Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan II. Mahmud’a, o zamana kadar hiç yemediği “Keçiboynuzu”nu çok medhettiler. Padişah da bu kadar övülen bu meyveyi merak etti ve:
-Getirin bakalım nasıl bir şeydir! dedi. Bu emir üzerine getirilen keçiboynuzlarından birini ağzına aldı, fakat biraz çiğnedikten sonra attı.
Yanındakiler:
-Niçin attınız efendimiz, diye sorunca
-Bir dirhem bal için beş çeki odun çiğneyemem! cevabını verdi.




Osmanlı Devletinde en büyük yenileşme hareketlerini yapan Sultan II. Mahmud, bütün bu icraatları için Şeyhülislam Mehmed Tahir Efendi’den fetvalar almıştı. Bilhassa Yeniçeri ocağının kaldırılması için verdiği fetvaya çok memnun olan padişah, ona çok kıymetli bir elmas yüzük hediye etmişti.

Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra kurulan Nizam-ı Cedid ordusunun kıyafetleri de Avrupa’dan örnek alınmıştı. Bilhassa Yeniçeri kavuğu yerine miğfer giyilmesi gerekiyordu. Bunun için yine Şeyhülislam’ın fetvası gerekliydi. Mehmed Tahir Efendi saraya davet etdildi. Padişah, Şeyhülisamı, yüzü güneşe karşı gelecek şekilde oturttu. İkindi güneşi, Tahir Efendi’nin tam gözüne geliyor ve onu fazlasıyla rahatsız ediyordu. Bu yüzden devamlı olarak eliyle güneşe karşı gölgelik yapmaya çalışıyordu. İşte istediği fetvayı almak isteyen padişah o esnada sordu:
-Efendi Hazretleri, görüyorum ki güneşe dayanamadınız, ya benim askerlerim, kafirlerle güneşe karşı nasıl harbederler, diye sorunca
Şeyhülislam:
-O halde kavuk yerine miğfer giyilebilir, şeklinde padişahın istediği fetvayı verdi.




Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın isyanı büyüyünce Sultan II. Mahmud çaresiz kaldı. Hatta Mehmed Ali Paşa ordusu Kütahya yakınlarına kadar ilerledi. II. Mahmud Han, İngiliz ve Fransızlardan yardım istedi ise de onlar bunu “Baba-oğul arasındaki mesele” addederek yardım etmediler. Başka yapacak şeyi kalmayan Sultan II. Mahmud bu sefer Ruslardan yardım istedi. Öteden beri Anadolu’da gözü olan Rus Çarı, bu isteği memnuniyetle kabul etti.

Ruslardan yardım istenmesine tepki gösteren vezirlere, Sultan Mahmud: “Ne yapalım, denize düşen, yılana sarılır” diye cevap verdi.




Sultan II. Mahmud devrinde hakimiyetlerine son verilen Anadolu’nun meşhur derebeyi sülalelerinden biri de Yozgat’taki Çapanoğulları'ydı. Bunlardan Çapanoğlu Süleyman Bey, diğer derebeylerin aksine merhametli ve zayıfları koruyan bir beydi.

Bir gün, zayıflıktan iskeleti çıkmış bir eşek, Çapanoğlu konağının önünde mecalsiz bir halde dolaşırken, açlıktan konak kapısının ipini kemirmeğe başlar. İp sallanınca ucundaki çıngırak da çalar. Kapıda biri var zannederek kapıyı açan uşaklar, eşeğin bu haline acır ve bunda bir iş var diyerek Çapanoğlu’na haber verirler. Hayvancağızı gören Süleyman Bey, eşeğin sahibini buldurur ve adama okkalı bir sopa attırdıktan sonra:
-Bu hayvana günde beş okka arpa yedirip tımarını yapacaksın ve her hafta bana getirip göstereceksin, der.
Bu esaslı bakım sonunda hayvan çok semirir ve avazı çıkıtığı kadar anırır. Eşek anırdıkça sahibi de mahzun mahzun şöyle der:
-Anır eşeğim anır, Çapanoğlu gibi arkan var.




Zaman zaman Tebdil-i Kıyafet yaparak halkın arasına karışan Sultan II. Mahmud’un yolu, bir gün bir köye düşer. Burada tatlı dilli bir ihtiyara rastlar. Bununla ahbablığı epeyce ilerlettik ten sonra adama, İstanbul’a gelirse “Mahmud Ağa” diyerek kendisini aramasını ister. Gel zaman git zaman adam İstanbul’a gelir ve “Mahmud Ağa” isimli ahbabını ararken, saray adamları tarafından farkedilerek alınır ve padişahın huzuruna götürülür. Birlikte yemek yerlerken, gözleri büyük bir şaşkınlıkla sarayı incelemektedir. Padişaha:
-Bu evi sen mi yaptın, yoksa babandan mı kaldı Mahmud Ağa! diye sorar.
Padişah:
-Babamdan kaldı... der.
Bunun üzerine adm:
-Boşuna sordum. Sen kim, bu evi yapmak kim! der.




Sultan Abdüllmecid zamanında 1853-1856 Kırım Harbi sırasında Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu Tuna boylarına sevk edilmişti.

Bu orduda buluna Koca Halil ismindeki bir topçu neferi, rus tabyalarını döğmüş ve onları geri çekilmeye mecbur etmişti. Fakat düşman ateşi esnasında bir şarapnel parçası karnına isabet etti ve bağırsakları dışarı fırladı. Bir eliyle bağırsaklarını karnına tepmeye çalışırken bir eliyle de koynunda asılı bir tüfek mermisini çıkararak siper arkadaşı ve hemşehrisi Mehmed’e vererek:
-Hemşerim, gördüğün bu kurşun, geçen Moskof harbinde babamı şehid etmiş. Ben o zamanları çocuktum. Babam bu kurşunu bana yadigar olarak göndermiş. Şimdi sen bu kurşunu ve benim kanımla boyanan şu gülle parçasını al ve sağ salim köye dönebilirsen, bunları oğluma ver ve de ki;
“Baban dedi ki, Allah yolunda, vatan uğrunda ben basıl biri iki ettiysem, o da ikiyi üç etsin”

Artık gücü tükenen Koca Halil yere yıkıldı ve Kelime-i Şehadeti söyleyerek şehid oldu.




I. Ahmed Han'ın Sultân olduğu zaman, Osmanlı Devleti çok zor şartlar ile karşı karşı ya idi. Devlet batıda Avusturya ve doğuda İran ile harp hâlinde bulunduğu bu sırada; içte celâlî adı verilen âsîler yirmişer otuzar bin kişilik gruplar meydana getirmişler, köyleri yakıp yıkmaya, üzerlerine gönderilen orduları bozmaya başlamışlardı. Bu iç gâile, Osmanlı Devletini temelinden sarsacak bir manzara görünümündeydi. Bilhassa İran, bu iç fitneyi körüklüyor ve Osmanlı Devleti içerisindeki hurûfîler de bütün güçleri ile bu fitne hareketlerini destekliyorlardı. Bostan Çelebi hazretleri, Sultan Birinci Ahmed'in tahta geçmesinden sonra büyük ceddi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin mânevî işâreti üzerine İstanbul'a geldi. Kadir gecesi olması muhtemel bir gecede Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Aynı gece Sultan Ahmed Han da şöyle bir rüyâ gördü:
Saray-ı Hümâyûndaki husûsî köşkün etrâfında heybetli ve nûrânî zâtlar geziniyordu. Onların kimler olduğunu araştırınca, yakın adamlarından birisi gelerek; "Sultânım! Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri köşkünüzü teşrif ettiler. Peşindekiler, onun dervişleri ve talebeleridir" dedi. Bu haberi alan Sultan büyük bir sevinçle sarayın içine girdi ve orada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerini gördü. İkrâm ve iltifât olmak üzere ona saltanat tahtına oturmasını teklif etti. O zaman Mevlânâ hazretleri;
"Arşın gölgesi altında oturanlar, bu birkaç ağaç parçasından yapılmış tahta iner mi? Bu tac ve taht sizindir" buyurdu. Bu sırada Sultan Ahmed Han, Mevlânâ hazretlerinin orada bulunuşunu fırsat bilip, ondan devlete isyân eden, azgınlık ve taşkınlık yapan celâlîlerin hakkından gelebilmek için himmet ve hayır duâda bulunmalarını istedi. Mevlânâ hazretleri ona;
"Sen eğer bizim çocuklarımıza karşı azgınlık ve taşkınlık edip onlara sıkıntı verenlere mâni olursan, biz de bunun mükâfâtı olarak mânevî yolla size karşı gelenlerin zararlarını ve çıkardıkları fitneleri def ederiz. Bostan'ımıza var, himmetine sarıl" diye tenbih eyledi. Mevlânâ hazretleri oradan Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerini ziyârete gitti. Sultan Ahmed de kendisini tâkib etmişti. Gördü ki, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri hayatta ve Mevlânâ hazretlerinin torunlarından biriyle sohbet etmektedir. Mevlânâ hazretleri de oraya varıp bu büyük sahâbîyle sohbetten sonra vedâ edip ayrılırken;
"Benim Bostan'ım budur" diye işâret etti.

Sultan Ahmed tam bu esnâda uyandı. Böyle mübârek bir rüyâ görmenin şükrânesi olarak Allahü Teâlâ için kurbanlar kestirdikten başka, derhal Eyüb Sultan'a ziyârete gitti. Orada Bostan Çelebi'yi görünce sevindi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin tenbihi üzere Saray-ı Hümâyûna dâvet etti. O da bu dâveti kabûl etti. Sultan ona Mevlânâ hazretlerinin oturduğu yere oturmasını teklif ettiğinde; "Mübârek dedemin yerine oturmam edebe sığmaz" diyerek, Sultanın akşamki rüyâsına işâret etti. Böylece Ahmed Han, Mevlânâ hazretlerinin; "Bostan'ımıza yapış" sözündeki inceliği ve Bostan Çelebi'nin de hâlinin yüksekliğini ve velî olduğunu anladı. Kendisine pekçok hürmet ve saygı gösterdi. Sohbetlerinden bereketlendi ve bütün sıkıntılarının giderilmesi için emirler verdi. Bu mübârek zâta ve mevleviyye yolunun büyükleri ne eziyet edenlerin, rahatsızlık verenlerin cezâlandırılmasını istedi. Zâten Sultan Ahmed Hanın, Bostan Çelebi'ye gösterdiği hürmeti duyan fesadçılar, büyük bir korkuya kapılmışlar ve sözlerini kesmişlerdi. Bostan Çelebi bir müddet sonra Konya'ya gitmek üzere pâdişâhtan izin istedi. Bu mübârek zâttan ayrılmak, genç pâdişâh Ahmed Han'a çok ağır geldi. Büyük bir kalabalıkla kendisini İstanbul'dan uğurladı. Ayrılırken memleketin isyâncıların şerrinden kurtulması için pek çok duâ eden Bostan Çelebi, Konya'da da muhteşem bir kalabalık tarafından karşılandı. Bostan Çelebi'nin ayrılışının üzerinden çok geçmeden Ahmed Han'ın Anadolu'da celâlîler üzerine gönderdiği ordunun zafer haberleri gelmeye başladı ve kısa sürede âsîlerin tamâmı temizlendi. Bostan Çelebi bundan sonra daha rahat ve huzurlu bir şekilde talebelerine ders verdi. Bir gün yine Mevlevîhânede talebeleri ile meşgûlken içeriye bir haberci girdi. Şeyhe, kendisini Lala Mustafa Paşa'nın gönderdiğini ve ondan Şam'da boş bulunan Mevlevî Dergâhına bir halîfe göndermesini istirhâm ettiğini bildirdi. Bostan Çelebi bu istek üzerine himmet ve teveccühleri ne kavuşmuş olan Kartal Dede'yi oraya halîfesi sıfatıyla göndermek istedi. Ancak Kartal Dede'ye hocasından ayrılık çok zor geldi. Gözyaşları içinde bu husûsu hocasına arzetti ve ayrıca; "Vâiz ve zikr meclisleri için lâzım olan ilmim de yok" diyerek kendisinin bu vazîfeden bağışlanmasını arz eyledi. Bunun üzerine Bostan Çelebi ona:
"Ağız senden, söz bizden. Sana büyük bir âlim de mürid olur" diyerek onu teselli etti ve mâzeret kapısını kapadı.
Kartal Dede hocasının duâları bereketiyle Şam'a vardı. Vardığı gün şehrin büyük câmilerinden birinde vâz verdi. Halkın yanısıra büyük âlimler ve devlet adamları da vâzına geldi. Vâzında derin ve ince mânâlardan bahseden Kartal Dede'yi dinleyenler hayran kaldı. Onu umduklarından da daha yüksek buldular. Yine aynı gün câmide bulunan büyük âlim Alemî Dede de onun sözlerine hayran kaldı. Alemî Dede, Bağdâdlı olup, Irak'ın çeşitli yerlerin de ilim tahsîl etmişti. Tahsîlini tamamladıktan sonra İstanbul'da Fâtih Câmiinde ders vermiş, talebeleri Mısır'a kâdı gönderilmiş, böylece orada da tanınmıştı. Allahü Teâlâ'nın hikmeti bu sıra da hacdan dönerken Şam'a uğradı ve böylece Kartal Dede ile tanışarak kendisine talebe oldu. Bostan Çelebi hazretlerine talebeleri kendisinden sonra dergâhın ve talebelerin işleri ile kimin ilgileneceğini sorduklarında;
"Hilâfet, Ebû Bekr Çelebi'nindir." buyurdu. Ebû Bekr Çelebi, Ferruh Çelebi'nin oğlu idi. Bostan Çelebi, 1631 (H.1040) senesinde Konya'da vefât etti. Kabri, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi içerisindedir. Bostan Çelebi hazretleri, kendisine gelenlere dînin emirlerini öğretir, onları her bakımdan yetiştirirdi. Hattâ özel olarak dergâhına getirmek sûretiyle, pekçok kimseyi naklî ilimlerde kemâle kavuşturduğu rivâyet edilmektedir. Bunlardan bir tânesi şu şekildedir:
Gelibolu'da kerâmetleri açıkça bilinen Ağazâde Şeyh Muhammed Efendi, gençliğinde bile tâattan ayrılmamış ve bu şekilde yetişmişti. Daha pekçok güzel vasıfları vardı. İlim tahsîlinde ilerlemek ve ilmine göre amel etmek arzusuyla dolup taştığı bir gecede şöyle bir rüyâ gördü. Çeşmeleri ve çimenleri olan güzel bir yerde etrâfı seyredip dinlenirken âniden bir mevlevî yiğidi görünüp; "Sizi Mevlânâ'nın Bostan'ına dâvet ediyorlar." dedi ve kayboldu. Uyanınca gördüklerine hayret etti. Kendi kendisine biraz düşündükten sonra, rüyâsında gördüğü o dinlenme yerine gitti. Orada aynen rüyâda gördüğü zâtı gördü ve peşinden yine kayboldu. Şeyh Muhammed Efendi bu hal üzerine artık bir an olsun gecikmeden Anadolu'ya geçti. Konya'ya varıp Mevlânâ hazretlerinin türbesini ziyârete gitti. Oraya varınca rüyâsında kendisini dâvet eden zâtı yeşil renkli mihrapta büyük dedesi Mevlânâ hazretlerinin rûhâniyetine teveccüh etmiş ve bu sebeple kendinden geçmiş bir vaziyette buldu. Fakat içeri girmesiyle birlikte; "Hoş geldin, safâlar getirdin." diyerek kendisine seslendi ve iltifatta bulundu. Bu zât Bostan Çelebi idi. Muhammed Efendi derhal Bostan Çelebi'ye talebe oldu. Allahü teâlânın ihsânı, hocasının himmet ve bereketiyle kısa zamanda yetişip icâzet, diploma aldı. Bostan Çelebinin sohbetlerin de ve ders halkasında böyle mânevî derecesi yüksek zâtların bulunduğunu İsmâil Ankaravî Rüsûhî Dede gazellerinde ifâde etmişlerdir.




Osmanlı Ordusu sefer halinde iken, ekili araziye zarar vermemeye azami dikkat gösterir, düşman topraklarında bile buna itina ederdi. Kanuni Sultan Süleyman devri. Osmanlı ordusu Sadrazam İbrahim Paşa kumandasında Avusturya üzerine sefere çıkmıştı. Düşman topraklarında ilerliyorlardı. Bu sefere katılan tarihçi İbrahim Peçevi, başından geçen şu hadiseyi nakleder:
“Bir akşamüzeri Serdarın otağı yanından geçiyordum ki, bir yanda Tuna nehri, diğer tarafta ise ekili tarlalar vardı. Otağa rastlamamak için tarla kenarından gidiyordum. Aniden bir otağ çavuşunun gür sesi yükseldi: “Be hey adam, tarlaya girme!...” ve diğer nöbetçiler de gelip beni yakaladılar.
“Serdar-ı Ekremin emri vardır. Sen ne cesaretle ekili araziye girersin? Seni huzura götüre ceğiz. Serdarın ayaklarına kapan, af dile. Ekin olduğunu bilmezdim de, belki kurtulursun”
Meğer çavuşlar böyle tenbih ederek birçok kimsenin hayatını kurtarmışlar. Beni de affettirmek istemişler. Serdarı tanıdığımı bilmiyorlardı. Serdarın otağına girip yanına yaklaşınca kendisini defterdarla konuşurken buldum. Beni görünce yüzünde bir tebessüm belirdi:
“Vay sen misin? Nasıl oldu da ekin tarlasına girersin?” dedi.
“Sultanım kulun bu yerlidir. Ekin olduğunu bilirim amma, ekin içinde “astaze” vardır, oradan giderim” dedim.
Merakla sordu:“Ya astaze dediğin nedir?”
“Ekin içinde yaya yoludur Sultanım. Bura halkı ekin içinde yaya için bir yol bırakır.”
Paşa hazretleri defterdara döndü: “Hele bak... içim rahat eyledi. Cümle askere söyleyin, zorda kalırsa ancak astazelerden geçsinler. Sakın ekili yere basılmaya. Allah indinde mes’ul oluruz.”




Osmanlı Ordusu 1645 senesinde Yusuf Paşa kumandasında Girit adasına asker çıkarmıştı. Bu adada çok miktarda eşek bulunuyordu. Sahile çıkan Osmanlı askeri, eşekleri toplayıp bütün eşyalarını bunlara yükleyerek, kuşatma altına aldıkları Hanya Kalesine taşıdılar. Kaleyi savunan Venedikli general bunu işitince:
“Çok yazık, eğer eşeklerin Osmanlılara böyle yardım ettiklerini önceden bilseydim, Osmanlılar gelmeden önce hepsini öldürtürdüm” diye üzüntüsünü belirtti.




Fransa İmparatoru III. Napolyon, sarayda verilen bir baloda Osmanlı Sefir Ahmed Vefik Paşa’nın yanına yaklaşmış, o vakitler bir vilayetimiz olan Beyrut’a sözü getirerek
-"Şu anda Beyrut’u işgal etmek üzere bir tümen Fransız askeri yola çıkıyor", diye sefirimizi tehdid eder.
Paşa:
-"Tavsiye etmem Majeste, Osmanlı süngüleri Fransız askerini denize döker" der.
İmparator alay ederek:
-"Ekselans, bu sonuca askeri bilgilerine mi dayanarak varıyorlar", diye sorunca,
Vefik Paşa:
-"Hayır, tarihi bilgilere dayanarak... Amcanız I. Napolyon da Akka kalesi önünde böyle bir ders almışlardı", diye cevap verir.


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
17 Zi'l-ka'de 1440
Miladi:
20 Temmuz 2019

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter