlı Kara Halîl'i Sultan Orhan Gâzi'ye verdi. Kara Halîl de, "Memur, mâzûrdur" hükmünce, hocasının emrine uyup Orhan Gâzi ile birlikte gitti. Seferde ve hazerde, Sultana müşâvirlik, anlaşmazlıklarda hâkimlik yaptı. Yanlış yola sapanları terbiye edip, dîn-i İslâmın emir ve yasaklarının, Devlet-i âliyye-i Osmâniye içerisinde sünnet-i şerîfe uygun şekilde tatbikine gayret eyledi.Kara Hoca Alâeddîn Esved Karahisârî, sâlih ameller işledi. Allahü teâlânın nice sevgili kullarını gördü. Gecesini gündüzünü ibâdet ve ilimle geçirdi. İnsanlara hizmet etti. Herkese karşı merhametli oldu. İsteyeni geri çevirmedi. Kimseye kötü muâmele yapmadı. Herkese nasîhat etti. İnsanların doğru yolu öğrenip, Allahü teâlâya hakîkî kul olmaları için çalıştı. Her işini Allahü teâlânın rızâsı için yapar, her sözünü O'nun emrine uygun söylerdi. Uzun bir ömür sürdükten sonra, 1397 yılında İznik'te vefât etti. İznik Şerefzâde mahallesindeki türbesinde medfûndur.



Sultan I. Murad’ın Karamanoğulları üzerine sefere çıkmasını fırsat bilen Sırplar ve Bulgarlar, sınırlardaki Osmanlı köylerine saldırdılar ve 20.000’den fazla müslümanı katlettiler. Bunun üzerine derhal Sırplar üzerine sefere çıkan Sultan I. Murad, mevcudu 40.000’i bulan bir orduyla Kosova sahrasına kadar geldi. Bundan büyük bir telaşa kapılan Sırp kralı Lazar, Osmanlı ile tek başına başedemiyeceğini bildiği için Bulgar, Macar, Ulah, Arnavut, ve Boşnaklardan yardım istedi. Böylece, mevcudu 150.000’i aşan kalabalık bir haçlı ordusu Kosova’ya hareket etti. iki ordu arasında 9 Ağustos 1389 günü şiddetli bir muharebe başladı. Şehzade Yıldırım Bayezid ve şehzade Yakub beylerin olağanüstü gayretleri ile kısa zamanda kalabalık haçlı orduları mağlup edildi. Düşman ordusunun kaybı yüzbinden fazlaydı. Sırp kralı da esir alınmıştı.

Savaşın sonunda Sultan Murad, harp meydanını gezerken, bir şey dikkatini çekmişti ve bunu da yanındakilere sordu:-Dikkat ettiniz mi, ölü ve yaralılar arasında hiç yaşlı kimse yok.Bu soru üzerine orada bulunanlardan birisi şöyle cevap verdi:-Bunların içinde eğer yaşlı bir adam olsaydı, hiç böyle hareket ederler miydi ve bize saldırmaya cesaret edebilirler miydi?



Fatih Sultan Mehmet’in hocalarından Molla Gürani, padişah ile senli benli konuşacak kadar samimi idi. Onun huzurunda gayet rahat hareket eder ve vezirlere de gerektiğinde ihtarlarda bulunurdu. Bir gün padişaha, sultanların lokmalarının çoğunun şüpheli olduğunu söylemişti.

Aradan kısa bir zaman geçince padişah onu yemeğe davet etti. Tam yemek esansında Fatih ona:-Sultanların lokmalarının şüpheli olduğunu söylemiştiniz, fakat şimdi siz de bu lokmalardan yiyorsunuz, dedi.Hazır cevap olan Molla Gürani:-Benim önümdeki lokmalar helaldir, cevabını verdi. Bunun üzerine Fatih, yemek kabını çevirerek, kendi önüne gelen tarafı, Molla Gürani’nin önüne getirdi.-Şimdi sizin lokmalarınız şüpheli oldu, dedi. Fakat altta kalmayan Molla Gürani:-Siz bütün şüpheli lokmaları bitirmişsiniz, kalanların hepsi helaldir, cevabını verdi.



Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferine çıkmadan önce, hazinede fazla para yoktu. Bu sebeple tüccardan borç para istendi. Bu sefer, Osmanlı devleti için çok kazançlı oldu ve hazine ağzına kadar altınla doldu. Mısır’ın meşhur hazineleri Yavuz’un eline geçmişti. Ordu büyük bir zaferle İstanbul’a döndü. Yavuz Sultan Selim Han, kedisini karşılamaya hazırlanan İstanbul halkının büyük tezahüratın dan hoşlanmadığı için, şehre bir gece vakti girdi. Ertesi gün defterdara, borç para alınan tüccarlara, hemen borçlarının ödenmesi emrini verdi. Hemen bütün alacaklılar gezilerek borçlar ödenmeye başladı.

Bunlardan birisi vefat etmişti. Gayet zengin olan bu tüccardan alınan borç para ise, bütün servetinin çok az bir kısmına tekabül ediyordu. Defterdar, hemen padişaha bir takrir yazarak, vefat eden tüccarın çocuklarının, bu kadar bir paraya ihtiyacı olmadığını belirterek, bu miktarın hazineye kalmasını teklif etti. Tamamen kul hakkı olan bu teklif padişahın hoşuna gitmedi ve defterdar tarafından sunulan kağıdın baş tarafına kendi eliyle:“Mevtaya rahmet, malına bereket, çocuklarına afiyet, bu kağıdı gönderene lânet”cümlesini yazdı ve o defterdarı da derhal azletti.



Kanuni Sultan Süleyman ve annesi Valide Hafsa Sultan, Sadrazam İbrahim Paşayı çok severlerdi. Bu yüzden Kanuni, annesi Hafsa Sultanın da arzusu üzerine kızkardeşini ona verdi ve bu suretle İbrahim Paşa, saraya damat oldu. Bu düğün merasiminin o zamana kadar eşi benzeri görülmemişti. Bu göz kamaştırıcı düğüne padişah başta olmak üzere bütün devlet ileri gelenleri ve yabancı elçiler de davetliydi. Daha sonra aylarca bu düğün konuşuldu.

Aradan altı yıl geçti. Bu sefer padişahın oğullarının sünnet düğünü vardı. Sultanahmet meydanı mahşer gibi kalabalıktı. Her çeşit eğlencenin yapıldığı meydanda her cinsten insan toplanmıştı. Sınır boylarında kılıç sallayan yağız çehreli serhat beylerinden tutunuz da Osmanlı devleti katında kendi devletlerini daimi olarak temsil eden elçiler ve uzak yakın bir çok devletin değerli hediyelerini getiren heyetler de burada idiler. Düğün dört hafta sürdü. Her gün başka eğlenceler yapıldı. Kendisi için kurulan paha biçilmez tahtta oturan padişah, düğünün tertibinden ve eğlencelerden o kadar hoşlanmıştı ki, bir aralık, yanında oturan Damat İbrahim Paşa’ya:-Kendi düğünün ile benim düğünüm arasında bir fark görebiliyor musun? Hangisi daha muhteşem oldu? Diye sordu.İbrahim Paşa da kendinden gayet emin bir şekilde:-Elbette benim düğünüm sizinkinden daha muhteşem oldu hünkarım, dedi.Kendi düğünün hiçbir düğünle kıyaslanamayacağı cevabını bekleyen Kanuni, şaşkın bir şekilde:-Neden? Dedi.Sadrazam şu güzel nükteyi kondurdu:-Çünki benim düğünümü cihan sultanı ve zamanımızın Süleyman'ı teşrif buyurdular.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
14 Şevval 1440
Miladi:
18 Haziran 2019

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter