Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan II. Murad Han, 12 Rebîulevvel 996 (10 Şubat 1588) günü bir tezkire çıkartarak: “Bu gece Server-i Kâinat, Mefhar-i Mevcûdât hazretlerinin dünyaya teşrif ettikleri gecedir. Ta’zîm ü ihtiram etmek gerektir” diyerek minarelerde kandiler yakılmasını emretti. Bu vesile ile camilerde ve mescidlerde mevlidler okundu, şenlikler yapıldı. Bu tarihten sonra her mevlid kandilinde aynı şenlikler, bütün Osmanlı Padişahları tarafından yapılmaya devam edildi. Önceleri Ayasofya’da yapılan merasimler, daha sonraları Sultan Ahmed Camii'nde yapılmaya başlandı. Halkın büyük rağbetine mazhar olan mevlid kutlamaları zamanla bayram şekliğine büründü. Bazı camilerde bu gecelerde minareler arasında mahyalar kurulurdu.

Padişahın da katıldığı Mevlid merasimlerinde, vezirlere, kadıaskerlere, ulemaya, büyük camilerin imamlarına vesair devlet erkanına davet yazıları gönderilirdi. Camilere resmi kıyafetleriyle gelen misafirler, kendilerine ayrılan yerlere otururlardı. Daha sonra teşrifatçıbaşı getirdikleri buhurdanlıkları yakarak önlerine koyarlardı. Bu sırada müezzinler Kur’ân-ı Kerim okurlardı. Daha sonra Padişah Hazretleri teşrif eder, bu da hünkar mahfilinin penceresinin açılmasıyla cemaate bildirilince herkes hürmeten ayağa kalkardı. Müezzinlerin “tarif” okumasından sonra Ayasofya ve Sultanahmed Camilerinin hatibleri vaaz verirler, bu arada misafirlere buhur ve şerbetler dağıtılırdı. Vaazdan sonra vaizlere darüssade ağası tarafından hil’atler giydirilirdi. Ardından birinci mevlidhan mevlid-i şerifin birinci kısmını okur, sonra hil’at giydirilirdi. İkinci mevlidhan mevlide başaldıktan biraz sonra Müjdecibaşı Mekke Şerifinden gelen mektubu sadrazama teslim eder, o da okuması için Reisülküttaba verirdi. Mektub, Padiaşha okunduktan sonra müjdecibaşı ile Reisülküttaba hil’atler giydirilirdi. Daha sonra Padişah, Peşkir Ağası vasıtasıyla Sadrazama Medine’den gelen huramayı ikram eder, o da bunları dağıtırdı. Üçüncü mevlidhan kürsüye çıkınca sadrazamın, vezirlerin, ulema ve diğer ileri gelenlerin önlerine şeker tabakları konulurdu. Mevlidhan kürsüden indikten sonra Padişah saraya döner, halk da dağılırdı. Ekseriya Sultanahmed camiinde yapılan bu merasimler, daha sonraki devirlerde Bayezid, Beylerbeyi ve Eyyübsultan camilerinde de yapılmaya başlandı. Sultan Abdülaziz zamanında Mevlid merasimlerine gidip gelirken Padişah için askeri merasim yapılmış, gece bütün resmi binalar aydınlatılmış, namaz vakitlerinde Tophaneden ve harp gemilerinden toplar atılmıştı. Sultan II. Abdülamid Han ise, Mevlid kandillerinde İstanbul’daki I. Ordu resmi geçit töreni yapardı. Şehzadeler ve veliahd Padişahın yanında yer alırdı. Gece ise Yıldız camiinde Mevlid-i Şerif okunurdu. Davetlilere gülsuları dökülür, Hacı Bekir Efendi'den alınan şekerler dağıtılırdı.




İstanbul’daki İngiltere Büyükelçisi Sir Henry Elliot, büyükelçilik binasındaki odasının, çıkış kapısına hakim penceresinden dışarıya bakıyordu. Eski sadrazam, yeni Şûray-ı Devlet Reisi Mithat Paşa ile haberleşmelerinde aracı olan kişinin, hızlı adımlarla binadan çıkışını gözleriyle izlerken, dudaklarındaki gülümsemeye engel olamadı. Mesleğinin 35’inci yılını süren 60’lık kurt diplomata, son günlerde elde ettiği başarıların verdiği zevk, donuk mavi gözlerini adetâ canlandırmış, sinsi pırıltılarla doldurmuştu. İstanbul’da geçirdiği 9 yıl boyunca yürüttüğü çalışmalar, sonunda meyvesini vermişti. Bir takım devlet ricaliyle dost olmuş, İngiliz emellerine uygun yönetime bir türlü yanaşmayan padişahın tahtından indirilmesi yönünde, İngiltere hükûmetinin maddî, manevî her türlü desteğini bunlara sunmuştu. Yürüttüğü çalışmaları finanse etmek üzere 1875 yılı İngiltere bütçesinden tahsis ettirdiği 7 milyon İngiliz altınının işe yaradığı bir gerçekti.

Büyükelçi Sir Henry Elliot, önce en büyük rakibi olan Rus Büyükelçisi General Ignatiev’e yakınlık gösteren Mahmut Nedim Paşayı, çevirdiği entrikalarla 11 Mayıs 1876 günü sadrazamlıktan düşürmüştü. Gerçi beklediği gibi ondan boşalan yere Mithat Paşa getirilmemişti ama zararı yoktu. Onun yerine, 65 yaşındaki eyyamcı ve ürkek tabiatlı Mütercim Rüştü Paşa sadrazam yapılmıştı. Ama, padişahın düşürülmesinden sonra makam ve para va’dettiği iki paşadan biri serasker (savunma bakanı ve genel kurmay başkanı) ve diğeri devlet nazırı (bakanı) sıfatlarıyla kabineye girmişti. Bu ikili bir adım daha atmış, padişahın hocası Şeyhül islâm Hasan Fehmi Efendiyi de azlettirip yerine padişaha diş bileyen bir başkasını, Hasan Hayrullah Efendi'yi meşihat makamına getirtmişlerdi. Böylece padişahı tahtından indirecek dörtlü çete tamamlanmış, kabinede üye olarak yerlerini almışlardı. İngiltere’nin İstanbul Sefir-i kebiri Sir Henry Elliot son günlerde yaptığı bazı görüşmeler üzerine, beklediği sondan artık çok emindi. O yüzden, onun açısından padişahın tahttan indirilmesinin gerçekleşmesini beklemeye lüzum yoktu. Pencerenin önünden çekildi ve masasına oturdu. İngiliz hükûmetine göndereceği, Osmanlı Devleti hükümdarının birkaç gün içinde düşürüleceğini bildiren raporunu yazmaya başladı. Takvimler 26 Mayıs’ı gösteriyordu. Çetenin birinci adamı Hüseyin Avni Paşa, müşir (mareşal) rütbesinde, 55 yaşında bir askerdi. 1 yıl kadar önce seraskerlik de uhdesinde olmak üzere 14 ay müddetle sadrazamlık yapmıştı. Kendinden önceki sadrazam Şirvanizade Mehmet Rüştü Paşa'ya, Mithat Paşa ile birlikte daha o zamanlar padişahın tahttan indirilmesi hususunu açmıştı. Şirvanizade sadrazam olduktan sonra bu meseleden artık bahsetmez olunca, kendisini padişaha gammazlamış ve azlettirmişti. Sadrazam olur olmaz yaptığı ilk işlerden biri, Şirvanizade’yi Taif’te zehirleterek öldürtmek oldu. Fakat az sonra azledilmekten kurtulamadı. Çünkü hakkındaki rüşvet iddiaları ayyuka çıkmıştı. Daha sonra çeşitli desiselerle seraskerlik makamını ele geçirmiş, ancak saraydaki hizmetçi kalfa ve kızlarla ilişkisi ortaya çıkmıştı. Bu defa sadece azledilmekle kalmamış, rütbesi ve nişanları alınarak askerlikten tardedilmişti. Ama daha sonraları, o zamanlar yine sadrazam olan Mütercim Rüştü Paşa tarafından affedilmesi sağlanmıştı. Son olarak seraskerlikle birlikte sadrazamlığı da yakalamışken, yine rezil olarak azledilmesi, padişaha beslediği kinini daha da azdırmıştı. Hastalığını bahane ederek güya tedavi maksadıyla Avrupa’daki kaplıcalara gitmişti. Sir Henry Elliot, yazmakta olduğu rapordan başını kaldırdı. Şimdi tekrar serasker yaptırıp ordunun başına geçirttiği paşanın, Londra’da bulunduğu sırada Sultan Abdülaziz Han'ın tahttan indirilmesi konusunda İngiliz bakanlarla fikir alışverişi yaptığı haberinin kendisine iletildiği günleri düşündü. Kendi kendine gülümsedi. Evet, evet...

Kurduğu mekanizma kusursuz bir şekilde işliyordu. Sultan Abdülaziz Han'ın tahttan indirilmesinde baş rolü oynayan dörtlü çetenin ikinci adamı Mithat Paşa, gerçekte beyin görevini üstlenmişti. O çeteyi, onu da Sir Henry Elliot idare ediyordu. Elçinin İstanbul’a geldiği yıllarda Tuna valisi olan paşa bir ara Şûray-ı Devlet reisi olup kabineye de girmişti. Valilik yaptığı dönemlerde sık sık Avrupa basınında boy göstermiş, özellikle İngilizlerce şişirilmişti. Artık o kendince İngiltere’yi de arkasına almış, Osmanlı Devleti’ndeki en yetenekli ve yeterli şahsiyetti. Edirne valiliğine atanınca, padişahın huzuruna çıkmıştı. Bu görüşmede, işi siyasete dökmüş ve mevcut sadrazam Mahmut Nedim Paşayı kötülemeye başlamıştı. Zaten sadrazamı değiştirme niyetinde olan padişah, Mithat Paşayı sadarete getirivermişti. Ancak, açığı olan bütçede gelir fazlası olduğunu söyleyerek padişaha yalan söylediğinden, sadarette daha 3 ayı dolmadan azledilivermişti. Kendisini padişahtan bile büyük gören ve ölünceye kadar sadrazamlık yapacağını uman paşa, neye uğradığını anlamamıştı.

Daha o zamandan beri padişahına düşman olan Mithat Paşa, Mahmut Nedim Paşa'nın bu son sadrazamlığı sırasında, Hüseyin Avni Paşa'yı Bursa valiliğine sürmesi ve kendisinin de adliye nazırlığından istifa etmek zorunda kalması üzerine telâşlandı. Artık Hüseyin Avni Paşa ile birlikte birkaç yıldır üzerinde çalıştıkları padişahı tahtından indirme ve yerine kendilerine yakın gördükleri Veliahd Şehzade Murad Efendi'yi geçirme plânını hayata geçirmenin zamanı gelmişti. Sultan Abdülaziz Han'ı tahttan indiren dörtlü ekibin üçüncü şahsiyeti Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa'ydı. Askerlikten yetişerek müşir (mareşal) rütbesine kadar ilerlemiş, daha önce üç defa daha sadrazam olmuştu. Ancak hiçbirinde senesini dolduramamıştı. Ötede beride padişah için “saltanatı zamanında 11 sene azledilmiş bir halde kaldım” der, kinini açığa vururdu. Ekibin en yaşlısı ve kıdemlisi olan ve o tarihte 65 yaşında bulunan paşa, korkak ve sorumluluk taşımaz bir karaktere sahipti. Kıdemi itibariyle ölünceye kadar sadrazam kalmak amacıyla ekibe dahil olmuştu. 11 Mayıs 1876’daki iktidar değişikliğinde, kadronun tamamlanması ve ekibe ilmiye sınıfından bir üyenin de dahil edilmesi için padişaha, “şerrullah” lâkaplı Hasan Hayrullah Efendi’nin şeyhülislâm olması için baskı yapılmıştı. Kendisi Hüseyin Avni Paşa'nın sadrazamlığı sırasında, 40 yaşında şeyhülislâm yapılmış, ancak sadrazamdan sonra gelen bu yüce makamda 38 gün kalabilmişti. Koruyucusu Hüseyin Avni Paşa gibi o da padişaha derin bir kin beslemeye başlamıştı. Sultan Abdülaziz Han bunun için, (O, sarayda iken, müfsit imam denirdi. Rüştü Paşa'nın tavsiyesi ile şeyhülislâm yaptık, Allah vere de, bir halt etmese) demişti. Hüseyin Avni Paşa, ihtilâl gününe birkaç gün kala Askerî Şûra Reisi Müşir (mareşal) Redif Paşayı elde etti. O da Harbiye ve Askerî Mektepler Nazırı (Kumandanı) Mirliva (Tümgeneral) Süleyman Hüsnü Paşa'yı kendisine tavsiye etti. Hüseyin Avni Paşa, 38 yaşındaki bu genç paşayı Seraskerlik’teki makamına çağırdı ve Harbiye’den eski öğrencisini ikna etmekte güçlük çekmedi. İhtilâli gerçekleştirenler arasında, padişahın tahttan indirilmesinin bir vatanperverlik olacağına inanan tek adam da o idi. Ayrıca Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa ve onun aracılığıyla Donanma Kumandanı Bahriye Mirlivası (Tümamiral) Arif Paşa ekipteki yerlerini aldılar. Hüseyin Avni, Mithat, Mütercim Rüştü ve Süleyman Paşalar, padişahın tahttan düşürülmesi için geniş bir propagandaya giriştiler. Padişahı tahttan indirmek için gerekli uydurma fetva, ekip üyesi Şeyhülislâm tarafından kolayca hazırlandı. 30 Mayıs 1876 Salı günü sabahı, saat 04.30’da harekete geçtiler. Merkezi Şam’da bulunan Beşinci Ordu’dan İstanbul’a eğitilmek üzere gelen birkaç bölük Arab asıllı asker ile 300 kadar Harbiye öğrencisi, Dolmabahçe Sarayı’nı çevirdi. Kendilerine, padişaha suikast yapılacağı, bunu kendilerinin önleyeceği, çok şerefli bir görevi yerine getirecekleri anlatılarak yalan söylenmişti. Sultanın her zaman üzerine titrediği donanma da deniz tarafını kontrol altına aldı. Şiddetli bir yağmur yağıyordu. Sultan Abdülaziz Han kayıkla alınıp, ailesiyle birlikte Topkapı Sarayı’na götürülerek, büyük amcası Sultan Üçüncü Selim Han'ın şehit edildiği odaya hapsedildi.

Abdülaziz Han'ı halk sevmekte, ikinci bir Yavuz olarak görmekteydi. Üzerinde durduğu en mühim mesele ordu ve donanmanın yeniden tanzim edilmesi, yeni usullere göre tekâmül ettirilmesiydi. Avrupa’dan elde edilen kredilerin pek çoğu bu sahada sarf edilmişti. Donanma, dünyanın sayılı deniz kuvvetlerinden birisi olmuştu. Saltanatının ikinci yılında Mısır’ı ziyaret etmişti. Kalabalık bir heyetle beraber, Mısır’a yapılan bu gezi çok gösterişli olmuştu. Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra Mısır’a gelen ilk Osmanlı sultanına halk çılgınca sevgi gösterilerin de bulunmuştu. Sultan Abdülaziz Han, Kahire’yi at üstünde dolaşmıştı. Bu seyahat Mısır halkı nın devlete olan bağlılığının güçlenmesini sağlamıştı. 1867 yılında imparator Napolyon’un davetini kabul ederek Fransa’ya gitmişti. Bu seyahatlerinde Fransa İmparatoru Üçüncü Napolyon, İngiltere Kraliçesi Victoria, Belçika Kralı İkinci Leopold, Prusya Kralı Birinci Wilhelm, Avusturya İmparatoru ve Macaristan Kralı Birinci Fransuva-Josef, Romanya Prensi Birinci Karol ile görüşmüştü. 30 Mayıs sabahı top sesleri İngiliz Sefarethanesi’ne kadar gelmişti. Büyükelçi Sir Henry Elliot için, geçen hafta hükûmetine rapor ettiği olayın gerçekleştiğini anlaması zor olmamıştı. Ellerini ovuşturdu. Kara ve deniz ordusunu kuvvetlendiren, memleket içinde ve dışında yaptığı gezilerle ülkenin prestijini artıran bu hükümdarı nihayet bertaraf etmişti.

Bu arada sarayın bir başka odasının penceresinden bakan bir çift göz, olayı ağlayarak seyrediyordu. Sevgili amcası, yağan şiddetli yağmur altında ıslanarak kayığa bindiriliyordu. Yeğenleri ve yengeleri görevli subaylarca itilip kakılıyordu. Hatta yengesi, 28 yaşındaki Neş’erek Nesrin Kadınefendinin omuzlarındaki şal, altında mücevher saklıyor bahanesiyle bir görevli tarafından çekilip alındı. Kendini kayığa atan kadınefendi, çıplak kalan omuzlarına yol boyu yağmur yedi. Zaten zayıf bünyeli olan bu hanım, o gün hastalanıp yatağa düşecek ve birkaç gün sonra da ölecekti. İşte bu kadınefendinin kardeşi Erkân-ı Harp Sağ Kolağası (Kurmay Kıdemli Yüzbaşı) Çerkes Hasan Efendi, 15 gün sonra Mithat Paşa'nın Bayezid’deki konağında yapılmakta olan toplantıyı basmış ve meşru hükümdarı geçerli bir sebep olmadan düşüren ve daha sonra katleden Serasker Hüseyin Avni Paşayı öldürmüştü. Şu an için elinden ağlamaktan başka bir şey gelmeyen bu gözlerin sahibi, daha sonra tahta geçecek ve ihtilâlin sorumlularına hakettikleri cezayı verecek olan Şehzade Abdülhamid Efendi idi. Sir Henry Elliot’un tilki kafasında uçuşan plânların arasında bu ayrıntının da bulunmasına tabiî ki imkân yoktu. Elçi cenapları ve hükûmetinin, Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini gerçekleştirmeleri için 33 yıl daha beklemeleri gerekecekti.




Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde, Sultan Mustafa ve Sultan III. Ahmed’in saltanat yıllarında defterdar olarak görev yapan Sarı Mehmet Paşa’nın yazdığı “Nesayıhü’l-Vüzera ve’l-Ümera” (Devlet Adamlarına Öğütler) kitabında, günümüz devlet adamlarına da ışık tutacak değerli öğütler bulunuyor:

-Devlet adamları, af veya cezalandırma söz konusu olduğunda iyice araştırıp, öyle uygulasınlar ve hiçbir zaman acele etmesinler.
-Kendilerine gösterilen saygıdan gurura kapılıp, büyüklük taslamasınlar.
-Hükümdarın özel mallarına ve köy halkı ile kamu mallarına karşı aç gözlülük etmesinler. Kanaatkâr olup, mahşer gününü düşünsünler ve Allah’ın kahredici gazabından çekinsinler.
-Serhad ağalıkları, dizdarlıkları ve alay beylikleri hak edenlere verilsin. Ölüm yahut azil gerektiren bir durum olmadıkça, bu kimseler keyfi olarak vazifeden uzaklaştırılmasın. Ayrıca, devletin ihtiyacı olmadıkça yeni memurlar alınarak hazineye yük olunmasın.
-Sadrazamlar, beş vakit namazı cemaatle evlerinde kılıp, kapılarını halka açsınlar. Mal toplama sevdasıyla halka karşı kötülük, zorlama ve eziyet yapılmasın.
-Kanuna göre yapılması lazım gelen işleri rüşvetle geri bırakıp, kanuna aykırı kötü bir işi işlemek kadar büyük bir günah yoktur. Devlet adamları, rüşvet gibi tedavisi zor hastalıklardan kendilerini koruyup, son derece titiz davransınlar.




Bu söz, Fransızlar’ın ünlü başkomutanı ve tarihin en önemli şahsiyetlerinden bir kabul edilen Napoléon’a ait. 1798 yılında Mısır’ın işgaliyle başlayan Fransız istila programı başarıya ulaşsaydı, kim bilir nerede nihayet bulacaktı. Başarıya ulaşsaydı diyoruz, çünkü Napolyon’un Doğu hakimiyeti hayali küçük bir Osmanlı kasabası önünde yok olup gitti. Bugün İsrail sınırları içinde bulunan Akka kasabası önünde. Kasabayı savunan komutan yetmişlik bir ihtiyar: Cezzar Ahmed Paşa ve Batılı tarihçilerin söz etmekten pek hoşlanmadığı bir hezimet. Sahi, Napolyon’u bilmeyen yok. Ama Cezzar Ahmed Paşa ismini kaç kişi biliyor? “Ey Mısır halkı! Ben buraya sizin haklarınızı korumak ve o hakları ihlâl edenleri cezalandırmak için geldim. Allah’a, onun Peygamberine ve Kur’an’a olan saygım Memlûkler’inkinden fazladır. Biz tüm müslümanların dostuyuz. Müslümanlara karşı savaş açılmasını isteyen Papa’yı mahvetmedik mi? Yüzyıllar boyunca (Allah razı olsun) Padişah Hazretleri’yle dost, onun düşmanlarıyla düşman olmadık mı? Herkes padişahım çok yaşa diye bağırsın! Onun müttefiki olan Fransız ordusu da çok yaşasın! Memlûkler’e lânet olsun! Halka mutluluk gelsin!”

Bu sözler Napolyon imzasıyla Arapça yazılı olarak, Fransızların 21 Temmuz 1798’de Kahire’ye girmesinden sonra her köy ve kasaba duvarına asılan bildirilerde yer alıyordu. Sinsilik ve ikiyüzlüğün yeni bir örneği olan bildiride, güya Fransız ordusu Memlûk Beyleri’nin nüfuzunu sona erdirmek maksadıyla gelmişti. Fransızlar güya halis müslüman ve İslâm padişahının halis dostu idiler. Güya Allah’ın evladı ve ortağı bulunmadığına inanıyarlardı. Hristiyanlığın teslis akidesine ters düşen bu son ifade, müslümanların dini hislerini istismar yolunda, ne derece yalana baş vurulduğunu göstermekteydi. Kimdi bu Fransızların iki yüzlü ve sinsi politikasının son mimarı Napolyon? Fransa’nın genç yaşta general olan bu ihtilalci subayı, aslen İtalyan’dı. 24 yaşında yüzbaşılıktan generalliğe yükselmişti. 27 yaşında orgeneral rütbesiyle Alman ordularını yenince şöhreti dünyaya yayıldı. Avrupa’nın Sezar’dan sonra yetiştirdiği en büyük komutanı olarak kabul edilen Napolyon, “dünya imparatorluğunu merkezi” dediği İstanbul’a gelerek Osmanlı ordusunda görev almak istemiş, fakat bu arzusuna kavuşamamıştı. Bu amaç için pasaportu bile hazırlanan Napolyon, kardeşi Josef’e, “istersem hükümet beni Osmanlı’ya iyi bir maaş ve parlak bir sefir rütbesiyle göndermeye hazır. Orada büyük Osmanlı’nın topçularını düzenlemek benim görevim olabilir” diye yazmıştı. Bu ilginin altında yatan, tabii ki öncelikle Fransız çıkarlarıydı. Akdeniz ve Ortadoğu’da İngiltere ve Rusya’nın güçlenmesini önlemek, bilhassa Mısır üzerinden Hindistan sularında stratejik üstünlüğünü artırmak isteyen İngilizler’e engel olmak. Böylece Fransa’nın ekonomik, siyasi ve askeri çıkarları korunacaktı.

Fransa’nın gözü Mısır’da idi. Fransız hükümetleri Ortadoğu’ya hakimiyetin Mısır’da kurulacak bir koloni ile gerçekleşeceğinin farkında olarak, uygun ortam kolluyorlardı. Osmanlı yönetiminde görülen bozukluklar, idarenin Mısır halkını ve Memlûk beylerini küstürmeleri bu fırsatı doğurmuş gibiydi. Devrin padişahı III. Selim, Nizam-ı Cedid adında yeni bir ordu kurmakla meşguldü. Bu yeni ordu Avrupa’dan getirilen askeri uzmanlara kurduruluyordu. Padişah Avrupa’daki bazı yenilikleri ülkesine taşımak istiyordu. Islahat Lâyihaları olarak anılan yenileşme raporları da hazırlatmıştı. Fakat bu raporları hazırlayan devlet adamları toplumda ve kurumlarda tam anlamıyla incelemeler yapmadan, toplumun ve devletin gerçekleriyle örtüşmeyen raporlarla sadece göz boyuyorlardı. Osmanlı, kendisini tarihe gömmek isteyen Batı’dan batılı reçeteler ithal ederek sosyal ve toplumsal yaralarına çareler aramaya başlamıştı. 19 Mayıs 1798’de Toulon limanından ayrılan Fransız donanmasının hedefi son derece gizli tutulmuştu. Osmanlı idaresi Fransız donanmasının bu ani hareketi karşısında Mora, Girit ve Kıbrıs’ı tahkim etti. Mısır hiç akla gelmeyen hedefti. Ne zaman ki 450 parçalık donanmayla 60 bin kişilik Fransız ordusu İskenderiye önlerinde göründü, gerçek o vakit anlaşıldı. Ama iş işten geçmişti. Napolyon Mısır topraklarına ayak bastığında siyasi kurnazlığını göstererek, Türkleri hedef almadan, İstanbul yönetimine kırgın ve hatta kafa tutan Memlûk Beyleri’ne yöneldi. Böl-parçala-yut taktiği uyguluyordu. Önce İskenderiye sonra Kahire’yi ele geçirdi. Kurduğu sivil yönetim, iyi hükümetin bir örneğini oluşturuyordu. Mısır’da yüzyıllardan beri bu kadar iyi yönetim görülmüş değildi. Savaşa rağmen, sulama projelerine başlandı, yeni değirmenler, hastahaneler yapıldı, piyasalarda durum düzeldi ve vergi toplanması iyileştirildi. İyi niyetli bir padişahın İstanbul’dan yararlı görebileceği her reform, Kahire Fatihi’nin imzasını taşıyan emirlerde uygulanıyordu. Minareleri bayrak direği diye kullanma saygısızlığı dışında, Napolyon dindar müslümanları memnun etmek için her türlü çabayı gösteriyordu. Ulema’ya İslâm öğretilerine büyük saygı duyduğunu söyledi, kendisinin de din değiştirmeğe istekli olabileceğini ima ediyordu. Fransızlar’ın girdiği her köy ve kasabaya Arapça olarak özgürlüğe kavuşmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulayan bildiriler asılıyordu. İstanbul, Memlûk Beyleri’nin haddinin bildirilmesine memnun olmakla beraber olayları kaygıyla izliyordu. Kafasına “Doğunun İmparatoru” olma hedefini koymuş bu genç subayın ihtiraslarının önü kesilmeliydi. Mısır harekatını başlattığında Piramitler’in önünde mağrur bir eda ile askerine “Burada dörtbin yıllık tarih sizi seyrediyor” diye hitap eden, Avrupa’nın en büyük birleşik kuvvetlerini birkaç saatte bozan kumandan Mısır’a ilk ayak bastığı günlerde izlediği hoşgörü politikasını bırakarak asıl yüzünü ortaya çıkartıp, Gazze’ye oradan da Filistin’e doğru ilerlemeye başladı. Yafa’yı ele geçiren Napolyon, şehirdeki on bin kadar asker ve sivili kılıçtan geçirdi. Amacı bu hareketiyle Filistin, Lübnan ve Suriye üzerinde tesir kan ve şiddetle psikolojik bir tesir oluşturmak ve kısa zamanda bu topraklara hakim olmaktı. Ama tam tersi bir durum doğdu. Akıttığı kan Napolyon’un sağlamış olduğu kısa süreli olumlu izleri bir anda sildi. Napolyon 19 martta, Filistin’in kuzeyinde çok stratejik bir konumu olan Akka Kalesi önüne geldi. Napolyon’un Akka muhasarası 18 Mart Pazartesi günü başladı. Filistin’in kuzeyinde küçük bir liman olan Akka, padişah tarafından vezirlik rütbesi de verilmiş olan Cezzar Ahmed Paşa adlı yetmişlik bir komutan tarafından müdafaa edilmektedir ve bu ihtiyar vezir, hayatının elli yılından fazlasını savaş meydanlarında geçirmiştir.

Mısır ve Filistin’i kolaylıkla zapteden Napolyon, Akka Kalesi’nin de bir-iki gün içinde düşeceğini hayal etmiş ve Cezzar Ahmed Paşa’ya şu mektubu yazmıştı:
“İşte kalenin duvarları önüne geldim. Bir ihtiyarın geri kalmış birkaç günlük ömrünü almak bana birşey kazandırmaz. Seninle savaşmak istemiyorum. Benimle dost ol ve kaleyi teslim et!..”
Cezzar Ahmed Paşa’nın bu mektuba verdiği cevap şudur:
“Hamdolsun gücümüz yetiyor ve elimiz silah tutuyor. Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de, küffar ile cenklerde geçiririz!”
Ünlü Fransız generali Paşa’nın bu cevabını okuyunca etrafındakilere: “Anlaşıldı, bu ihtiyar bizim birkaç günümüzü heba edecek ama merak etmeyin, iki gün sonra şehrin ortasındayız” demiş ve bu hayal ile 19 mart günü savaş başlamıştır. Napolyon’un Akka Muhasarası tam altmışdört gün devam eder. Her gün biraz daha artan baskı hiç bir netice vermez, Fransızlar’ın her hücumu püskürtülür ve ağır kayıplar verdirilir. Yenilmez ünvanı taşıyan Napolyon, kale müdafilerinin akıllara durgunluk veren kahramanlığı karşısında şaşırıp kalmıştır. İki gün içinde şehrin ortasında olacağı hayaliyle saldırıya girişen mağrur general, ummadığı bu durum karşısında yeni bir arayışla yüksek rütbeli bir subayını kaleye gönderir ve direnmenin netice vermeyeceğini, şehir teslim edilirse Paşa’nın ordusu ve ağırlıklarıyla beraber istediği yere gitmesine güya müsaade edeceğini bildirir. Ama Cezzar Ahmed Paşa’dan aldığı cevap şudur:
“Devlet bizi bu kaleyi teslim etmek için vezir yapmadı. Ben Cezzar Ahmed Paşa, şehitlik mertebesine ulaşmadan bir karış toprak vermem!..”
Paşa’nın bu cevabı Napolyon’u çileden çıkarır. Yaptığı yeni planlarla topçularına gece-gündüz Akka Kalesi’ni dövdürür. Ne var ki, açılan gediklerden şehre girebilenler Osmanlı süngüsü ile yok edilirler. Bu müthiş hezimetle “kader beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı!” diye avaz avaz haykıran yenilmez ünvanlı Napolyon, gece bile meşaleler ışığında Akka’ya hücum eder. Cezzar Ahmed Paşa ise, askerlerinin başında bir delikanlı gibi kılıç sallamakta ve saldırganlara göz açtırmamaktadır. Akka kuşatmasında ordusunun yarısını kaybeden Napolyon, nihayet 21 Mayıs’ta geri çekilmeye karar verir ve ağırlıklarını kumlara gömüp, Kahire’ye geri döner. Cezzar Ahmed Paşa’nın karşısında hayatının ilk yenilgisini yaşayan Napolyon o acıyla Kahire’ye doğru çekilirken, işgal altında tuttuğu Mısır’da da işler umduğu gibi gitmemektedir. Mısır halkının gösterdiği infialle otoritesi sarsılmaya başlayınca, ağız değiştirerek gerçek yüzünü orada da göstermeye başlamıştır. İlk geldiğinde Osmanlı idaresine muhalif Memlûk Beyleri için söylediği sözleri Osmanlılar için de söylemeye başlar ve halkı ayaklanmaya teşvik etmeye çalışır. Fakat Mısır’ın perişanlığından Osmanlılar’ı sorumlu tutmaya çalışan bu propagandalar için artık çok geçtir. Padişah’ın “kâfir vahşilere” karşı ilan ettiği cihad fermanı etkisini gösterir. 21 Ekim günü Kahire’de büyük bir isyan patlak verir ve ikibin Fransız askeri öldürülür. Napolyon, 25 Temmuz 1799’de iki gemiyle gizlice Mısır’dan kaçarken, ordusunu Mısır’da bırakmış bir başkomutan olarak ve hayatını en büyük dersini Osmanlı’dan almış olarak acılar içindedir.

Tarih, Napolyon Bonapart’ın şu sözünü kaydediyor:
“Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!..” Napolyon bir daha Osmanlılar’a karşı savaşmadı. Padişah III. Selim ise bu savaştan sonra Fransızlar’a karşı dirayetli politikalar geliştirmeye çalıştı ise de, artık saraya kadar giren batıcılık hastalığı ile bu siyasetini sürdüremedi. 1802’de Fransızlarla dostluk anlaşmaları yenilendi. İşin daha da garibi, Napolyon yazdığı mektuplarla Osmanlı politikalarında belirleyici olmaya çalıştı. Bir mektubunda özetle şöyle diyordu:
“Büyük Osmanlı soyundan gelen, dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin başında bulunan siz, devleti şahsen yönetmiyor musunuz? Ruslar’ın size emir vermesine nasıl izin veriyorsunuz? Kendi çıkarlarınızı gözünüz görmüyor mu? Harekete geç ve seni destekleyenleri harekete geçir Selim!.."




Kanuni’nin esaretten kurtardığı Fransız kralı François ölmüş, yerine geçen II. Henri de, Alman tehdidine karşı Osmanlı himayesinin devamı için İstanbul’daki büyükelçisi Gabriel d’Aramon’u vazifelendirdi. D’Aramon, 1 Şubat 1553 günü Fransa kralı adına Osmanlı devleti ile bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma, tarihte benzeri görülmemiş bir sözleşme niteliğindeydi. Fransızlar, Osmanlı yardımına karşılık senede 300.000 altın ödemeyi taahüd ediyorlardı. Ancak bu para ödeninceye kadar Fransız donanması Osmanlıların elinde rehin kalacaktı. II. Henri, Kanuni Sultan Süleyman Han’ı Avrupa’nın tek imparatoru olarak tanıyor ve kendisinin de onun himayesinde olduğunu kabul ediyordu. Ayrıca gönderdiği mektupta da şöyle diyordu:

“Şu anda Fransa’nın hiçbir şeyi kalmamıştır. Padişah hazretlerinden başka hiçbir yerden ümidi de yoktur. Ancak, bundan önce de birçok defa padişah hazretlerinin yrdımlarını görmüştür. Eğer biraz para ve mal yardımı yaparlarsa, Fransa buna ebediyyen minnetkar kalacaklar ve Osmanlı cömertliği bir defa daha cihana nam salacaktır. Bu yardım, padişah hazretleri için bir hiç mesabesindedir”
Anlaşmanın imzalanmasından 4,5 ay sonra, 15 Haziran 1533 günü Turgut Reis, 45 parça gemiyle Akdeniz’e açıldı. Baron de la Garde kumandasında bir Fransız filosu da onun emrinde idi. Turgut Reis, Temmuz başında Modon’a gelerek Kaptanıderya Sinan Paşa’nın gemileriyle birleşti. Osmanlı gemileri Sicilya açıklarına geldiğinde Fransız gemilerinin de gelmesiyle 150 parçayı bulmuştu. Sonunda 17 Ağustos günü Korsika adası fethedildi.




Kanuni Sultan Süleyman Han, Rodos seferine çıkmadan önce adanın savunma durumu hakkında esaslı istihbarat almıştı. Çünkü buradaki Osmanlı casusları çok iyi çalışıyor, aralıksız rapor gönderiyordu.

Osmanlı casuslarının başında, Saint Jean tarikatı Şövalyeleri’nin hizmetine girmiş, onların güvenini kazanmış bir doktor bulunuyordu. Kuşatma başladıktan sonra Osmanlı topçuları pek çok hassas noktayı havaya uçurdular. Şövalyeler ise bu isabetli atışlar karşısında şüpheye düşerek araştırmaya giriştiler. Nihayet, doktoru ışıklarla işaret verirken yakalayıp öldürdüler.

Osmanlılar, bu doktordan başka şövalyeler içinde de bazı kişileri elde etmişlerdi. Bunlardan, İspanyol asilzadesi Don Andrea d’Amaral, arkadaşları tarafından suçüstü ele geçirildi. Önce tarikattan çıkarıldı, sonra da idam edildi. Ancak, Rodos kuşatması sırasında en verimli çalışmayı esir Osmanlı kadınları yapmıştı. Bunlar, vaktiyle korsanlar tarafından kaçırılmış ve Rodos beylerinin hizmetine sokulmuş talihsizlerdi. Ordumuza sürekli haber ulaştırıyor, kale içinde sabotajlar düzenliyorlardı. Liderleri olan hanım, bir anbarı kundaklamak isterken yakalanmış, işkenceler altında öldürülmüştü. Diğer bir tanesi ise, surlarda işaret verirken yakalandı ve önce gözlerini oyup kemiklerini kırdılar, sonra da şehid ettiler, fakat ağzından bir kelime laf alamadılar. Rodos Şövalyelerinin “üstad-ı azam” denilen reisleri şehrin güvenliği için 150 kişilik 4 bölüm halinde askerler ayırmıştı. Bunlar aynı zamanda Osmanlı casuslarını takip etmekle de görevliydi. Ama bütün alınan tedbirlere rağmen, bilhassa kadınların faaliyetlerini önleyemediler.




Viyana seferine çıkan Osmanlı Ordusu, Budapeşte önlerine gelmiş, şehri kuşatmıştı. O gün, civarda dolaşan bir yaancı yakalandı ve doğruca Veziriazam İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkarıldı. İbrahim Paşa adama Hırvatça sordu:

-Sen kimsin?
-Kralım Ferdinand’ın subayıyım efendimiz.
-Demek casusluk niyetiyle geldin. Ne öğrenmek istersin?
-Vazifem, ordunuz hakkında bilgi toplamaktı.
Yakalanan casus, en azından hapsedilir ama İbrahim Paşa gülerek:
-Var istediğin bilgiyi topla, dedi ve emir subayına dönüp, casusa istediği her şeyin gösterilmesini emretti. Alman subayı böylece âdeta misafir muamelesi gördü. Osmanlı ordugahını baştan başa dolaştı, askeri birlikleri inceledi. Sonra tekrar huzura çıkarıldı. İbrahim Paşa onu salıverirken:
-Haydi git, dedi, gördüklerini kralına anlat!... Anlat ki, karşısındaki ordunun yenilmez olduğunu anlasın ve bu savaştan vazgeçsin.




Aslan öldü!... 1522 senesi Eylül ayı... Macarstan’dan İspanya’ya kadar bütün Avrupa çan sesleriyle inliyor. Haçlı dünyasına görülmedik bir sevinç ve neşe hakim. Kakahalar sokakları sarmış, ara sıra “Aslan öldü! Aslan öldü!” sesleri yükseliyor... Neydi Avrupa’yı çılgına çeviren bu sevincin sebebi? Bu “Aslan”, nefes alıp verdiği müddetçe Haçlıları tepeden tırnağa titretmiş olan Yavuz Sultan Selim Han idi. Tahta çıktığından itibaren dur durak bilmeden dinine hizmet için var gücüyle çalışmış, önce Şah İsmail’i yenerek doğu sınırlarını emniyet altına almıştı. Sonra da Mercidabık ve Ridaniye savaşlarıyla Mısır ve bütün mukaddes toprakları Osmanlı idaresi altına almış, kendisi de Halife-i Müslimin ünvanını almıştı.

Şimdi sıra Avrupa’ya gelmişti. Osmanlı sancaklarının Mercidabık ve Ridaniye’de dalgalan masının meydana getirdiği rüzgar, Papa’yı titretecek kadar dehşetli esmişti. Osmanlı zaferlerinin yankıları Macaristan, Lehistan, Avusturya, Almanya, Fransa ve İspanya’da yürek leri hoplatmıştı. Hilalin yükselmesi, Haçlı dünyasında tam bir panik havası meydana getirmşti. Fairfax Downey, bu hususta şunları yazıyor:
“Hakimiyeti İspanya’dan Macaristan’a kadar uzanan Habsurg Hanedanı için, Roma hükümdarı Papa için, diğer bütün Avrupa kralları için Hilal’in bu parlaklığı uğursuz bir alâmetti ve adeta hiç rahat ve huzur vermiyordu” Avrupalılar, Yavuz’dan ve onun temsil ettiği kuvvetten, yani Osmanlı devletinden son derece tedirgindiler. Fakat Eylül ayının sonlarında gelen haber, doğudaki bu tehlikenin son bulduğunu gösteriyordu. Yavuz Sultan Selim Han vefat etmiş, yerine oğlu Süleyman tahta çıkmıştı. Haçlıların tabiriyle “Aslan ölmüş, yerine Kuzu geçmişti” Yine Fairfax Downey’nin anlattığına göre: “Yavuz Selim vefat edince Papa Leo, bütün Katolik kiliselerinde dualar edilmesini ve halkın kiliselere yalınayak gitmelerini emretmişti” Fakat Hristiyan dünyası, aradan daha beş sene geçmeden, yeni padişah Kanuni Sultan Süleyman Han’ın hiç de tahmin ettikleri gibi kuzu olmadığını Viyana önlerine geldiği zaman göreceklerdi.




Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında Avrupalı yazarların Osmanlılara karşı büyük bir ilgisi vardı. Bunlardan imkan bulabilenler İstanbul’a gelmişler ve hatıralarını yazmışlardı. Bu yazarlardan biri de Fransız asilzadelerinden Baron de Tosqueville’dir. Baron, İstanbul’un birçok mahallesini gezmiş ve Osmanlı aile ve cemiyet hayatı hakkında birçok bilgi aktarmıştı. İşte bunlardan birkaçı: “Evleri hemen hemen ahşap. Çoğu bir giriş avlusu ile kendi iç dünyasına açılır. Türk sokakları, mahalle adını verdikleri bir birimde bütünleşiyor. Mahallenin güvenliği, yine mahalleli tarafından, semtlerin sosyal bir parçası olan kollukçularca tesis edilmiş. Evvela imam... Yani mahalle camiinin imamı. Oradaki en itibarlı kişi. Osmanlılarda mahkemeler, bizdeki gibi sayılamayacak kadar çok değil. Sebebi, bu imamların başkanlığında, âdeta özel yargılama geleneği. Mahalleli, aralarındaki ihtilafları, mahkemeden önce mahalle imamına götürüyor. İmamlar, meseleyi hukuk çapında ele almadan evvel, sulh teşebbüsünde bulunuyorlar. Bu safhaya mahallenin yaşlıları da bir bakıma jüri olarak katılıyorlar. Anlaşmazlıkların tamamına yakın bir kısmı orada hallediliyor. Borç meselesi olsun, aile hukuku veya mülk anlaşmazlığı olsun, bizde olduğu gibi tutanaklı, zabıtlı, bir belge imzalanmıyor. Buna karşılık imamın ve mahallelinin huzurunda haklarına razı olan taraflar, verdikleri sözle kendilerini mutlak şekilde bağlı hissediyorlar. Razı olduğunu beyan ettiği karara riayet etmeyen taraf için bir müeyyide yok. Ama bir başka müeyyide var ki, maazallah uyulmaması halinde hayat cehenneme döner. Şaşacaksınız ama, bu ceza şöyle: Mahallenin özel mahkemesinde verilen söze sadakat göstermeyen taraf, âdeta mahallesine ve evine girmek şansından mahrum kalıyor. Hatta mahallenin kontrol merkezi olan kahvehanesinin önünden bile geçemiyor. Bir bakıma itibarı sıfırlanıyor. Osmanlılarda sadakat mefhumunun ne olduğunu iyi bilenler, ne demek istediğimi anlayabileceklerdir”




Günlerden 31 Ağustos 1526 Cuma. İki gün evvel Mohaç Meydan Muharebesi kazanılmış, Kanuni Sultan Süleyman Han tebrikleri kabul ediyor. Elbette herkes zafer neşesi içindedir. Kara haber otağ-ı hümayuna bir gülle misali düşer. Akıncı alperenlerinden Gül Baba gaza meydanında şehid düşmüştür. Kendisi şehid düşmüş de, başı yere düşmemiştir. Elinde gürzü ve yatağanı ile vuruşurken, bir kafir sillesi ile başı gövdesinden ayrılmıştır. Ve o aziz kahramana layık efsaneler de o anda destanlaşmaya başlamıştır. Rivayet edilir ki, Gül Baba başsız gövdesiyle atından inmiş, kesik başını koltuğunun altına almış ve etrafını saran Haçlı askerlerini defettikten sonra Mohaç ovasını velveleye veren Kelime-i Şehadet getirdikten sonra şehadet mertebesine erişmiştir.

Koca Kanuni’nin zafer neşesi bir anda kaybolur. Tebrikler kesilir ve cenaze namazı hazırlıklarına başlanır. Gül Baba’nın tabutu getirilir ve eşi görülmemiş bir kalabalıkla cenaze namazı kılınır. Çünkü bu zat, bütün askerin sevdiği ve hürmet ettiği, hoş sözlü, nüktedan, fakat her sözü hikmetlerle dolu gönül ehli bir derviş-gazi idi. İmam, Osmanlı tarihinin en büyük alimlerin den Ebussuud Efendi idi. En ön safta cihan padişahı Kanuni, yanında vezirler, beylerbeyleri, paşalar, akıncı beyleri ve 200.000 kişilik Osmanlı Ordusu. Bu hadiseye şahid olan Macar tarihçisi Zuzef Tökeli anlatır ki, namaz sonuna kadar koca Mohaç ovasında tek bir ses duyulmamıştır. Hatta, erdodaki sipahi küheylanları ve toplara koşulmuş olan mandalar bile başlarını önlerine eğmiş, kişnemek ve böğürmek ne demek, yerlerinden bile kıpırdamamışlardır. 170 sene sonra, Budin Avusturya ordusunun eline geçer. 1699’da yapılan Karlofça Andlaşması ile artık Macaristan bir Avusturya eyaletidir. Düşman Budapeşte’yi zaptedince ilk işi, camileri ve türbeleri yıkmak olmuştur. Gerçekten de bugün Budapeşte’de tek bir Osmanlı camisi ve türbesi kalmamıştır, bir tanesi hariç; Gül Baba’nın türbesi. Ne kadar uğraşırlarsa da bu türbeye bir türlü dokunamazlar. Sanki görünmez bir kuvvet bu türbeyi koruyor, yıkmaya gelenler ya çarpılıyorlar, ya da deliriyorlar. Bunu gördükten sonra kimse buraya dokunmaya cesaret edemez ve türbe günümüze kadar sapasağlam gelir.


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Ramazan 1440
Miladi:
27 Mayıs 2019

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter