Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Aylaklıktan, başıboşluktan usanan, bunun çıkar yol olmadığını anlayıp doğru yola gelmeye karar veren mirasyedi bir adam, padişaha çıkıp, doğruluktan ayrılmadan, dürüstçe yaşamak için kendisine bir yol göstermesini istedi. Padişah da adama ağzına kadar dolu bir fıçı zeytinyağı verdi. Bunu tek bir damla bile dökmeden şehrin bir ucundan öbür ucuna götürmesini, bir damla dahi döktüğü takdirde hemen orada boynunun vurulacağını söyledi. Yanına da kontrol için yalın kılıç iki gözcü verdi. Adam fıçıyı kralın buyruğuna uygun şekilde, bütün gücünü, dikkat ve zekasını kullanarak bir damla bile dökmeden şehrin bir başından öbürüne götürdü. Sonra geri dönüp kralın huzuruna yeniden çıktı. Verilen görevi eksiksiz yerine getirdiğini söyledi.

Padişah, adama sordu:
- Şehirde ne gördün, neye şahit oldun?
O gün şehirde pazar kurulduğu, her yanın iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık olduğu bir gündü. Buna rağmen adam şu cevabı verdi.
- Efendimiz, ucunda can kaygısı da bulunduğundan fıçıdaki yağı dökmemek için öylesine bir dikkat içindeydim ki, bir an bile gözümü fıçıdan ayırıp çevreye bakamadım. Bu nedenle ne kimseyi gördüm, ne de bir olaya şahit oldum.
Padişah, bu dersten sonra gönül rahatlığı ile tavsiyesini yaptı:
- İşte, yaptığın her işte, sana verilen her vazifede böyle dikkatli olur, kendini işine verirsen, Allah'ın her an seni kontrol ettiğini de aklından çıkarmazsan, hiç bir zaman doğru yoldan ayrılmazsın.




Hükümdarlardan biri vezirine oğlunun hocasından yakınıyordu:
- Ben istiyorum ki oğlum ilim öğrensin, benim yerime iyi bir hükümdar olsun, o ise devamlı müzikle, sesle, sazla meşgul demek ki hocası buna iyi bir yön veremiyor.
Vezir aynı görüşte değildi:
- Hükümdarım hocanın elinde mucize yok. Çocuğun kabiliyeti neye ise hocası ancak onda ilerlemesine, olgunlaşmasına yardım edebilir. İnsanın tabiatı değiştirilemez. Terbiye yaratılışa tabidir.

Hükümdar aksi görüşteydi. Terbiye ile yaratılışa yön verebileceğini iddia ediyordu. Bunu isbat etmek için bir akşam sarayında bir eğlence düzenledi. Bu eğlence sırasında eğitilmiş kedilerin bir gösterisi de yer aldı. Bu kediler, sırtlarında, bir tabak içinde yanan mumları taşıyorlar ve onları düşünmüyorlardı. Hükümdar vezire bu kedileri göstererek:
- Görüyorsunuz, terbiyenin nelere gücü yetiyor, dedi.
Vezir karşılık vermedi. Olumlu, olumsuz bir şey söylemedi. Yeni bir eğlence gecesini bekledi. Bir başka gecede düzenlenen eğlenceye gelirken yanında gizlice bir kaç tane fare getirdi. Kediler gösteriye başladığı zaman bu fareleri kedilerin ortasına doğru salıverdi. Fareleri gören kediler sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine takıldılar. Mumlar, tabaklar hepsi bir yana yuvarlandı. Yanan mumlardan yerdeki halılar tutuştu. Ortalık bir anda ana-baba gününe döndü. Tam bu esnada vezir padişaha yanaşıp iddiasını kanıtlamanın gururuyla şöyle dedi:
- Gördünüz mü padişahım terbiye yaratılışa tabidir.




Padişahlardan biri maiyetiyle birlikte bir gezintiye çıkmıştı. Yolu üzerindeki bir köyde çok yaşlı bir adamın tarlasına fidan dikmekle meşgul olduğunu gördü. İhtiyara uzaktan seslendi:
- Baba, sen ne diye fidan dikmeye uğraşıyorsun? Maşallah yaşını yaşamışsın, bu diktiğin fidanların meyvesinden herhalde yiyemezsin.
İhtiyar cevap verdi:
- Bu diktiğim fidanların meyvesini bizim yememiz şart değil evlat. Biz nasıl bizden öncekilerin diktiği fidanların meyvesinden yedikse, bizim diktiğimiz fidanların meyvesini de bizden sonrakiler yer.

Bu cevap hükümdarın hoşuna gitti ve ihtiyara bir kese altın verilmesini emretti. İhtiyar bu ihsanı karşılıksız bırakmadı:
- Gördün mü evlat, bizim diktiğimiz fidanlar şimdiden meyve verdi.
Bu cevap da hükümdarın hoşuna gitti, bir kese daha altın verilmesini emretti. Yaşlı köylü sıradan biri değildi. Çarıklı erkânı harp diye nitelenen kişilerden biriydi:
- Evlat herkesin diktiği fidan yılda bir defa meyve verir, bizim diktiğimiz fidan yılda iki defa meyva verdi.
Bu diplomatça cevap da hükümdarın hoşuna gitti ve bir kese daha altın verilmesini emretti. Ama bu defa vezir araya girdi ve hükümdarı uyardı:
-Aman sultanım bir an önce buradan uzaklaşalım. Bu ihtiyar bu gidişle tarlasına fidan dikmek yerine, devletin hazinesine darı ekecek.




Yavuz Sultan Selim, 24 Ağustos, 1516 tarihinde “Mercidâbık” savaşını kazandıktan sonra Haleb’e girmiş, iki hafta sonra da oradan ayrılıp Eylül ayı sonunda Şam’a ulaşmıştı. Buradan Mısır’a geçmeden önce de 15 Aralık’a kadar Şam’da kalmıştı. Yavuz Şam’da kaldığı sıralarda, Muhyiddin Arabî Hazretleri’nin (v.638/ 1240) bir kitabında geçen “Sin Şin’a girince Mim’in kabri ortaya çıkar” şeklindeki bir ifadeyi, büyük alim Kemal Paşazade ile birlikte incelemişlerdi. Burada “Sin”in Selim’e, “Şin”ın Şam’a, “Mim”in de Muhyiddin’e işaret olduğu kanatine varılmıştı.

Yavuz Selim, Şam ve civarında bazı İslâm büyüklerinin kabirlerini ziyaret ediyordu. Çok saygı duyduğu Muhyiddin Arabî Hazretleri’nin yeri ise hiç kimse tarafından bilinmiyordu. Çünkü asırlar önce, eserlerini yanlış anlayıp karşı çıkan bazı Suriye alimlerinin de etkisiyle kabri harabeye çevrilip kaybolmuştu. Yavuz Selim, bir gece rüyasında Muhyiddin Arabî Hazretleri’ni kendisine şöyle derken görür: “Ya Selim! Senin gelmeni beklerdim. Safa geldin, hoş geldin. Mısır gazanı sana müjdelerim. Sabahleyin bir siyah ata bin. O seni bana götürür. Beni hâk-i mezelleten (horluk topragından) kaldır. Bana bir türbe, bir cami ve imaret yapıver. Yürü işin rastgele, Mısır fethi müyesser ola!” Yavuz sabahleyin bir siyah ata biner. At gider, Salihiyye Mahallesi’nde bir çöplükte durup eşinmeye başlar. Orası açılınca büyükçe bir taş çıkar. Üzerinde Arapça olarak “bu Muhyiddin’in kabridir” yazısı görülür. Yavuz Selim orayı temizleterek kabri ortaya çıkarır. Yavuz, 22 Ocak 1517 tarihindeki Ridâniye Savaşı ve Mısır’ın fethinden dokuz ay kadar sonra, Ekim ayında tekrar Şam’a gelir ve dört aydan fazla kalır. Bu süre içinde Şeyh’in kabrine türbe, yanına ise bir cami ve aşevi yaptırır. İlk cuma namazıyla da açılışını yapar. (5 Şubat 1518)




Fatih Sultan Mehmed Han hangi ülkede bir hüner sahibi, bir sanatçı olduğunu işitse, hemen davet ederdi. İstanbul'a gelen bu maharetli insanları en mükemmel şekilde ağırlar, kendilerine makam verip ihsanda bulunurdu. Bu yüzden Müslüman, Hıristiyan, dindar, dinsiz her taifeden insan İstanbul'a toplanmıştı. O furyada Acem diyarından Habilî, Kabilî ve Hamidî namında şairler gelmiş ve Fatih'ten büyük bağışlar almışlardı. Bunlarla birlikte, zamanın Sokrat'ı sayılan bir Yahudi doktor ve adı Dozri olan bir Frenk ressam da bulunuyordu.

Hasılı, bunların hepsi Padişah Hazretleri’nin yüce saltanatına yakın olup kabul görmüşler, iltifatlara mazhar olmuşlardı. Fatih'in bu iltifatlarına daha fazla dayanamayan nedimelerinden 'Çatladı' lakaplısı bir gün şikayet yollu şu beyiti yazıp padişaha arz eder:
“Ger dilersen şah eşiğinde olasın muhterem
Ya yahudi gel bu mülke, ya firenk ol, ya acem
Adını ko Habili ve Kabili ve Hamidi
Dozrılıktan olma gafil, marifetten urma dem”
Bu mısraları bugünkü dile şöyle aktaralım:
“Eğer şah eşiğinde hürmet görmek istiyorsan
Bu ülkeye ya yahudi olarak gel, ya batılı ol, ya da iranlı
Adını ya Habilî, ya Kabilî, ya da Hamidî koy
Dozri olmayı da unutma, ama sakın bilgiden bahsedeyim deme”




Kanuni Sultan Süleyman Han Zigetvar kalesini kuşatmıştı. O sırada 74 yaşına basmıştı. Kalenin bir an evvel alınmasını istiyordu. 33 gün geçtiği halde halen fetih gerçekleşmedi. Bu duruma çok üzülen padişah, zaten hasta halinde buralara kadar geldiği için yataklara düştü. Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa’ya bir yazı göndererek şöyle yazdı: “Bu ocak hâlâ yanmakta devam edecek midir? Zafer davulları hâlâ sesini işittirmeyecek midir?” Bu yazıyı alan Sokollu, bütün gücüyle kaleye hücum etti. 6/7 Eylül 1566 gecesi Kanuni Sultan Süleyman Han vefat etti. Aynı gün öğleden sonra da kale fethedildi. Sokollu son derece ihtiyatlı ve tecrübeli bir devlet adamıydı. Padişahın vefat haberi asker arasında yayılırsa, bir kargaşalık çıkacağından endişe ediyordu. Bu yüzden, soğukkanlı bir şekilde o gün, silahtar Cafer Ağa’yı padişahın otağına oturttu. Cafer Ağa’nın el yazısı da padişahınkine çok benzediğinden, Sokollu, Cafer Ağa’ya yazılar yazdırıp ilgili yerlere emirler gönderiyordu.

Sokollu kendi serkatibi Feridun Bey’i çağırarak:
-Padişahımızın vefat ettiğini biliyorsunuz. Kütahya’da vali olan oğlu Selim’e vefat haberi ni kiminle bildirelim? -Hasan Çavuş’u gönderelim.
Sokollu, Hasan Çavuş’u çağırıp şu talimatı verdi:
-Kütahya’ya gidip Şehzade Selim Han Hazretlerine bu mektubu iletip fetih haberini veresin. Saadetlû Padişah hazretleri kaleyi tamam yapmayınca göç etmez diyesin ve afiyet ve selamet haberini veresin!..
Öbür taraftan, kale alındığı halde Padişah’ın görünmemesi asker arasında huzursuzluğa yol açtı:
-Saadetlû Padişah Hazretleri namaza çıksa da ihsanda bulunsa... sözleri söylenmeye başlandı. Bunun üzerine Sokollu, asker arasında tellallar çıkararak:
-Beyler, ağalar, yarın divan vardır. Hazır olasınız... Padişahın vefatı üzerinden 20 gün geçtiği halde, vefat haberini yalnız 12 kişi biliyordu. Bunlar da padişahın namazını kılanlar, naaşı tahnit eden ve tabuta koyanlardı. Sokollu, serkatibi Feridun Bey’i çağırarak:
-Selanikli Mustafa Efendi’yi yanına veriyorum. Vezirlerin çadırlarını ayrı ayrı gösterecek. Divan toplantısı olduğunu bildireceksin.
Feridun Bey, gece yarısı Mustafa Efendiyi de yanına alıp, ilk defa Üçüncü Vezir Ferhad Paşa’nın çadırına girince, Ferhad Paşa:
-Hay medet, iyi ki geldin, Veziriazam ne aceb divan eylemek tedarikini etti? Bu usûl nice olur?
Feridun bey, şu karşılığı verdi:
-Divan etmek makul değil midir? Eskiden bunlar nasıl olmuştur bilmez misiniz? Dedikten sonra üzüntülü bir şekilde oradan çıkıp Dördüncü vezir Ahmed Paşa’nın çadırına geldiler. Ahmed Paşa, Feridun Bey’in geliş sebebini tahmin ettiğinden:
-Karındaş, yüreğiniz taştan, demirden midir? Ne divan edecek halimiz vardır? Ettiğiniz ne iştir? Ne günümüze dururuz? Ben cümle eşyamı gönderip hazır oldum.
Bu hakiki sözler karşısında Feridun Bey şaşkına döndü. Ona şu cevabı verdi:
-Sizin böyle tedbir ve tedarikiniz askerin dedikodusuna sebep olur. Eski vezirler, padişahlarına bunun gibi hal vaki olunca nasıl hareket etmişler? Şimdi siz bütün halka, “Padişahımız iyicedir” derseniz, kimse sizi tekzib etmez. Herkes doğrudur diye tasdik ederler. İnayet ve ihsan edip, tereddüdü terkedip, kalbi kuvvetli olun. Düşman içindeyiz.
Ahmed Paşa, düşünceli ve müteessir bir şekilde Feridun Bey’e:
-Yarınki günü görelim...
Feridun Bey, oradan ayrılıp, Beşinci Vezir Mustafa Paşa’nın çadırına girince Paşa:
-Safa geldin, kadem getirdin. Sadrazama Allah kuvvet versin.
Feridun Bey bu sözlerden çok memnun oldu. Ertesi gün 12 direkli bir çadır kuurlarak divan toplandı. Yeniçeri ağası askere hitaben:
-Yoldaşlar! Padişah hazretleri buyurdular ki “Berhudar olup yüzleri ak olsun. Gazaları mübarek ola. Kaleyi tekmil edeler. Cümlelerinin terfileri ve rütbeleri ve bahşişleri verilecektir.”
Askerler:
-Bahşişlerimiz nice olur? diye bağırdılar.
Yeniçeri Ağası onlara:
-Cümlesine ben kefilim. Sözleriniz başım üstüne. Yeter ki padişahımızın dileği yerine gelsin. Bu konuşmalardan sonra asker sakinleşti. Bu arada Şehzade Selim’e gönderilen haberci hızla yol alıyordu. Nihayet Kütahya’ya ulaşarak padişahın vefat haberini ulaştırdı. Selim Han da hemen yola çıktı ve gece gündüz yol alarak Zigetvar’a ulaştı. İşte o zaman Sultan Süleyman Han’ın vefat ettiği herkese ilan edildi ve Selim Han padişah ilan edildi. Sokollu Mehmed Paşa, siyasi dehasını burada da göstererek, Osmanlı Devletini muhtemel bir felaketten kurtardı.




I.Dünya savaşından evvel Bab-ı Ali'de hukuk müşâviri olan Kont Ostrolog anlatıyor: İngilizlerin, Kut-ül Amare yenilgisini takip eden günlerde, Londra'da büyük bir harp meclisi toplandı. Doğu müsteşarı olmam dolayısıyla ben de bulundum... Başbakan Lloyd George şöyle dedi: "Efendiler, ben bir şeyi anlayamıyorum; Bizim medenî milletlerin orduları savaşta barbarlığa yaklaşıyor. Barbar saydığımız Türk orduları ise, savaşta medenîleşiyor. Irak kumandanımız bildiriyor ki, Türkler esirlerimizin istirahatini fevkalâde te'min ediyorlarmış. Yaralılarımızı imkânları nisbetinde tedavi ediyor ve şefkat gösteriyorlarmış. İşte bu davranışlarının sebebini bir türlü anlayamıyorum..."

Daha sonra savaş bakanı söz alarak şunları söyledi: "Ben de bu vaziyeti çok merak ettim. Çünkü, şöyle bir hâdise yaşandı: Bir müddet önce, Çanakkale'de, bir çarpışma sırasında, esir verdiğimiz iki subay ve beş-altı yaralı askerimiz, Türkler tarafından tedavi edildiler. Bu tedavinin yapıldığı yere yakın bir koğuşta da yaraları iyileşmeye yüz tutmuş Almanlar vardı. Bu Alman askerler, tedavi edilenlerin İngiliz olduğunu anlar anlamaz, hemen saldırmışlar. Türk doktorlar ve yardımcıları, bunları durduramamış. Ancak, bu durumu gören Türk yaralıları, Almanların üzerine yürüyüp onları durdurmuşlar. Biz, Türklerin can evini yakmak ve yıkmak isterken, onların gösterdiği insanlığa hayret ettim." Savaş bakanının bu sözleri üzerine, bir başka bakan söz alarak şöyle konuştu: "Bu meseleyi hallederse, Kont halleder...", "Efendim, bu mesele basittir. Biz Avrupalılar savaş sırasında Türkler kadar medenî olamıyoruz. Bu doğrudur. Ancak doğrunun çok önemli bir sebebi vardır: Biz Avrupalılar, savaşanlar arasında bir savaş hukuku olduğunu iki asır önce düşündük. Bugüne kadar da bu savaş hukukunu geliştirmeye ve yerleştirmeye çalışıyoruz. Müslümanlık ise, 13 asır evvel, bu hakkı çok yüksek bir şekilde kanunlaştırdı. Türkler, bin seneden beri, bu dinî kanunun hükümleriyle ahlâklanmışlardır." Son birkaç söz gösteriyor ki, Osmanlı'ya emperyalist ve soykırımcı damgasını yapıştıran Batılıların, bırakın sömürgeciliği; Osmanlı'da esâmesi bile görülmeyen soykırım çeşitlerini, dünden bugüne bolca sergilemeleri karşısında hiç kuşkusuz en âdil hükmü tarih vermiştir.




Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350-1431), Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti. Geri vermesi gerekiyordu, ama satın aldığı adam zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı. Fakat at o gece öldü. Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenari "Senin zararını ben ödeyeceğim" dedi. Adam hayretle kadıya baktı, "Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki" dedi. Molla Fenari, "Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim" dedi ve ödedi.




Gazi Osman Paşa, aylardır devam eden Rus kuşatmasına karşı Plevne’yi kahramanca savunuyordu. Fakat kalede erzak ve cephane tükenmişti. Kendilerinden birkaç kat daha kalabalık Rus ve Rumen kuvvetlerine daha fazla direnmek mümkün olmayacaktı. Kaleden çıkış harekatı yapıp, düşman saflarını yararak kurtulmak için çareler aranıyordu. Gazi Osman Paşa 10 Aralık sabahı 40.000 neferden oluşan ordusunu iki eşit kısma ayırmıştı. Bunlardan 20.000 kişilik birinci kuvvet Rus istihkamlarına taaruz ederek muhasara hattını yarıp geçmeye çalışacak, diğer 20.000 kişilik kuvvet ise evvelkinin taaruzunu himaye ederek onlar geçtikten iki saat sonra hücumda bulunacaktı. Kıtalar yavaş yavaş Vid suyunu geçmeye başlamıştı. Sabah saat on sularında Tahir Paşa'nın kumandasına verilen birinci fırkanın hepsi nehrin sol sahiline varmış ve Gazi Osman Paşa'nın emrine göre nehirden yüz adım ileride yalnız bir hat üzerine yayılmaya başlamışlardı.

Gazi Osman Paşa birinci grubu bizzat kumandasına alarak Vid Suyunu geçmeye ve düşman bataryalarının süvari ateşi altında Rus mevzilerine yaklaşmaya muvafak olmuştu. Kafile ise henüz köprüden geçmeye başlamış şafak söktüğü sıralarda arabaların yalnızca yarısı karşıya geçebilmişti. Fırkanın muharebe nizamına girmesi de ancak öğle vakti saat 1:30 civarında gerçekleşebilmişti. Ruslar huruc hareketinin o cihetlerden yapılacağını haber aldıklarından askeri kıtalarının büyük bir bölümünü o tarafa yığmışlardı. Daha sonra da Dolni-Dubnik cihetinden Plevne kuvetlerini top ateşine tabi tutmuşlardı. Esasen Ruslar, Gazi Osman Paşa'nın o günlerde huruc hareketini icra etmek üzere olduğunu, kullandıkları Bulgar casusları vasıtasıyla, her gün muntazam bir şekilde haber almaktaydılar. Gazi Osman Paşa mezkur liva başında umumi hareketi sevk ve idare etmeye çalışırken , diğer taraftan Totleben muhasara ordusunun ricat hattını kesmek için derhal bir çevirme hareketine girişmişti...

Muharebe az bir zamanda her tarafa sirayet etmiş, Vid Suyu kenarlarından Plevne içlerine kadar her yer ateş içinde kalmıştı. Plevne kuvetleri 1.500 metre kadar ilerledikten sonra düşmanın keşif ateşi önünde ister istemez biraz duraklamak zorunda kalmıştı. Durumu sezen Gazi Osman Paşa avcı hattını takviye etmek suretiyle bu duraklamayı önlemiş ve kıtaların tekrar ilerlemeye başlamasını sağlamıştı. Plevne ordusu neticede muhasara hatlarının en yakın kısımlarına kadar ulaşmış ve Rusların bulunduğu ilk istihkamlara saldırmıştı. Bu saldırı neticesi birinci fırka düşmanın müdafaa hattını yarmaya başlayarak üç büyük istihkam ve on bir kadar topunu zaptetmişti. Fakat Rusların birinci müdafaa hattının 1 km. gerisinde ikinci bir müdafaa hattı yeralmaktaydı. Bu iki hat arasında durmak ise mümkün değildi. İki kısma ayrılmış olan Plevne ordusunun bu iki kısmı tamamen muharebeye iştirak etmiş, ama kafi derecede destek bulamamıştı. Plevne ordusu Rus mevzilerine karşı büyük bir şevk ve azimle hücum etmişti. Bizzat Gazi Osman Paşa tarafından kumanda edilen askeri bir kıta cephe hattını yararak Sibirya ve Güney Rusya alaylarının müdafaa etmekte bulunduğu tabyaları süngü hücumu ile zaptetmişti. Fakat huruc hareketini ikmal için ihtiyata bırakılmış olan 20.000 kişilik kuvvete lüzum duyulmaktadı. Bu esnada bu kuvvetler Rumenlerin de muharebeye katılmaları ile Rus kuvvetleri karşısında zayıf düşmüş, Gazi Osman Paşa'dan da herhangi bir destek alamamıştı. Bütün asker ve subaylar ellerinden gelen tüm gayreti göstermelerine rağmen, kendilerinden çok daha fazla olan düşman gücü karşısında geri çekilmek mecburiyetinde kalmıştı. Öğleye doğru Ruslar, gelen takviye kuvetlerinin de yardımıyle, Gazi Osman Paşa kuvvetlerinin zaptetmiş olduğu tabya ve topları tekrar istirdad etmişlerdi. Gazi Osman Paşa ordusunun diğer yarısını bir müddet beklemiş, nihayet mağlub oldukları haberini alınca, öğle üzeri vakitlerinde Vid Suyu'ndan ricat karar vermişdi. Fakat bu sırada Rus-Rumen topçularının ateşi sonucu isabet eden bir şarapnel parçasıyla altındaki atı ölmüş ve kendisi de sol ayağından yaralanmıştı. Gazi Osman Paşa yaralı vaziyette harekatı idare edemeyeceğini anlayarak etrafındaki kumandanlara: "Ben bu halimle tam bir isabetle adarede bulunamam. Binaenaleyh, kumandanlığı rızamla kumandanlar arasında en kıdemli olan Adil Paşa ya bırakıyorum. Vaziyet neyi icab ettirise onu yapsın" dedi, fakat Adil Paşa harb vahim ve nazik bir safhaya gelmiş olduğundan, aczini ileri sürerek bu teklifi reddetmişti. Bunun üzerine bazı erkanı harb zabitleri: "Bu hal ve şerait dahilinde mukavemet imkansızdır. Bizim için düşmana teslim olmaktan başka çare yoktur", diyerek fikirlerini beyan etmişlerdi. Bir türlü teslim olmayı, temsil ordu ve devletin şeref ve haysiyetine yediremeyen Gazi Osman Paşa'nın üzüntüsü cidden büyüktü. Fakat kurtulmak için hiçbir ümit kalmamış, her taraftan da sarılmıştı. Neticede içinde bulunulan halin nazikliği ve maiyetinde bulunan kumandanların ısrarı sonucu teslim olmaya karar vermişti. Gazi Osman Paşa yaralandıktan sonra Vid Suyu'nun sağ sahilinde küçük ahşap bir eve nakledilerek burada gelişigüzel yerleştirilmiş olan bir yatağa yatırılmış ve yarasının tedavisine çalışılmıştı. Ateş kesilir kesilmez Vid Köprüsü'nden giden yolda beyaz bir bayrak yükselmişti. Bu, teslim görüşmelerini başlatmak amacıyla gelen bir Osmanlı zabitiydi. Bunun üzerine General Skobelef de beraberinde kırk kadar subay ve gazetecilerle köprüye doğru ilerlemişti. Osmanlı subayı Skobelefin tercümanıyla birkaç dakika konuştuktan sonra gözleri bağlı olarak General Ganetski'nin yanına götürülmüş, fakat General subayın küçük rütbeli olduğunu öğrenince kendisiyle görüşmeyi reddetmişti. Bunun üzerine Plevne Kıtasından bir başka subay gönderilmişti. Türkçe'den başka bir dil bilmeyen bu subaya Ruslar, Gazi Osman Paşa'ya hitaben yazılmış Fransızca bir mektup vermişlerdi. Bu mektupta: "Ekselans, burada kumandanlık eden General Ganetski, sizin yaralı olduğunuzu bildiğinden ancak sizi temsil edebilecek bir parlamenteri kabul edeceğini söylememi emretti", denilmekteydi. Bu mesaj, ikinci gelen subayla Gazi Osman Paşa'ya iletilmiş ve mezkur subay da muhatab kabul olunmamıştı. Bir müddet sonra, tümenin önünde General Skobelef maiyetiyle beraber, köprüye varmıştı. Köprünün arkasında gruplar halinde ve ellerinde silahları bulunan Plevne askerleri yeralmaktaydı. Skobelef ve muhabir McGahan köprüye vardıklarında kendilerine yaklaşan bir Osmanlı subayı Osman Paşa'nın bizzat geleceğini haber vermişti. Bu haber üzerine Skobelef heyecan içinde: "Osman Paşa çağımızın en büyük generalidir. Memleketinin şerefini korumuştur. kendisine elimi uzatarak bunu ifade edeceğim", diye hissiyatını dile getirmişti. Gazi Osman Paşa'nın gelmesinin beklendiği bir sırada Tevfik Paşa'nın bir at üzerinde yaklaştığı görülmüştü. Tevfik Paşa Rus subaylarına doğru ilerleyerek Fransızca olarak:"Osman Paşa yaralandı!" demiş, Skobelef de: "Ümit ederim ki yarası ağır değildir, değil mi?" diye sormuştu. Tevfik Paşa buna: "Bilmiyorum" karşılığını vermişti. Uzun bir sessizlikten sonra Skobelef bu defa: "Görüşmek istediğiniz biri var mı? Kiminle konuşmak istiyorsunuz?" sualinde bulunmuştu. Tevfik Paşa bu dakikalarda sükur halinde ve durgun bir vaziyette gözlerini ufka dikmişti. Ancak yanlarına Çarlık karargahından General Strokolof geldiğinde Tevfik Paşa, Gazi Osman Paşa ve ordusunun teslim olduğunu, ordusunu teslim etmek görevini başkasına burakmak istemediğinden General Ganetski'nin yatmakta olduğu küçük kulübeye kadar gelmesini rica ettiğini belirtmişti. Bunun üzerine haberin General Ganetski'ye ulaştırılması için derhal bir subay yola çıkarılmıştı. General Ganetski hemen köprüye gelmiş ve General Strokov'a barakaya gitmesi emrini vermişti. Bu emir üzerine genç general, etrafında birkaç subay, Gazi Osman Paşa'nın yaveri ve doktorlarının bulunduğu kırmızı kiremitli barakaya gelmişti. İçeriye giren Srokov, kendisini, ilkinin yaralılarla dolu bir ahıra, ikincisinin subayların bulunduğu küçük bir hücreye açıldığı üç kapı önünde bulmuştu. Odanın sağında bulunan bir ocak, odayı ısıtmaktan ziyade ortalığı dumanla kaplamıştı. Gazi Osman Paşa yaralı bir vaziyette, tahta bir iskemble üzerinde oturmakta ve doktoru Hasib Bey yarasını tedavi etmekteydi. Odanın duvarı boyunca, üzlerinden teesür okunan, paşalar yeralmaktaydı. General Strokov odaya girince Gazi Osman Paşa güçlükle doğrularak elini uzatmıştı. Bunu gören Strıkov: "Paşam yaralısınız, lütfen rahatsız olmayınız" diye ricada bulunmuştu. Bir müddet sonra General Ganetski barakaya gelmiş, şapkasını çıkararak elini bir dost rahatlığı ile Osman Paşa'ya uzatmış ve: "Sizi tebrik ederim. Yapmış olduğunuz hücum fevkaladeydi. Askerlerinize lütfen emrediniz silahlarını bıraksınlar", diyerek Gazi Osman Paşa'nın yanına oturmuştu... Saatler ilerledikçe ortalığı derin bir sessizlik ve kasvet havası kaplamıştı. Her iki Generalin odadan çıkması üzerine Gazi Osman Paşa o güne kadar şerefle kullanmış olduğu kılıncını çıkartarak General Ganetskiye uzatmıştı.




Ünlü şair Yahya Kemal, İstanbul’un işgal altında bulunduğu günlerde, İngilizlerin Topkapı Sarayını yağmalayacağı söylentileri üzerine derhal saraya gitmiş ve Saray Katiplerinden Lütfi Bey ile dolaşırken intibalarını dile getirmişti. Bu yazısında, Hırka-i Saadet Dairesi’nde karşılaştığı manzarayı şöyle anlatır:
“Revan Köşkü’nde gezerken kulağıma derinden bir Kur’ân-ı Kerîm sesi geldi. Birdenbire İslam mimarisini tam mânâsıyla gördüm. Çünkü İslam mimarisnin içinde, bir ruh gibi, muhakkak rahle başında bir Kur’ân-ı Kerîm sesi lazım. O olmadığı zaman bu mimâri, kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfi Bey’e söyledim ve bu Kur’ân sesinin nereden geldiğini sordum. “Hırka-i Saâdet Dairesinden” dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye baktım; yeşil yemyeşil, rûhânî yeşil bir daire, pencereye arkasını çevirmiş bir hafız, öteki aleme dalmış bir ruhun istirahatiyle okuyor, diğer bir hafız da gözlerini yummuş, bir köşede tesbihini çekerek bekliyor.

Rehberim Lütfü Bey’e sordum, Hırka-i Saâdet’te ne zaman bu hatim indirilir? Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki: “Hergün! Her saat! 400 seneden beri geceli gündüzlü bilâ fâsıla... ”Hayretten gözlerimi kapamış dinliyordum. Lütfi Bey biraz malumat verdi: “Yavuz Sultan Selim Han, hilafeti alâmâtı olan Hırka-i Şerif, Sened-i Şerif ve diğer Emânât-ı Mübareke’yi Mısır’dan İstanbul’a hatimler indirterek getirmiş, İstanbul’a vardığı gece Saray’da yüksek bir mevki’e yerleştirmiş, mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşa ederlerken, sefer yorgunluğuna bakmadan sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece, geceli gündüzlü Kur’ân-ı Kerim okunması için vazife tertib ederek, sonuncusu bizzat kendisi olmak üzere kırk hafız tayin etmiş. İşte o günden beri bu dairede bir saniye tevakkuf etmeksizin Kur’ân-ı Kerim okunuyor. Bu hafızlar el’an kırk kişidir. Daima ikişerli nöbetle vazifelerini ifa ederler. Bu gün de bu iki hafızın nöbeti” dedi. Bu gece, bu saat, ben burada bu satırları yazarken, Hırka-i Saâdet Dairesi’nde Kur’ân-ı Kerim okunuyor! Siz, bu saat benim bu satırlarımı okurken, Hırka-i Saâdet Dairesi’nde Kur’ân-ı Kerim okunuyor! Tam dörtyüz seneden beri fasılasız! O günden beri bu düşünce saat rakkası gibi hafızamda sallanıyor. Hilafet Makarrı olan İstanbul’da , böyle böyle bir makamın yanında, dört asırdır durmamış bir Kur’ân-ı Kerim sesi olduğunu bilmezdim. Nice İstanbullular ve nice Türkler de bilmezler. Bu sarayın içinde dörtyüz seneden beri olmuş ihtilaller, hal’ler, kıtaller, bu Kur’ân-ı Kerimin sesini bir an susturamamış. Bu hadiseyi idrak ettikten sonra, İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz, bu şüpheyi halleder gibi oldum. (Not: Hırka-i Saâdet Dairesinde Kur’ân-ı Kerim okunması 3 Mart 1924 tarihinden itibaren yasaklanmış, 67 sene sonra 15 Mart 1991’den itibaren tekrar başlatılmıştır.)


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
17 Zi'l-ka'de 1440
Miladi:
20 Temmuz 2019

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter