Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Birinci Dünya Savaşı'nda, Çanakkale'nin düşmanlar tarafından zorlanması üzerine ittihatçıların telâşlandığı biliniyordu. Bu bakımdan hükümet bâzı tedbirler almayı tasarlıyordu. Meselâ Sultan Reşad’ı Dolmabahçe Sarayı'ndan, eski pâdişahı da (Sultan Hamid) Beylerbeyi Sarayı'ndan kaldırıp, bunların düşman eline geçmeyecek şekilde Anadolu şehirlerine götürülmesi İttihatçıların tasarıları arasındaydı.

Sultan Reşad hükûmetin her dediğine boyun eğecek yumuşaklıkta bir insandı. Bu bakımdan onun rızasını almak problem olamazdı. Çetin mesele eski pâdişah Sultan Hamid'in İstanbul'dan Anadolu'ya götürülmesine rıza gösterip göstermeyeceği üzerinde toplanıyordu. Onunla bu temasın gizli yapılması gerekti. Hattâ o kadar gizli yapılması lüzumluydu ki, bu konuda aracı kullanılması bile mahzurluydu.

Sultan Abdülhamid'le temaslar, Sadrâzam Talât Pasa ile Başkumandan vekili Enver Paşa tarafından yapılmıştı. Oğlu Âbid Efendi bu konuyu şöyle özetledi:
"Paşalar babamı, gece kimsenin göremeyeceği saatlerde ziyaret ettiler. Annemle Sultan Hamid'in diger hanımları ve hizmetkârları, böylesine ânî ve gece karanlığında yapılan ziyaretten fazlasıyla endişelendiler!.. Hattâ babama bir su'i-kast yapılacağı şüphesine düştüler, korku içerisinde titreşip durdular. Ben yanlarındaydım. Sahilden gelen paşaların babamın odasına girmelerini, bütün şiddetiyle çarpan kalbimle izledim. Talât Paşa ile Enver Paşa babamın bulunduğu odaya girdiler. Her ikisi de, eski bir pâdişah olan babama -sanki günün hükümdarı imiş gibi- yerlere kadar temennalarla ilerledi. Tarifi ancak görülmekle mümkün olabilecek aşırı bir saygıyla, hattâ riya dolu bir saygıyla elini öptüler. Kapı aralığından iyice gözetleyebildim. Babam Abdülhamid onları ayakta, fakat hiçbir zaman bulunduğu yerden ilerlemeyerek karşıladı. O gün devleti parmaklarında ve dudaklarında tutan bu iki ünlü paşanın beklenmedik ziyaretleri, hele önceden tahmini mümkün olmayan protokol kaidelerinin üstünde aşırı hürmetleri karşısında, babamın zerre kadar şaşırmadığını ve ziyaretçilerine karşısındaki koltuklara oturmaları için eliyle yaptığı isareti bugün olmuş gibi hatırlıyorum. Ben o anda, bu ziyaretin sebebini bilmeden, merak içinde olan annemle; babamın diğer hanımının birlikte bulundugu odaya koştum. Onlara endişe etmemelerini söyleyerek gördüklerimi çarçabuk anlattım. Paşaların jestini ve aşırı saygılarını öylesine heyecanla anlatmış olacağım ki, bundan kendine göre bir mânâ çıkartan annem Naciye Sultan (1887-1923): "Allah büyüktür. İnşaallah Sultanımı tekrar tahta davet ediyorlar" dedi.

Ancak, paşaların babamın yanında uzunca müddet oturduklarını biliyorum. Bu misafirlere o gece, Beylerbeyi Sarayı'nda neler ikram edildiğini unutmuş olacağım. Misafirler gittikten sonra Kadın-Efendiler, Muhafız Beyler ve yakın hizmetkârlar odalarda bu ziyaretin neticesini yorumlamaya çalıştılar. Bir gün sonra öğrendik ki, Talât Paşa ile Enver Paşa, Çanakkale'deki savaşın muhtemel kötü neticelerinden bahsetmişler. Sultan Reşad'la babamın ve Veliahdın Anadolu'ya götürülmeleri plânını açıklamışlar. Eski hükümdardan, tecrübeleri nedeniyle mütalâsını sormuşlar. Sonradan babamın anlattığına göre, paşaları büyük bir sükûnetle dinlemiş. Onlara şahsî görüşünü ve tavsiyesini aşağı yukarı şu sözlerle bildirmiş:

"Ben yerimden bir adım bile kımıldamam ve bir yere gitmem. Biraderim Pâdişah (Sultan Reşad) için de tavsiyem, saraydan asla ayrılmamasıdır. Allah göstermesin bir ayrılık hem ordunun, hem milletin mânevîyyatını bozar. Yenilmek mukadderse bu ayrılık onu çabuklastırır. Ben pâdişah iken, Balkan milletleriyle toprağımızda gözü olan ve ülkemizi parçalamak isteyen büyük devletlerle daima barış yolunda yürümeye çalıştım. Pâdisahlıktan ayrılırken yeni idareye miras olarak büyük bir vatan toprağı bırakmıştık. Bu değerli topraklar gün geçtikçe düşmanlarımızın eline geçti. Kala kala elde bugünkü toprağımız var. Şayet Çanakkale'de tutunamazsanız, bu durumunuz İstanbul'un düşman eline geçmesine hizmetten baska bir şeye yaramaz. Ben, büyük ceddim Fâtih Sultan Mehmed Hazretleri'nin zaptedip milletimizin gözbebeği haline gelen ve devletimizin merkezi olan İstanbul'u düşman işgâli altında görmektense, toprağın altına girmeyi ve onların kurşunları ile bu sarayda ölmeyi tercih ederim. Biraderimin (Sultan Reşad'ın) İstanbul'u terk etmesi yolundaki tavsiyenize gelince, bu husus tarihimize büyük bir leke olarak geçer. Bundan kat'i olarak vazgeçilmesini tavsiye ederim"




Oğlu Âbid Efendi, babası Sultan Abdülhamid'in son günlerini ve vefatını şöyle anlattı:
"Ölümü, normal bir ölümdü. Zaten yetmiş altı yaşına gelmiş, saltanatı günlerinde de çok tehlikeli olaylar geçirmiş, su’i-kastten kurtulmuş, hele sürgünde yaşadığı yıllarda memleketin ve milletin savaşlarla uğradığı toprak ve insan kaybından büyük üzüntü duymuş, her gün yeni bir felâket işittikçe içi içine sığmaz olmuştu!.. İttihatçıların tedbirsizliği yüzünden, koca Rumeli’den İstanbul’a doğru atılmamızı, Arnavutluğun, Trakya’nın bir bölümünün kaybı, Afrika’daki Trablusgarb olayı, Mekke ve Medine gibi Müslümanlığın ocağı olan mukaddes yerlerin kaybı, münbit Mezopotamya’nın elden çıkışı, Suriye’nin karışıklığı babamı son derece üzmekteydi...

İleri yaşının normal sayılan hastalıklarına dişini sıkarak katlanabiliyordu. Ancak, memleketin o günkü haline, ecdâd kanlarıyla yoğrulmuş imparatorluk topraklarının erimesine, savaşlarda kaybedilen insanlara öylesine üzülüyordu ki, bu felâket haberlerinin çöküntüsü içersinde âdeta ölümü bekler olmuştu!.. Babam Abdülhamid’in cenaze merasimi de hiç unutamayacağım hazin hâtıralarım arasında mühim bir yer alır. Kat’iyyetle iddia edebilirim ki, Osmanlı Devleti’nin son döneminde ölen hiçbir pâdişaha bu kadar büyük merasim yapılmamıştır. Oysa, babam öldüğünde hükümdar değildi. Bir fetvâya dayanılarak Parlâmento kararıyla tahtından uzaklaştırılmış, gözaltında tutulan eski bir pâdişahtı. Hükûmet ve millet üzerinde hiçbir tesiri yoktu. Hattâ geniş bir topluluğun gözünde, pek de lehinde, olmayan kötülüklerin töhmeti altında bulunuyordu!.. Öyle olmasına rağmen cenazesinde bütün İstanbul sanki ayakta onu uğurluyordu. Sultanahmed’ten Divanyolu’na eller üstünde götürülen tabutunu pencerelerden ve çatılardan izleyen kadınların gözyaşları, gelenin gideni çok çok arattığının bir işaretiydi."

 

Ölmeden bilinmedi kadri babam Abdülhamid Hân’ın
Hiç kimseye bâkî değildir itibarı bu fani cihanın

(Sultan Hamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu)




1509'da Memlük Sultanı Kansu Gavri, Portekizliler ile Kızıldeniz'de savaşmak için gerekli donanma malzemesini ve ateşli silahı Osmanlı Devleti'nden istemişti. Osmanlı Devleti de, 1511 yılında, 400 top, 40 kantar barut ve bir miktar bakırdan olusan bir yardım yaparak Memlükları Hristiyan Portekizlilere karşı desteklemişti. Bu yardımlar arasında gemi yapım malzemesi yanında asker ve arkebüzler (uzun namlulu tüfek) de bulunmaktaydı. Diğer taraftan İslam dünyasında ateşli silahların kullanımında önemli bir yeri olan Memlüklar, Kansu Gavri devrinde bir reform teşebbüsünde bulunmuşlarsa da Ridaniye'de, Osmanlılar karşısında mağlup olmaktan kurtulamamışlardı.

Osmanlılar, Habeşistan'daki Müslüman lider Sultan Ahmed Gran'a 1527 ve 1542 yıllarında bölgedeki Hristiyan lider ve onun destekçisi Portekizlilerle savaşmak üzere birçok ateşli silah ve top yardımı yapmıştı. Sumatra'da Osmanlı Sultanı adına hutbe okuyan Açe Sultanı'na da, Hollandalılar ve Portekizlilerle savaşması için gönderilen yardım gemileri İstanbul'dan yola çıkmış, ancak Yemen isyanı sebebiyle bu yardım yerine ulaşamamıştı. Bunun yerine Osmanlılar, bir grup topçu ustasını Açe'ye göndermişlerdi. Bu top ustalar, burada 200 kadar bronz top dökerek Malakka'da Açe Sultanı'nın Portekizlilerle savaşında muvaffakiyetini sağlamışlardı. Hindistan'da Osmanlı topçularının ayrı bir yeri ve önemi vardı. Sultan Bahadur Şah'ın emrinde çalışan Selman Bey'in yeğeni Mustafa Bayram, Rumî Han ve kölesi Hoca Sefer Selman da Hüdavend Han ünvanlarını almışlar ve bu bölgede oldukça büyük bir üne kavusmuşlardı. Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Hind Şahı'nın isteği üzerine oraya giden İstanbullu Hüseyin Han'ın dökmüş olduğu Maliki Meydan adlı 42 ton ağırlığındaki bronz top 1685 yılına kadar kullanılmıştır. Osmanlıların askerî yardım gönderdiği diğer bir Müslüman devlet Afrika ülkesi olan Bornu Devleti'dir. En parlak dönemini May İdris Elevma (1571-1603) döneminde yaşayan ve gücünü İslam'ın çevreye yayılması için kullanan bu devlet lideri, 1576 yılında III. Murad'a bir elçi göndererek itaat bildirdi ve Osmanlı Devleti'nden askerî ve teknik yardım istedi. Trablusgarb Beylerbeyliği vasıtasıyla yapılan yardımda birçok tüfek ve tüfekçi gönderilmiştir. Elevma, bu yardım sayesinde, çakmaklı tüfeklerle donatılmış bir ordu kurmuştur.

Osmanlılar, İstanbul'un fethini müteakip çok sayıda ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kurarak dünya devletleri arasında ciddi ve caydırıcı bir güç halini almaya başlamışlardı. Bu gücü onlara sağlayan faktörlerden birisi olan ateşli silahlardaki üstünlükleri sayesinde batıdaki ve doğudaki düşmanlarına karşı pek çok mücadelede muvaffak oldular. Onyedinci asrın orta larına kadar hiçbir İslam ülkesi ateşli silah teknolojisinde Osmanlıların gücüne erişememişti. Avrupa devletlerinin ise Osmanlıları yakalamaları ancak bu asrın başlarında gerçekleşebilmiştir. Çağın savaş teknolojisini çok iyi takip eden ve bunu en iyi sekilde kullanan Osmanlılar, bu teknolojinin Müslümanların dünyanın dört bir yanında muvaffak olmaları adına kullanılmasında elinden gelen yardımı esirgememiştir. Bir taraftan kendisi Avrupalı düşmanları ile çarpışırken, bir taraftan da, Afrika'dan Sumatra'ya, oradan Asya'nın ve Hindistan'ın ortalarına kadar hakimiyetleri dışındaki çok büyük bir coğrafyaya ateşli silah ve asker yardımı yaparak Müslüman devletleri gayri müslim düşmanları karşısında desteklemiştir. Dünya'nın üçte birine fiilen hakim olan Osmanlılar diğer üçte birinde de, kendilerine sevgi ile bağlanan ülkeler sayesinde söz sahibi olmuşlardır.




Sultan Murad, Avrupa'da fetihlere devam etmek üzere Bursa'dan hareket etmeden önce üç Şehzadesi Bâyezid, Yakub ve Savcı'nın sünnet düğünlerini yaptı. Gerek bu düğün gerekse Bursa'da yapılan eserler hakkında Hoca Saadeddin Efendi, şu bilgileri vermektedir:
Anlatıldığına göre bu mutlu günlerde Bizans İmparatoru, Yalova sahillerini yağmalamak ve İslâm topraklarına zarar vermek için bir kaç gemi ile asker göndermeye cesaret etmişti. Ama Allah'ın yardımı, İslâm askerlerine siper olmus, böylece bu şaşkın gürûh çevrilip yok edilmişti. Bu savaşta ele geçirilenler arasında bazı sanatkârlar da bulunuyordu. Öbür ganimetlerle birlikte bunlar da bağlanarak padişahın otağına gönderilmişlerdi. Bunlar içinde bir de becerikli ve hüner sahibi bir mimarın bulunduğu anlaşılınca hükümdar onu azad ederek yaptırılan hayır binalarına mimar ve usta başı tayin etmişti. Hükümdar, sarayın karşısına derhal bir cami yapılmasını emr etti.

767 (M. 1365) yılında bu hayırlı işe başlandı. Şehrin arka yakasında hâlâ Kaplıca adı ile bilinen temizlik ve güzelliği ile övülen bir hamam yaptırdı. Bunun yanı başında da bir imâret ve misafirhane ile mescid, mescidin üst katında medrese ve öğrenci hücreleri inşa ettirdi. Gerçekte bu iki cami de değer ve yapı bakımından yerlerini bulmuşlardır. Sofa ve eyvanlarının genişliği, sütun ve kemerlerinin yapısı göz kamaştırıcıdır. Yine Bursa'da, Gökdere'nin su taksim yerinde bulunan mescid de bu Gazi Hünkâr'in hayır eseridir. Ayrıca Bilecik'te bir mescid, Yenişehir’de ise Postinpuş demekle şöhret bulmuş olan derviş için de bir hankah yaptırmıştır. Bunlara benzer daha nice yapıları vardır.Padişahlık burcunun yıldızları, devlet göğünün parıltıları olan şehzadeleri ki her biri birer çınar gibiydiler. Yani bunların, Bayezid, Yakub ve Savcî Bey'in Hz. Peygamber'in sünneti gereğince sünnet edilmeleri, ülkeler sahibi sultanın arzusu olmakla saltanat otağında el baglamış kişiler, düğün hazırlıllarını yapmak ve gereken tertibatı almakla görevlendirildi. Sözü edilen yılın ilk baharında, çiçeklerin açtığı demde sevinç ve neş'e içinde öyle güzel düğün ve dernek edildi ki, bu gök kubbe, altın bir sahan gibi parlayan güneş ve gümüş tabağı andıran ay'la donatıldığından beri, mislini görmemiş. İsabetli tedbirler alan kişiler de benzeri ne rastlamamıştı. Dernek kurulup davet edilenler yerlerini alınca şehzadelerin sünnet edilmeleri buyrulmuştu. Ondan sonra şeyhlere, ulemaya kıymetli hil'atler ve hediyeler verildi. Fakir ve fukara da kurulan sofralarda doyuruldu. En sonunda davetliler, kıymetli armağanlarını, sayısız hediyelerini kerem sahibi Şah’ın otağına sundular.




II. Abdülhamid Han’ın Medine ve Bağdat Demiryolu Projesi, dünya çapında başlı başına bir hâdise teşkil etmektedir. Türkiye üzerinden ve Bagdat-Musul istikâmetinden Medine'ye varacak demiryolu güzergâhı ucuz ve rahat bir ulaşım imkânı sağlayacağı gibi, ticari hareketi, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden istifade imkânını geliştirecekti. Bir yandan Musul-Bağdad-Medine fevkalâde imkânlarla merkeze bağlanırken öte yandan Musul ve Suriye üzerinden İran ve Pakistan'a ayrılacak hat. Orta Asya'ya kadar ulaşma fırsatı temin edecekti. İstanbul-Basra arasında yaklaşık 4 bin km'yi bulan bu proje o zamana kadar gercekleştirilen hemen bütün hatlardan daha büyük ve kapsamlıdır. Chicago'dan Los Angeles'a giden Santa Fe hattından (ki bu hat o tarihte 2246 km idi) ve Omaha'dan San Fransisco'ya giden Union Pasific Demiryolu'ndan daha uzundu.

II. Abdülhamid Han hatıralarında: "Hicaz Demiryolu inşası benim en eski hülyamdır. Bu yol devletimiz için sadece iktisadi bakımdan büyük fayda etmekle kalmayacak aynı zamanda oradaki kuvvetimizi sağlamlaştırmaya da yarayacağından askeri bakımdan da çok ehemmiyetli olacaktır" diyor. Bahsedildiği kadar önemli ve uzun demiryolunun en çetin problemi o gün için devlete yüklediği ağır mali yüktü. Ama sultanın dehası onun da çaresini bulmuştu. Müslümanlar arası dayanışmayı sağlayacaktı. Ama bu muazzam projenin onlara gereği gibi anlatılması icap ediyordu. Sultan, plânını 1900 yılında açılayıca gerekli paranı temini yolları arandı. Herkes fedakârlık edecekti. Örnek olarak önce kendisi şahsi servetinden 2.5 milyon altın bağışladı. Sivil ve asker devlet memurları aylıklarından %10 vereceklerdi. Bütün dünya Müslümanlarına yapılan çağrı da semeresini verdi. Mısır Hidiv'i, İran Şah'ı, Haydarabat Nizamı, Okyanus adalarındaki Müslüman cemaat ve diğerleri yardıma koştular. Daha sonra İstiklâl Savaşımızda da yardımımıza koşacak olan Hintli Müslümanlar büyük fedakârlık yaparak gerekli paranın üçte birini karşıladılar. Yardım toplamak için hazine pulu ve Düyün-ü Umümiye kanalı ile tahvil çıkarıldı. Ancak Orta Doğu'nun serveti rüyalarına giren ve bu servet için iştahlanan Batılılara karşı uyanık olmak gerekiyordu. Hem ihâleleri almak hem de fırsattan istifade yağmalamaya çalışacak Haçlı zihniyetli iş adamlarını ilk iş olarak Sultan Abdülhamid birbirine düşürdü. Bir hattın ihâlesini birine veriyordu, ardından bir diğerini devreye sokuyordu. Hat güzergâhında çıkarılacak tarihi ve arkeolojik eserlerin kaçırılmaması için gerekli talimatları da verdi. İleride çok değerlenecek bu toprakların elden çıkmaması için ve siyonistlerin eline geçmemesi için gerekli tedbirler alındı. II. Abdülhamid Han hat boyu toprakları Memâliki Şahâne'den sayarak alınıp satılmasına kesin yasak getirdi. Yabancıların topraklarda bir hak iddia etmemeleri için gizlice bir antlaşma yaptı.1904 yılına gelindiğinde 4 yıllık kısa bir dönem içinde 3.5 milyon altın toplanmıştı. Daha sonra bu rakam 15 milyon altına çıktı. Bir yandan dünya pazarlarına girmemizi sağlayan öte yandan demirçelik üretimini artıran bu muazzam proje tatbikat için 18 Mârt 1902 tarihinde Sultanın emri ile Anadolu Demiryolları Kumpanyasına verildi. Yabancıların her an bu güzel esere gölge düşürebileceğini hesaplayan Sultan, hatları mümkün mertebe içeriden geçiriyordu. Asker, köylü, isçi olanlar dahil hatta 6.000 kişi çalışmaya başladı. Sonraları bu rakam 700.000'e ulaştı. İşi bilen yabancılara kilometre başı 1 para verilerek işin çabuklaştırılması sağlanıyordu. Bir taraftan umdukları neticeyi bulamayan ve Alman rekâbetine karşı koyamayan İngilizler, Irak ve Kuveyt petrol yataklarından endişe duydukları için her fırsatta kargaşa çıkarmayı ihmâl etmediler. Bu sebeple Balfour kabinesinde Demiryolu Şirketinden ayrıldıklarını 1903'te resmen ilan ettiler. Demiryolu 1904'de Hardan'a, Beyrut'a 1905'te ise Hayfa'ya vardı. 1902'de Konya'yı ziyaret eden bir yabancı seyyah orada demiryolu sayesinde bir ziraat makineler sergisi açıldığını, halka ucuz ve taksitle ziraat makineleri verildiğini ve bunların tamiratının da Eskişehir Demiryollarında yapıldığını kaydetmektedir. Abdürreşid İbrahim Efendi adında bir Müslüman seyyah da 1912 yılına ait hatıratında Hindistan, Türkistan, Çin, Japonya ve Rusya'yı baştan başa dolaştığını ifade ederek: "Sultan'ın adı anıldığında her ferdin hürmet gösterdiğini ve Müslümanların Bağdad Demiryolları için gösterdikleri fevkalâde gayreti" dile getirmektedir. Yol çok kısa bir zaman içerisinde yapılmasından sonra (8 yıl) 1908 yılında tamamlan dığında Medine Garı'na yaklaşınca Sultan Abdülhamid Han mukaddes beldeye olan hürmeti dolayısıyla o kısma özel ray dösenmesi ve 56 km'lik güzergâhta sessiz lokomotif çalıştırılmasını emretmiştir. Açılışın Sultanın tahta çıkışınınn yıldönümüne rastlaması için de özel bir gayret gösterilmiştir. Açılıstan 8 yıl sonra 1916'da yıllarca bir Arap şeyhi gibi yetiştirilen İngiliz casusu Lawrens'in tertibi ile ayaklanan Mekke Şerifi Hüseyin'in başkaldırmasıyla Bağdat Demiryolu kundaklandı. Maalesef Şerif yılda 40.000 sterlin için bize arka çevirmişti. Ürdün'deki Maan'dan Medine'ye 680 km kadar yolu İngilizler bombaladılar. Ürdün kendi sınırlarındaki bu yolu günümüzde halen kullanmaktadır.




Sultan Abdülhamid Han devri devlet adamlarından olan tarihçi Ahmed Cevdet Paşa, Çerkes Hasan Bey’in yakalanıp karakola götürülmesinden sonra verdiği ifadesini şöyle anlatır:
“Bugün hanemden çıkarak Bâb-ı Seraskeriye geldim. Beni kumandan paşanın yanına götürdüler ve memur olduğum altıncı orduya göndermek üzere karakol altına aldılar. Akşam üstü Daru'ş-şura-yı Askeri reisi Redif Paşa beni çağırub:

“Bağdad'a gitmedin mi, neden gitmiyorsun ve serkeşsin" diyerek tekdir etdikden sonra ben dahi:
"Eğer yarın gitmez isem tard edin, ne yaparsanız yapın" dedim. Bunun üzerine:
"Kumandan paşayı te'min eyler" dedi. Tekrar kumandan paşanın yanına gidüb:
"Yarın behemehal gideceğim" diyerek, Cibali’de misafir bulunduğum eniştem merhum Ateş Mehmed Paşa’nın konağına gitdim. Bugün Bâb-ı Seraskeri'de habs olduğumu söyledim ve uşaklara:
"Yarın gideceğim, eşyamı hazır edin" dedim. Her ne kadar sair vakitler geldiği yok ise de bu akşam saat yarımda Liva Tayyar Paşa mezkur konağa gelüb:
"Serasker Paşa ile Reis Paşaya veda et. Ben de Serasker Paşanın konağına ve andan Kadıköyü'ne gideceğim" dedi. Ben de uşaklara:
“Yatağımı yapın hazır dursun" diyerek tenbih edüb on beş günden berü üzerinde memlû’ olarak taşımakda olduğum iki aded altı patlar rovelver tabanca ve bir aded Çerkes kaması üzerimde bulunduğu halde saat iki raddelerinde konağından çıkub doğru Cibali iskelesinden kayığa rakiben Hüseyn Avni Paşa'nın yalısına gitdim ve:
"Paşa burada mı" diyerek ağalarına sordum.
"Midhat paşanın konağına gitdi ve nişanını dahi aldırdı" dediler.

Yine gitdiğim kayıkla Sirkeci iskelesine gelüb, yolda kendi kendime bu işi şöyle yapayım. Böyle yapacağım diyerek doğruca Midhat Paşa'nın konağına giderek ağaların odasında biraz oturdum. Ağalarıdan birine: "Serasker paşayı burdamı?" diye sordum. "Buradadır" dediler.
"Beni Tayyar paşa gönderdi. Serasker paşayı göreceğim" dedim. Onun ağalarından biri aşağıya gelmekde iken ben yukarıya çıkdım. Vükelanın olduğu odaya girüb bir elimde kama ve diğer elimde rovelver olduğu halde:
"Davranmayın!" dediğimde cümlesi ayağa kalkub Hüseyin Avni Paşa gözüme ilişdi. Heman elimdeki rovelveri ateşledim. Hüseyn Avni Paşa'yı vurdum ve zannıma göre evvelce Hariciye Nazırı Raşid Paşa'yı vurdum gibi hatırıma geliyor. Kamayı da Avni Paşa'nın bir kaç yerinden sokdum ve tekrar Raşid Paşa'nın boynunu da kama ile kesdim. Bunların ikisinin dahi öldüğünü anladım. O sırada Midhat Paşa ve Sadrazam Paşa ve Kayseriyeli Ahmed Paşa'nın oldukları odanın kapusunu açmak içün uğraşur iken kalabalık gelüb beni yakaladular. Hüseyn Avni Paşa ve Hariciye Nazırını ve bir de ağayı vurub telef etdim. Üç kişiden başka kimseyi vurmadım. Sonra beni tutub bu halde buraya getirdiler.”




18 Mart 1915 deniz zaferi, top ve mayın silahlarının müşterek çalışma mahsulü olup bunda mayın başrolü oynamıştır. Mayınların dahice boğaza yerleştirilmesiyle, o tarihin en kuvvetli donanmasını Türk azmi ve cesareti, hayretlere bırakacak şekilde alt etmiş ve boğazı düşman gemilerine kapamıştı. Dönemin Fransa başbakanı; Çanakkale için: "Türkler boğazı kapamakla savaşın iki yıl uzamasına ve müttefiklerin milyonlara varan insan gücü ve yüzlerce milyarlık maddi kayba uğramasına sebep olmuşlardır" demiştir. Peki o esrarlı mayınları kim ne zaman oraya dökmüştür? Nusret Mayın Gemisi 3 Eylül 1914'te Çanakkale'ye gelmişti. Almanya'da özel şekilde mayın dökme gemisi olarak inşa edilmiş bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Ancak Osmanlı Devleti'nin mali sorunları ona boğazı mayınlayabilmesi için gerektiği miktarda mayın bulamıyordu.

Çanakkale boğazında zaten önceden boğazı kesecek şekilde döşenmiş mayın hatları bulunmaktaydı. Ancak, düşman zırhlılarının devamlı şekilde hareketlerinin incelenmesiyle akıllara hayret verecek bir gerçekle karşılaşılmıştı. 6 Mart gecesi Cevat Bey, mayın grup komutanı Hafız Nazmi Bey'e: "Oğlum, diyordu. Sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusrat'le son 26 mayınını şu gördüğün karanlık limanda kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi seçer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun" Evet, bu sefer mayınların boğazı kesecek şekilde değilde kıyıya paralel olarak Karanlık Liman'ına dökülmesi fikri, mayın uzmanlarının ince bir çalışmayla ortaya çıkardıkları mükemmel bir fikirdi. Çünkü düşman zırhlıları boğaza gurup gurup giriyor ve görevini tamamlayan grup ikmal yapmak için geriye dönerken arkadaki grupların yollarını kesmemek için boğazın en geniş yerlerinden biri olan Karanlık Liman'da manevra yapıyordu. İşte mayınlar da bu manevra sahasına kıyıya paralel ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilecekti. Fakat bu işin sonu her ne kadar büyük bir zaferi getirebilecek olsa da bir o kadar zordu. Nazmi Bey, ertesi gün Nusret Mayın Gemisi komutanlığı yapacak olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı'yı buldu. Her iki subayda çok iyi arkadaştılar. İki gün önce kalp krizi geçiren Nusret'ın genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, sağlığı için yerine bir başkasını görevlendirmeyi önceden Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Bey'in ısrarlarına rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlarında duyarak görevi kabul etti. 7 Mart'ı 8'e bağlayan gece yarısı Nusret demir alarak Çanakkale'den uzaklaştı. Bütün ışıklarını söndürüp kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmış, maskeli ışıklar altında rota izleyerek hedefine doğru ilerliyordu. Gemi daha önce döşenen mayın hatlarından geçiyor ve Karanlık Liman'a giriyordu. Deniz sakin, hava simsiyah, zifiri karanlıktı. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri pırıl pırıl yanan projektörleri ile suyun yüzünü aydınlatmaktaydı. Bir an, suyun yüzüne değen ışık silindirler hemen ardından denizi yalayarak, havaya kalkıp yeniden denizin yüzeyinde başka bir noktayı aydınlatıp derinlere inmekte, ardından yine uzaklara gitmekteydi. Daha yakınlarda devriyeye çıkmış düşman gemilerinin projektör ve ışıldakları zaman zaman Nusret'in olduğu kıyının karşısını noktalamaktaydı.

Son kontroller bittikten sonra ilk mayın platforma alınmış ve atış anı beklenmeye başlamıştı. Heyecan son haddindeydi. Vatanın selameti için gerekli olan zafer kilidi, Nusret'in elindeydi. Onu mutlaka sessizce yerine bırakmalıydı. Sonunda Anadolu yakasındaki Akyarlara, yeni mayın hattını hazırlanacağı noktalara geldiler. Teker teker sessizce elinde kalan son 26 eski tip mayını suya bırakmaya başladı. Suya düşen her mayın belli bir sıra halinde kendisini asılı tutacak ağırlığın gerdiği teller üzerinde yeralmaya başladılar. Birkaç dakika sonra bütün mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü. Makinalar tekrar ulaşabilecekleri en yüksek devirde çok hızlı tempoda çalıştırılmıştı. Şimdi en az mayınların dökülüşü kadar tehlikeli olan geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Daha önceki dökülen mayınlar ve düşman devriye gemileri Nusret'in yolu üzerinde kol geziyordu. Bir an için Nusret'in çok yakınında bir karaltı ortaya çıktı. Düşman gemisi olmalıydı bu. Büyük ihtimalle düşman zırhlıları geri dönmüşlerdi ve devriye görevine devam etmekteydiler. Ara verdikleri projektörle taramaya yeniden başladıkları zaman Nusret'i görecekler ve herşey bitecekti. Bütün personelden buz gibi terler boşanıyordu. Nihayet korktukları başlarına geldi ve düşman gemisinin projektörleri yandı. Karanlığı yaran projektör ışığı az öteden, hızla, üzerlerine doğru, denizi tarayarak geliyordu. Işık dalgası kıyıları, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üzerlerine geliyordu.

Bu ışık silindiri ölüm kılıcına dönüşmüş, Nusret'in böğrüne saplanacaktı ki beklenmedik bir şey oldu. Ölüm ve ışık dalgasını içine girmelerine saniye kala, bizim kıyıda birden bire yanan projektörümüz birkaç saniye içinde, düşman projektörünü deniz üstünde yakaladı. İki projektör şimdi gözgözeydiler. Ortalığı sise yakın yoğun bir beyazlık kapladı. Beklenmedik bu ışık kavgası Nusret'in imdadına yetişti. Şimdi karşılaşan iki projektör, iki düşman göz birbirin den kurtulmak için olağanüstü bir savaşa başladılar. Düşman projektör, kurtulmak için yoğun çaba harcıyor, bir türlü başaramıyordu. Nusret, bu bazen üstünde, bazen yanında süren ışık çarpışmasının altından sessizce sıyrıldı. Olanca istim üstünde, Çanakkale yönünde yolalmaya başladı. Tehlike geçmiş verilen görev büyük bir başarıyla yapılmıştı. Nazmi Bey büyük bir sevinçle kader arkadaşını tebrik etmek istedi. Ancak Hakkı Bey cevap veremedi. Nusret mayın gemisinin başkomutanının hasta kalbi bu ışık savaşındaki heyecan dayanamamış, heyecan kasırgası içinde duruvermişti; Hakkı Bey, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Bu olaydan on gün sonra müttefik donanması saldırıya geçti. Savaş tam istediği şekilde, kontrollü olarak devam etmekteydi ki, birden ikmal için geri dönen gemilerde büyük patlamalar meydana geldi. Bunların nedeni, 7-8 mart gecesinde dökülmüş ve bundan sonrada gerek düşman pilotlarının fark edemediği gerekse 17-18 Mart gecesi mayın gemilerinin yaptığı mayın kontrolünde bulunamayan Nusret'in mayınlarıydı. Düşmanın yüzen kaleleri birer birer batmaya başladı. Önce Bouvet 639 kişilik mürettebatı ile denizin derinliklerine gömüldü. Bu andan itibaren herşey ters gitmeye başladı. Bouvet'in battığı yerin yakınında manevra yapmakta olan Inflexible bir mayına çarpıştığını rapor etti ve çok tehlikeli bir şekilde yan yatmaya başladı. Üç dakika sonrada Irrestible'nda yana yatmakta olduğu ve sancak tarafından mayına çarpıştığını bildiren yeşil flamanın sancak seren cundasında dalgalandığı görüldü. Daha sonra da mürettebatı kurtarılan gemi boğazın sularına gömüldü. Muhteşem armada üç büyük gemisini (Irrestible, Ocean, Bouve) kaybetmiş, üç tanesi de (Inflexible, Golva, Suffen) ağır yaralanmış şekilde eldeki gücün üçte biri yitirilmişti. Nusret'in yapmış olduğu görev tarihi değiştirmişti. Müttefik donanması 18 Mart günündeki başarısızlıklarından çok şey öğrendiler. İngilizler bu yenilginin tüm faturasını son keşfini yapıp mayın yoktur raporunu veren pilota çıkardılar ve onu idam ettiler. Nusret'in 7-8 Mart gecesi bir şehit vermek uğruna yaptığı iş ve Türk topçusunun başarısı, bir vatanın selametini sağlamış ve düşman donanmasının Marmara'ya bayraklarını dalgalandırarak girmesine izin vermemişti.




1432 yılında Anadolu'yu ve bu arada Bursa'yı ziyaret eden Fransız seyyah Bertrandon da la Broquier hatıralarında şunları nakleder:
"Bursa'da ipekten güzel kumaşlar yapılır. İpek Venedik ve Lucca'ya götürülür ve oralarda güzel kadife yapılır. Çok faal bir grup olan Floransalı tüccarlar, Bursa'yı ihmal etmediler ve zengin ürünlerin ticaretini yaptılar. Sürekli bir şekilde devlet merkezi ile yazıştıkları ve haklarının korunması için istekte bulunduklarından, malzeme çoğalmaktadır: Özellikle de 1484 ile 1488 yıllarında bunların Bursa'da kaleme aldıkları hesap defterlerinin incelenmesi sayesinde, ipek ticaretinin ne kadar etkili olduğu anlaşılıyor. Bursa şehrinde bulunan Floransalı tüccarlar veya onların temsilcileri, çoğu hallerde doğrudan Türk tüccar meslekdaşları ile temas halinde idiler ve iki devlet arasında yapılan ithalat ve ihracat sürekli bir şekilde artıyordu. Bu tüccar ailelerden birisine mensup Bartolomeo di Piero di Simone adlı biri, 30.6.1484 günü Bursa'ya geldi ve dört yıl süre ile mallarını sattı. Bu zatın tuttuğu hesap defteri Floransalı tüccarların faaliyetlerini ve bu arada ipek satışını belgelemektedir.

Bu işi 1497 yılına kadar devam ettirdi ve piyasalara sürdükleri veya satın aldıkları ipek kumaşlar muhtelif isimler altında satışa verildi. Venedikliler bu ilişkileri dikkatle izleyip, yerine geçmek istediler. Venedik ve Osmanlı devleti arasında hazırlanan ahidnâme metinlerinde, bir tücarın Bursa'ya gitmesinin, temsilcileri olan, "Balyos"dan özel izin alarak mümkün olacağı, aksi halde zabıta görevlilerinin engel olması özellikle belirtilmiştir. Floransalılar'ın ipek ticaretinin güvence altına alınması için iki taraf arasında hazırlanan ahidnâme metinlerine özel madde konuldu: "Bunların bazirgânları Bursa'da ibrişim alub anda resm-i simsarı kanun üzere verdikten sonra gâh olur imiş ki bazirgân bunda gelub İstanbul'a gelüb kurudan göndermek isterler imiş bunda İstanbul'da olan simsar âmilleri incidüb tekrar resim almak isterler imiş ol bâbda dahi buyurdum ki anın gibi olıcak bunların tekrar resimlerin almayalar ve taleb kılmayalar"

Bu metin Kânunî Sultan Süleyman zamanında verilen metnin 12. maddesidir. Floransa Devlet Arşivi'nde bulunan İtalyanca metinde madde şöyledir:
"Che comprando seta in Bursia et pagando il comerchio o vero resima, venendo poi qua non sia tenuto a pogarlo di nuovo et etiam mandando via fuora delle Castella che nessuno lo molesti"
Günümüz Türkçesine tercüme edildiğinde: "Bursa'da ipek satın alan Folaransalı tüccar her türlü gümrük vergisini burada ödeyecek, İstanbul'a getirdikleri zaman ikinci bir vergi ödemeyecekler" Floransa şehri bu girişimleri sonucu çok zengin oldu ve yetişen sanatkârlar burayı eserleriyle süslediler, fikir adamları hâlâ değerini koruyan Rönesans hareketini gerçekleştirdiler ise, bu canlı ticaretin sağladığı iş hacminin bir uzantısıdır. Buraya hükmeden Medici ailesinin de yerini belirtmek gerekir. Devlet yönetimini ele geçirdikten sonra, katı bir yönetim kuran bu aile mensupları, birikimlerini ilim, sanat, din, felsefe alanlarında da gösterdiler. Floransa şehrinin yakınındaki Luccu şehri de bu faaliyetlerden nasibini aldı. Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait bir ferman, bunların da ticaret yapmasına izin veriyordu. XVII. yüzyıla ait bir eşya listesinde "luka" kumaşının adı geçer. Malların taşınması için kullanılan ticaret hattı: Bursa - İstanbul ve buradan da kara veya deniz yolu ile olması ihtimali vardır. Bunun yanında Çeşme Limanı'na buradan da Sakız Adası yolu ile, Pisa veya Livorno limanlarına sevk edilir. Ardiyatik Denizi'nde bulunan Ancona Limanı, Floransa şehri ile ticaret yapan Türk tüccarların da bazı zamanlar işine yaradı ise, Venedik Cumhuriyeti'nin katı ve sert önlemleri sonucu fazla ekonomik olmadı. Osmanlı Devleti ile Floransa Büyük Dükalığı arasında ilişki hiçbir zaman durmadı. 1599 yılında Sakız Adası'na baskın yapan ve bir süre burayı işgal eden Floransalı denizciler, Antalya limanı ve çevresine de zarar verdiler ise de dostluk kesilmedi. İstanbul'da bulunan ve Osmanlı belgelerinde "Balyos" diye geçen temsilci, ilişkilerin devamı için çaba gösterdi. Değişik tasniflerde bulunan belgelerin derlenmesi, tarihin karanlıklarında kalmış çok sayıdaki konuyu aydınlatacaktır. İpek ticareti ile ilgili belgelerin de düzenli olmaması, XV. yüzyıldaki canlı ticaretin benzerlerinin devamı hakkında kesin konuşmayı engeller. Avrupa'da gelişen siyasi ortamı da göz önüne almak gerekir. Toskana Büyük Dükalığı bazı yıllar büyük bunalımlar içine düşüp Avusturya hakimiyetinde varlığını sürdürdüğü yıllar epey fazladır. XIX. yüzyılda bazı Avrupa devletleri ile yeni diplomatik ilişkiler içine giren Osmanlı Devleti, II. Mahmud zamanında Toskana ile de anlaşma yaptı. Bu yüzyıl içinde hazırlanan benzerleri gibi, Toskana ile de bir "gümrük" listesi hazırlandı. Bursa ipeği sıradan bir yer tuttuğu gibi, İtalya ile hazırlanan 1861 tarihli ilk gümrük listesinde önemsiz bir yer kaplar.




1914’ün Kasım ayında İngiltere ve müttefikleri Osmanlı İmparatorluğu'na savaş açtı. Britanya İmparatorluğu , Avustralya ve Yeni Zellanda’nın Anzak birliklerini de savaşa çağırdı. Bunun üzerine kıtanın dört bir yanına gençleri cepheye davet eden afişler asıldı.1914 yılı sonunda on binlerce Anzak, gemilere doluşup yola koyuldular. Hiç bilmedikleri bir ülkeye, hiç tanımadıkları yaşıtları ile savaşa gidiyorlardı. İşte o günlerde Osmanlı padişahı ve Halife Sultan Reşat, imparatorluğa savaş açan düşmanlara karşı dünyanın her yanındaki müslümanlara cihad çağrısı yaptı. Bu çağrı okyanuslar aşarak, Avustralya’da yaşayan iki Müslüman’a kadar ulaştı.

1915 yılının ilk günü bir cuma idi. O gün Afgan kökenli iki Müslüman, Halife’nin çağrısına uyup Avustralya’ya cihat kararı aldılar. Biri 40 yaşlarındaki Gül Badsha Muhammed’di. Diğeri ise 60 yaşındaki Molla Abdullah... Avustralya’ya İngiliz Hindistan’ının kuzeybatısından yani bugünkü Pakistan’dan yıllar önce göçmüşlerdi. Molla Abdullah ‘helal’ et satan bir kasap dükkanı açmış, Gül Muhammed ise dondurma satıcılığına soyunmuştu. Yaşadıkları yer Avustralya’nın maden bölgesiydi. Genç Avustralyalıların yola çıktığı günlerde, onlar da savaş hazırlığına giriştiler. Gül’ün dondurma tezgahının kırmızı kumaşından ay yıldızlı bir Osmanlı bayrağı hazırladılar. Fişekliklerini boyunlarına asıp, bir dua kitapçığını göğüslerine yerleştirdiler ve Broken Hill kasabasının 4 kilometre dışında, savaşa sevk edilen askerleri taşıyan trenin geçeceği yola pusu kurdular. Sabah saat 10.00 da kalkan tren az sonra ufukta belirdi. Trendekilerden bir kısmı uzaktan ay yıldızlı bayrağı gördüler. Sonra da üzerlerine dom dom kurşunu yağmaya başladı. Bunlar 1.Dünya Savaşı’nın Avustralya’daki ilk kurşunlarıydı. Birkaç dakika içinde biri kadın biri erkek 2 sivil ölmüş, 3’ü kadın, biri genç kız, 22 si erkek, biri 14 yaşında bir delikanlı olmak üzere toplam 7 kişi de yaralanmıştı. Üstelik bu insanların hiçbiri savaşa giden askerler değildi. Tren yeni yıl kutlaması için Broken Hill’den Silverton’a pikniğe giden 1200 sivili taşıyordu. Silah sesleri üzerine tren durdu, saldırganlar kaçmıştı. Olay yerine gelen polis ekipleri iki saldırgan için bir sürek avı başlattılar. Bir süre sonra iki Afganlı kasabanın batı eteklerindeki alçak tepeliklerde kuşatıldı. Çatışma tam üç saat sürdü. Saat 13.00‘te Molla Abdullah bir sivilin tüfeğinden ateşlenen kurşunla can verdi. Gül Muhammed ise açılan ateşte yaralandı ve kaldırıldığı Broken Hill hastanesinde öldü. Olay yerinde yapılan incelemelerde iki saldırganın orada karalayıp bıraktıkları iki not bulundu. Muhammed’in bıraktığı notta: “Bunu yaptık, çünkü sizin halkınız benim ülkemle savaşıyor" diye yazıyordu. Osmanlı tebası herkes Türk sanıldığından ve saldırganlar Türk bayrağı taşıdıkları için olay, ertesi günkü gazetelerin manşetine, ”2 Türk’ün katliam ateşi” başlığıyla yerleşti. Olaydan sonra yükselen milliyetçi duygular, çok sayıda gencin savaşmak üzere orduya katılmasına neden oldu.




Sultan IV. Murad devrinde Evliya Çelebi, Cemşid Hezarfenlerden bahsederken bir de Lagari Hasan Çelebi'yi anlatır. Bu zat hakkındaki kaynak, sadece bundan ibarettir. Evliya Çelebi'ye göre Lagari Hasan Çelebi Sarayburnu'ndan kendi yapısı bir roket fişeğe binerek yükselmiş ve salimen denize inmiştir:

Lagari Hasan Çelebi, Murad Han'ın Kaya Sultan nam duhteri pakizesi vücude geldiği gece akube şadmanlığı oldu. Lagari Hasan, elli okka barut macunundan yedi kollu bir fişeng icad etti. Sarayburnu'nda Hünkar huzurunda fişenge bindi ve şakirdleri fişengi ateşlediler. Lagari padişahım seni Huda'ya ısmarladım diyerek temcid ve tevhid ile evci asumana huruc eyledi.

Yanında olan fişengleri ateş edip ruyi deryayı çeragan eyledi. Bâm-ı felekde fişengi kebirinin barutu kalmayıp da zemine doğru nüzul ederken, ellerinde olan kartal kanatlarını açıp Sinanpaşa Kasrı önünde deryaya indi. Oradan şenaverlik ederek uryan huzurı padişahiye geldi. Zemini bus ederek selam verdi. Bir kise akça ihsan olunup yetmiş akça ile sipahi yazıldı. Sonra Kırım'da Selamet Giray Han'a gidüp orada merhum oldu. Rahmetli yar-i gaar-ı sadıkımız idi. Rahmetullahı aleyh”Evliya Çelebinin verdiği bilgilere göre inceleyecek olursak:Çok evvelinden roket ve fişek bilgisi olan Osmanlılar, barut macunundan yapılı havai fişekleri ve yanış hızının azaltılıp çoğaltılması tekniğini bilmekte idiler. 50 okka barutlu 7 fişekli roket 64 kg. ağırlığındadır ki fişek ağırlıkları birbirine eşitse beheri takriben 9 kg. dır. O zaman yapılan barutun saniyede 450-600 gram yandığı kabul edebilir, o halde 7 fişek beraberce 15-20 saniye arasında yanarak Lagari Hasan Çelebi'ye hız temin edecektir. Hasan Çelebi'nin roket fişekli aracı ve ilkel paraşütü ile ağırlığı 165 kg. farz edilmiştir. Roketlerin cer kuvveti fi şek başına saniyede 25 kg. kabul edilirse tekmil fişek 175 kg. cer kuvveti verecektir. Bu cer kuvvetinin takatli uçuş boyunca sabit kalacağı kabul edilmiştir.


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
20 Ramazan 1440
Miladi:
25 Mayıs 2019

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter