Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Bugünkü rakamlarla ülkemizle 6.5 milyar dolarlık ticaret hacmi bulunan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), bundan tam 217 yıl evvel Osmanlı Devleti’yle ticaret anlaşması imzalaya bilmek için 45 yıl uğraşmıştı. Ülkemizle ilk ticari ilişkilerini 1785’de başlatan ABD’ye, 174 yıl önceki yıllık ihracatımız ise 400 bin dolar idi. ABD’nin genç bir devlet olarak dünya siyasetine girişinden sonra ilk ABD gemisinin 1797’de İzmir limanına geldi, daha sonra bir başka ABD gemisinin de İstanbul’a kadar gelmesiyle ilk ilişkilerin başladı. Amerikan senatosunun Osmanlı Devleti ile anlaşma yapmak için büyük çaba gösterdi. Bu konuda görevlendirilen heyetler içinde Benjamin Franklin’in de vardı. Bu iş için 1802 yılında ABD’nin İzmir’e bir konsolos tayin etti ve konsolos iki yıl kaldıktan sonra Osmanlı Devleti’nin konsoloslu ğunu tasdik etmemesi nedeniyle ülkesine geri dönmek zorunda kaldı. ABD’nin 1808 yılında yeniden konsolosluk için teşebbüse geçti, fakat Osmanlı devleti yine kabul etmedi ancak Kaptan Paşa’nın girişimi ile 1811 yılında ticari ataşelik benzeri bir görev için izin verildi. 1816 yılından sonra ABD heyetlerinin Osmanlı devletine daha sık gelip gitmeye başladı. 1820’den sonra bu trafik daha da arttı. Bu arada resmi olmamakla birlikte ticari ilişkiler sürdürüldü. Osmanlı Devleti’nin siyasi ve ekonomik olarak sıkıntılar içinde bulunduğu 1828 yılında yaklaşık 70 bin dolarlık mal aldığı ABD’ye yaklaşık 400 bin dolarlık mal sattı.

ABD’nin Osmanlı ile ticaret anlaşması imzalayabilmek için 45 yıl uğraştı. Sonuçta iki ülke arasındaki ilk resmi anlaşma, 1830 yılında “Türk Amerikan Dostluk, Ticaret ve Seyr-i Sefain Anlaşması” adıyla imzalandı. Sultan II Mahmud’un, Amerika’nın dünyada rüştünü ispatlamış harp gemilerinin teknolojisinin Osmanlı Devleti’ne aktarılması şartıyla bu anlaşmaya razı oldu. Sultan II. Mahmud’un bu isteğinin anlaşmaya “gizli madde” olarak konuldu. Amerikan senato sunun ticaretle ilgili maddeleri kabul ederken, gizli maddeyi anlaşmadan çıkardı. Bunu duyan Sultan II. Mahmud ise ABD elçisini huzurundan kovdu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Sarayburnu’na gelen bir ABD savaş gemisinin “içindeki gemi yapım malzemeleri ile satışa çıkarıldığı” duyuruldu. Osmanlı Devleti de bu gemiyi hibe sayılabilecek bir bedelle satın almasıyla “gizli maddede öngörülen hususlar, ABD tarafından “gayrıresmi” olarak yerine getirildi. İlk buharlı gemimiz Bu tarihten sonra İstanbul’a gelen Amerikalı gemi mühendisleri, Sultan II. Mahmud’un himayesinde 1831-1839 yılları arasında Türkiye’nin ilk Amerikan tipi buharlı gemisini yaptılar. Sultan II. Mahmud bu mühendislere büyük bir tolerans gösterdi. Amerikalı mühendisler, istedikleri zaman Sultan II. Mahmud’un yanına girebildiler. Ancak idaredeki Ermenilerin entrikaları yüzünden Sultan II. Mahmud’un ani ölümünden sonra bu gemi mühendisleri İstanbul’u terketmek zorunda kaldılar ve 8 yıllık büyük hizmetler yarım kaldı. Henri Martini tüfekler Ticaret anlaşmasının imzalanmasından sonra Osmanlı Devleti, ABD’den büyük partiler halinde “Henri Martini” tipi tüfek satın aldı. Osmanlı Devleti Plevne Savaşı’nda da ABD’den aldığı Winchester adlı tüfek sayesinde büyük başarı kazandı. ABD’de üretilen beş seri atışlı bu silah o tarihlerde Avrupa’da bilinmiyordu. Osmanlı Devleti, tarihe geçen Plevne Savaşı’nda da Ruslara bu tüfeklerle kan kusturdu. Çünkü beş seri atışlı bu tüfekler, savaş teknolojisini birden bire değiştirdi. Tabya savaşlarında bizimkilerin tüfekleri boşaldı diye hücuma kalkan Ruslar, seri tüfek atışıyla karşılaşınca büyük zayiat verdi. Savaşlarda bulunan Avrupalı gazeteciler bile bunların çok etkili tüfekler olduğunu yazdılar.




1909 yılı, Nisan ayının 27’nci günü, çift atlı saray arabaları Yıldız Sarayı’nın önünde sıra sıra dizilmiş, yolcularını bekliyorlardı. Akşam karanlığında koşuşturan subaylar, askerler ve içinde mum yanan fanuslu lâmbaların ışığında güçlükle fark edilen sürücülerdeki telâş ve tedirginlik, atlara da sirayet etmişti. Huysuzlanıyor, başlarını aşağı yukarı sallıyor, ayakları ile toprağı eşeliyorlardı. Sanki, felâketlerle geçecek yılların işaretlerini şimdiden veriyorlardı.
600 yılı geride bırakarak yedinci asrını süren Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, kırılma noktası denilebilecek çok önemli bir gün yaşanıyordu. 32 yıl, 7 ay ve 27 gün süren bir saltanattan sonra 34’üncü padişah Sultan İkinci Abdülhamid Han, o gün tahttan indirilmiş, yerine kardeşi geçirilmişti.

Eski telgraf memuru, yeni dâhiliye nazırı 35 yaşındaki Talat Bey, İttihat ve Terakkî Partisi’nin başı olarak Meclis’e tamamen hakimdi. Pek çok milletvekili ve senatörün tereddüt içinde bulunmasına rağmen Meclis’i tehdit ederek hal’ kararını aldırmıştı. Ülke yönetimini ele geçirme hırsıyla akılları örtülmüş bulunan İttihatçılar, 33 sene tahtta kalmış bir padişaha hal’ kararının bildirilmesinde de büyük bir gaf yapmışlar, devletin şerefine ağır bir darbe indirmişlerdi. Aynı zamanda yeryüzündeki bütün Müslümanların halifesi unvanını da taşıyan padişaha hal’ kararını tebliğ için 275 kişilik meclisten seçtikleri dört kişilik heyete, biri Yahudi diğeri Ermeni iki gayrimüslim sokmuşlardı.İş, sandıklarından da kolay olmuştu. Eski padişahın, ağabeyi gibi ailesiyle Çırağan Sarayı’nda oturma isteğini reddetmişler, kendisini Selanik’e götürecekleri konusunda ısrarcı olmuşlardı. Onu öldürmeye cesaret edememişler, ancak İstanbul’da bulunmasını da tehlikeli görmüşlerdi. Osmanlı tarihinde ilk defa olarak, tahtından indirilen bir padişah İstanbul dışına çıkarılıyordu.Dışarıda bekleyen İkinci Ordu Kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa, İstanbul Merkez Kumandanı Albay Galip Bey ve eski padişahı Selanik’e götürmek üzere muhafız tayin edilen Kurmay Binbaşı Ali Fethi Bey duydukları ses üzerine başlarını çevirdiler. Elinde sadece küçük bir çanta olan Sultan İkinci Abdülhamid Han kapıda görünmüştü. Binbaşı Fethi Bey hemen ilerledi. Selâm verdikten sonra en öndeki arabanın kapısını açtı. Padişahın karşısına iki sultan hanım oturdu. Yanına Şehzade Abdürrahim Efendiyi almıştı. Küçük oğlu Şehzade Abid Efendi herşeyden habersiz annesinin kucağında uyuyordu. Diğer arabalara da diğer haremleri, kızları, hazinedarlar, musahip, bendegân ve hademeler bindiler. Bütün arabalar dolunca, eski padişaha Selanik’te geçirilen günlerde de tahtta imiş gibi hürmetkâr davranan muhafız Fethi Bey, atını padişahın arabasına doğru yaklaştırdı:-Hareket ediyoruz efendimiz, ferman-ı şahaneleri olacak mı? diye sordu. Hakan-ı sabık, içeriyi aydınlatan fanuslu mumun solgun ışığında binbaşının yüzüne baktı. Sakin ve vakur bir şekilde, Osmanlı Devleti tarihindeki bu önemli devreyi, kalın ve tesirli sesiyle, şu sözlerle başlattı:-Cenab-ı Hak yolumuzda muînimiz olsun..Kırbaçlar şakladı. Arabalar karanlığa doğru hamle yaptılar. Serencebey Yokuşu’ndan rıhtıma inen yolun iki tarafında silâhlı askerler, aralıklı olarak sıralanmışlardı. Rıhtıma varıp Karaköy’e yönelen arabalar, insandan eser görülmeyen İstanbul caddelerinde âdeta uçuyorlardı. Sanki herkes, Osmanlı Devleti için baş aşağı düşüşün başlangıcı olacak bu uğursuz anın, bir an önce bitmesini istiyordu... Sirkeci’ye varıldığında 6 vagonlu katar hazır bekliyordu. İstasyonun müdüriyet bölümünde bekleyen Talat Paşa, Fethi Beye son talimatları da verdi. Selanik’e kadar hiç durulmadan yol alınacaktı. Ortadaki 3 vagon eski padişah ve yanındakilere ayrılmıştı. Vagonlardan birine Fethi Bey ve yardımcısı 9 subay yerleşmişti. En ön ve en arkadaki 2 vagonda da 40 kişilik jandarma müfrezesi vardı. Nihayet tren hareket etti. Saatler, gece yarısından sonra biri gösteriyordu. Sultan İkinci Abdülhamid Han bütün memleketi demiryolları ile donatmıştı. Öyle ki, İstanbul-Eskişehir-Ankara, Eskişehir-Adana-Bağdat ve Adana-Şam-Medine demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. İşte şimdi 1893-1896 yılları arasında, bir Fransız şirketine yaptırdığı İstanbul-Selanik hattında kendisi sürgüne gidiyordu. Bütün gece ve ertesi gün yola devam edildi. Edirne’den sonra Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Drama ve Serez istasyonları geçildi. Verilen talimat gereği Selanik’ten bir önceki Kılkış istasyonunda duruldu. Fethi Bey eski padişahın vagonuna giderek, Alâtini Köşkü’ne arabalarla gidileceğini arz etti. Vagondan inen eski padişah, bütün aile fertleri arabalara bininceye kadar ayakta bekledi, en son olarak baştaki arabaya bindi. Atlı askerlerin refakatinde, gece karanlığında yola düşüldü.Padişah ve ailesini taşıyan arabalar, Alâtini Köşkü’nün havagazı lâmbalarıyla aydınlatıl mış bahçesine girdiler. 3. Ordu Kumandan Vekili Hadi Paşa ve diğer eşraf orada idi. Eski hakan arabadan inmeden herkesin köşke girmesini bekledi. Küçük şehzade Abid Efendi kucağında idi. Fethi Bey arabadan inmeye hazırlandığını görünce yaklaştı ve “Müsaade buyurunuz şevketmeab...” diyerek şehzadeyi kucağına aldı. Köşkün merdivenlerini çıkarlarken Selanik’te yatsı ezanları okunmaya başladı. Sultan “Aziz Allah celle şanüh...” dedi, dönerek eliyle dışarıdakileri selâmladı ve içeri girdi. Pencereleri tahta kepenklerle sıkı sıkıya kapalı köşkün kapıları da üstlerine kapanarak kilitlendi...Odalarda eşya yoktu. Alâtini Köşkü, Selanik’te Yalılar semtinde, İtalyan uyruklu un tüccarı Yahudi Giorgio Allatini’ye ait dört katlı bir bina idi. En son kiracısı İtalyan generali Robilan Paşa, Osmanlı jandarma teşkilâtını düzenlemek için getirtilmişti. Sultan ve ailesi, salonun ortasında ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Hepsi yorgun ve bitkindiler. Odalarda eşya yoktu. Salonun ortasında büyük bir masa ile iki koltuk vardı. Bu iki koltuğu el birliğiyle soldaki odaya sokup yan yana getirerek yaşlı padişaha dinlenmesi için hazırladılar. Uzun yolculuktan sonra ellerini yıkayacak su ve sabun yoktu. Yukarı katlara çıkacak mum yoktu. Musahip ağaların talebi üzerine Fethi Bey kovalarla su, sabun ve mum gönderdi. Yemek olarak gönderilen soğuk et, ekmek ve yoğurdun yanında çatal, kaşık ve bardak yoktu. Elleriyle yediler. Havlu bulunmadığı için yırttıkları bir gömleği bu iş için kullandılar.O sırada Fethi Bey bir otelden yorgan, yastık gibi şeyler bulup musahiplerle göndermişti. Çoğu kirli olan bu eşyadan en temizlerini seçip sultanın yatağını yaptılar. Koca köşkte bir tane bile halı, kilim bulunmadığından herkes yorganlara sarınıp kuru tahtaların üzerinde birer köşeye kıvrıldı. Yaşlı sultan yatsı namazını kılıp koltuktan bozma yatağına uzanırken, 3,5 yıl kalacağı bu yerde geçecek hayatının nasıl olacağını anlamış bulunuyordu. Tek bir mumun aydınlattığı odada için için ağlıyordu. Ama kendine değil, ülkesinin içine düştüğü karanlığa... Alâtini’de, gazete bile okumasına izin verilmeden geçecek uzun hapis günleri başlamıştı...




Kanuni kumandasındaki Osmanlı ordusu Viyana önlerinde bir an geri püskürtülünce, o zamana kadar sessiz duran kiliselerin çanları sevinçle çangırdamaya başladı. Kanuni Sultan Süleyman, esir olan Avusturya ordusu bayraktarı Von Sedlitz’den bunun sebebini sordu. Von Sedlitz:“Sizi geri püskürtmenin verdiği sevinçtir” cevabını verdi. Bozgu nun verdiği acıya rağmen Kanuni, Von Sedlitz’in bu cesaretinden hoşlandı. Bu sebepten ona ve arkadaşlarına iftihar elbisesi giydirerek:“Artık serbestsiniz” dedi ve gitmelerine izin verdi.




Sen gittin ey Osmanlı, âlemden elem kaldı
Altın kubbelerinden geride alem kaldı

Söğüd'ün yaylasını uzattın Viyana'ya
Çizdiğin haritadan elimde kalem kaldı

Atların nal sesini işiten o yıldızlar
Döküldü birer birer, göklerde dîdem kaldı

Tuna'nın sularına zehr attı nice küffar
Yeşerttiğin diyarda kupkuru bir nem kaldı

Baş eğdi minareler puthane karşısında
Camilerin yerinde, secdeden büsem kaldı

Resulun türabından uzaklaştı dudağım
Orda senin aşkından ağlayan Ka'bem kaldı

Revaklarla süsledin Ka'benin etrafını
Kubbelerin altında bir mahzun harem kaldı

Arzı dilhûn eyledin hasretinle dembedem
Ziyasını kaybeden gözlerimde nem kaldı

Adl ile muamelen mes'ûd kıldı beşeri
Bize o saadetten sadece matem kaldı

Kalbindeki zikirle aştın nice surları
Surların alnında tek harab kitabem kaldı

Kılıcın gölgesinde dinlenirdi bu cihan
Kılıçlar girdi kına ateşten gölgem kaldı

Asırlar hasretinden kıyamete koşuyor
Hatıran gönlümüzde mağrur, muhteşem kaldı

***

Sen gittin ey Osmanlı, kağıtta ferman kaldı
Leventlerinden yetim binlerce umman kaldı

Barbaros gemilerle selamlar Akdeniz'den
Topkapı Sarayı'nda bitmeyen hazan kaldı

Alemdeki her gülün özlediği bahçendi
Şimdi gül ve bülbülde, bir sonsuz hicran kaldı

Kuş görmeyen saraylar duvarda mahbus hâlâ
Rüzgarlar saraylarda kaç asır mihman kaldı

Cem edip nice aklı, emrine ram eyledin
Ukala'dan her akla bir başka derman kaldı

Her anın Bezm-i Aşkta şuaraya ilhamdı
Şiirlerin övdüğü yaşanan cinan kaldı

Kucak açtı İstanbul sevgilisi Fatih'e
Güller atan kızlardan bir tutam reyhan kaldı

Yedi tepe vecd ile yüklendi kubbeleri
Yedi kat arştan inen ilahi ezan kaldı

Mührünü vurdu arza aşk ile kubbe kubbe
Tarihlerin tahtinde bir Mimar Sinan kaldı

Gam dağıtan çeşmeler dest-i Muhammed idi
Bağrında bin yarayla, davet-i iz'an kaldı

Baki ile Nef'iden derin bir irfan kaldı
Söz bilmeyen Nedim'den derin bir irfan kaldı

Genç yaşında dünyaya sırt çevirdi Şeyh Galib
Ak düşmeyen bir sakal ve inci sühan kaldı

İstanbul'un ufkunda yükselen türbelerde
Peygamberin sevdiği kaç kutlu hakan kaldı

***

Sen gittin ey Osmanlı, yolunda esrar kaldı
Terk ettiğin mülklerde zehir yüklü har kaldı

Göğsünü siper edip durdurdu Selimiye
Evlad'ı Fatihan'dan kaç acı firar kaldı

Acz içinde seyrettik nice muhacereti
Istırablâ titreyen gönlümüzde ar kaldı

Orduların kurduğu otağların yerinde
Çadır kurduk mazluma içinde bizar kaldı

Düşmanların ardından, bin bayram icad etti
Sevınçle oynamayan toprakta mezar kaldı

Aşkın mürekkebiyle yazılmış nice hatlar
Silındi adavetle duvarlar bimar kaldı

Gözlerinden bilinen ma'şükalar gittiler
Uğrunda can verilen ne aşık, ne yar kaldı

Leb-i Derya yalılar kucaklardı fakiri
Yadımda o günlerden mehtabla, bahar kaldı

Boğazın sularıyla öpüşen saraylarla
Bu sevdayı arayan melül bir nazar kaldı

Ab-ı hayat akan o Sadabad'ın yerinde
Mazisine ağlayan mülevves cüy-bar kaldı

Kadrini bilmek için ne yazayım Osmanlı
Aczinin idrakinde bu küçük eş'ar kaldı




Kanuni Sultan Süleyman Han, birgün yakınları ile sohbet eder ken yanındakilere:“Milletin efendisi kimdir?” diye sordu. Onlar da:“Padişah hazretleridir” deyince,“Hayır, milletin efendisi reâyâ, yani köylüdür ki, ziraat ve hayvan cılık için huzur ve rahatı terkedip meydana getirdikleri mahsullerle bizleri doyururlar” cevabını verdi.




Osmanlı devletinin kuruluş seneleri. Orhan Gazi devri. 1328 yılı sonbaharı. Orhan Gazi, silah arkadaşları Akçakoca Gazi, Kara Mürsel Gazi ve Abdurrahman Gazi gibi bahadırları, İzmit ve daha sonra oradan Üsküdar’a kadar olan toprakların fethine memur etti. Akçakoca Gazi bir avuç kahramanla İzmit’i aldıktan sonra Abdurrahman Gazi’yi Üsküdar’a kadar olan kalelerin fethi için ileri gönderdi. Bu kalelerden en muhkem olanı, bugünkü Kartal - Maltepe yakınlarındaki Aydos kalesi idi.

Yüksek bir tepe üzerinde kurulu olan bu kalenin zaptı gayet güç olacağa benziyordu. Abdurrahman Gazi ve silah arkadaşları, buradan önce Gebze kalesini muhasara ettiler. Önce burası ele geçirilirse, Aydos’a giden yardım yolları kesilecekti. Bu arada, Aydos tekfurunun Eleni adında güzel, güzel olduğu kadar da akıllı bir kızı vardı. O günlerde bir rüya gördü. İçi ateş dolu korkunç bir kuyuya düşmüş, çıkmaya uğraştıkça batıyordu. Tam ümidini kesmişken bir Osmanlı bahadırı elini ona uzattı ve kuyudan çıkarttı. Bu sırada kan ter içinde uyandı. Hemen rüyasını, hizmetini gören ihtiyar kadına anlattı.

O da rüyayı şöyle tabir etti: “O gördüğün bahadır seni nikahlayacak ve Cehennemlik olmaktan kurtarıp Cennet ehlinden olmana vesile olacak.” Eleni uzun zaman bu rüyanın tesirinden kurtulamadı ve her gün geç saatlere kadar kale burçlarına çıkıp rüyada gördüğü o genci gözlemeye başladı. Evet, o bahadır Abdurrahman Gazi’den başkası değildi. Gebze kalesi önlerinde bir hafta kalan Abdurrahman Gazi, buranın fethinin uzayacağını anladı ve askerlerini orada bırakarak, üç arkadaşı ile birlikte Aydos kalesi önüne geldi. Bu sarp kayalara kurulu kalenin nasıl ele geçirileceğini düşünerek burçlara bakıyordu. Tam bu sırada, rüyada gördüğü ve aşık olduğu bahadırın yolunu gözleyen Eleni birden onu gördü. Bu zeki kız, onun niçin buraya geldiğini biliyordu.

Hemen bir kağıt buldu ve şunları yazdı: “Sabah şafak sökerken, şu anda bulunduğunuz yere geliniz. Sizi ve arkadaşlarınızı kaleye alacağım.” Bu kağıdı bir taşa sararak Abdurrahman Gazinin önüne attı. Abdurrahman Gazi ayakları dibine düşen taşı görünce, kimin attığını merak edip yukarı baktı ve Eleni ile göz göze geldi. Hemen kağıdı okudu ve arkadaşlarına olanları anlattı. Sabah namazlarını erkenden kıldıktan sonra aynı yere geldiler. Eleni burçların üzerinde onları bekliyordu ve bir ucunu burçlara bağladığı uzun bir halatın diğer ucunu onlara attı. Hemen kaleye tırmanan Abdurrahman Gazi ve arkadaşları, Osmanlı tehlikesinden gayet emin bir şekilde, sabaha kadar içip sızan tekfur ve askerini esir aldılar. Ertesi gün de bu esirlerle birlikte Eleni’yi Bursa’da, Orhan Gazi’nin huzuruna çıkardılar. Abdurrahman Gazi olanları arzettikten sonra Orhan Gazi, bu Rum kızını Abdurrahman Gazi ile nikahladı. Bu hanımından oğulları oldu. Bunlar, ilk Osmanlı akıncılarından oldular ve tarihte Rahmanoğulları adıyla anıldılar.




Preveze zaferinden üç yıl geçmişti. Alman İmparatoru Şarlken, Cezayir’i Osmanlı devletinden ayırmak için harekete geçti. Maksadı Kuzey Afrika’dan Osmanlıları çıkarmak ve buraları Hristiyanlaştırmak idi. Bu maksatla 516 gemiden müteşekkil muazzam bir donanma hazır ladı. Andrea Doria kumandasındaki bu donanmada 35.000 asker, 400 Malta şövalyesi bulunuyordu. İmparatorun bizzat katılacağı bu sefer de kendisine en büyük İspanyol, İtalyan ve Alman asilzadeleri de refakat ediyorlardı. Şarlken’in zafer alayını seyretmek için, İspanyol, İtalyan ve Alman düşes, markiz ve kontesleri de gelmişlerdi. Avrupa yüksek sosyetesinin en kibar hanımları ve genç kızları bu zafer alayın da İmparatorun yanında bulunmak fırsatını kaçırmak istemiyorlardı.

Cezayir’i savunan Barbaroszade Hasan Bey’in kuvvetleri 2600 levendi geçmiyordu. Hasan Reis bir gece düşman ordugahına yaptığı baskında haçlıları perişan etti. Daha sonra çıkan çok şiddetli fırtınadan faydalanan Hasan Reis haçlılar üzerine taarruza geçti. Avrupa’nın en seçkin Haçlı birlikleri birbirlerine karışmış vaziyette gemilerine hücum edip, birbirlerinin ayakları altında ezilirken armada larının ayrısı da karaya oturmuştu. 20.000 Haçlı askeri fırtınadan boğulmuş veya Osmanlı kılıçları altında can vermişti. 4.000 safkan süvari atından boğulmayanlar, erzakları kaybolan birlikler tarafından kesilip yenilmişti. Düşmanın ağırlıklarının da çoğu ele geçmişti. Barut ve tüfekleri ıslanmış, silahları ateş almıyordu. Zırhlı İspanyol askerleri yağmurdan bataklık haline gelmiş arazide yürüyemiyor, çamurlara gömülüp boğuluyorlardı.İmparator Şarlken, Malta şövalyelerinin kahramanlığı sayesinde canını zor kurtarmış. Kalan birkaç gemisiyle Cezayir’den ayrılıp denize açılmıştı. Ömründe felaketin bu derecesini görmeyen Şarlken ağlamış ve teessüründen, başındaki altın tacı fırlatıp denize attıktan sonra:“Haydi git zavallı oyuncak! Belki seni, bahtı benden daha açık bir hükümdar bulur da başına koyar” demişti.




Tarihimizdeki en büyük felaketlerden biri de Balkan savaşıdır. Balkanlarda Osmanlı devleti aleyhine kurulan ittifakı haber almasına rağmen, iktidardaki İttihad ve Terakki hükûmeti, Trakya’daki birlikleri, orduda yeni bir teşkilatlanma bahanesiyle terhis etmiş, sadece subay kadrosu kalmıştı. Bunu fırsat bilen Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ 8 Eylül 1912’de Osmanlı devletinin Balkanlarda son kalan topraklarına saldırdılar. Devlet alelacele seferberlik ilan etti ise de hızlı davranan Bulgar ordusu bir ay içinde Lüleburgaz’a kadar ilerledi. Edirne kahramanca direniyordu. Şükrü Paşa her türlü zorluğa rağmen Bulgarlara şehri teslim etmedi.

Batı cephesinde ise, Yunanlılar Selanik’i kolayca ele geçirmişler, daha sonra Yanya’yı kuşatmışlardı. Diğer taraftan şehirdeki bazı Arnavutlar isyan çıkardılar. Yanya’daki birliklerin kumandanı Esat Paşa ve müstahkem mevki kumandanı Vehib Bey’in gayretleri ile bu tehlike bertaraf edildi.

Bu günlerde, cephenin en ileri ucunda Cavit Paşa kumandasındaki 21. tümen, Kumanova’da, kendilerinden birkaç kat daha kalabalık Sırp, Karadağ ve Arnavut birlikleriyle girdiği muharebeyi kaybetmişti. Cavit Paşa faza zayiat vermemek için, emrindeki üç bin kişilik kuvvetle Yanya’ya çekildi. Gözünü budaktan sakınmaz cesur ve kahraman bir asker olan Cavit Paşa’nın, büyük fedakarlılarla yaptığı bu ric’at, Esat Paşa’yı son derece memnun etti. Çünkü Yanya, bu takviye kuvvetlerle Yunan kuvvetlerine uzun zaman direnebilirdi.

21. Tümen kumandanı Cavit Paşa, çok yorgun olmasına rağmen, doğruca Kolordu kumandanı Esat Paşa’nın karargahına gitti. Üstü başı perişandı. Günlerce uyku uyumamıştı. Esat Paşa eskiden beri tanıdığı bu kahraman subayı sevinçle karşıladı.

-Geçmiş olsun kardeşim, büyük ızdırap çektiniz. Ne yapalım, talih-i harp bu. Çok yorgun olduğun gözlerinden belli, âdeta ihtiyarlamışsın. İstersen bu ece istirahat et, yarın görüşelim.

Cavit Paşa kumandanının sözünü kesti:

-Yok paşam. Konuşmaya ihtiyacım var. Doğru söylüyorsun bu felaket beni on yaş ihtiyarlattı. Sen beni iyi tanırsın, 313 Yunan harbinde beraber bulunduk. Allah’ını seversen söyle, düşman önünden kaçacak asker miydim ben?

Esat Paşa, arkadaşını teessürünü anlamıştı. Onu teskin etmek için:

-Üzülme kardeşim, seni herkes tanır. İnşaallah burada beraber çalışırız, dedi.

Cavit Paşa odanın içinde asabi adımlarla dolaşıyor ve kendisini şu sözlerle savunuyordu:

-İhanete uğradık Esat Paşa ihanete... Arnavutlar bizi bırakıp dağıldılar. Bir an kendimi ric’at edenlerin arasında buldum. Üç bin Anadolu evladını toparlayabildim. Garp ordusu ile irtibatımız kesildi, her taraftan kuşatıldık. Mühimmat tedariki zorlaştı. Emrimdeki Anadolu evlatlarını bile bile tehlikeye atamazdım paşam. Ben vazifemi yaptım.

Cavit Paşa yıkılır gibi sandalyeye oturdu. Başını elerinin arasına aldı:

-Keşke ölseydim de bu günleri görmeseydim. Yarın benim adımı da kaçakların arasında sayacaklar. Bana yazık olmaz mı? Halbuki ben düşmana teslim olmadım. Belki faydam dokunur diye askerimle buraya geldim.

Cavit Paşa ağlıyordu. Esat Paşa elini arkadaşının omzuna koydu:

-Üzülme Cavit, herkes seni tanır, dedi.

Yunan kuvvetlerinin Yanya’ya baskısı gittikçe artıyordu. Fakat ağır kayıplar vermesine rağmen bir adım ilerleyemiyordu. Binbaşı Ali Fuat Bey, (Daha sonraki yıllarda Ali Fuat Cebesoy olarak tanınacaktır) Bijan köyünde bir Yunan birliğini geri püskürtmüş ve köyü geri almıştı. Cavit Paşa’nın karargaha geldiği gece kurmay heyeti, bir felaket haberini aldılar. Yanya’nın başlıca kilit noktalarından birisi olan Manalusa tepesi, Yunan kuvvetlerinin eline geçmişti. Âni tedbirler alınmazsa, şehri boşaltmak gerekecekti. Çünkü buradan bütün şehri bombardıman edebilirlerdi.

Esat Paşa, istişare etmek için Cavit Paşa’ya vaziyeti anlattı.

-Eğer bu tepe geri alınmazsa Yanya’daki kıt’aların vaziyeti çok tehlikeli bir hal alacaktır. Seninle beraber gelen kuvvetler çok yorgundur. Fakat burasını da geri almak lazım, ne dersin?

Cavit Paşa tereddütsüz:

-Çok iyi olur, ben hazırım

Cevabını verdi ve birliklerini taarruza hazır hale getirmek için biraz zaman isteyerek Esat Paşa’nın yanından ayrıldı. Fakat iki saat sonra geri geldi.

-Her şey hazır paşam. Üç tabur yarın şafakla beraber taarruza geçebilecek durumdadır. Müsaade ederseniz bu taburlara bizzat ben kumanda etmek istiyorum, dedi.

Esat Paşa hayretler içinde kalmıştı:

-Ne yapıyorsun Cavit? Koca bir tümen kumandanı, alaydan küçük bir birliğe nasıl kumanda eder? Sonra, kazandığı kolay bir muvaffakiyetten dolayı maneviyatı yükselmiş bir düşmana karşı pervasızca atılmak çok tehlikelidir.

Fakat Cavit Paşa ısrar ediyordu:

-Ben düşman kurşunundan korkacak adam değilim. Ben, silah arkadaşlarıma, herkese ve kılıca karşı borçluyum. Bozgunun lekesini silmek için bir şeyler yapmak mecburiyetinde yim. Paşam, şehid olursam, yerimi derhal Albay Hüsnü bey alacaktır. O da benimle geliyor. Şimdi senden bir ricam var. Harp bu, belki geri dönemem. Eğer ir gün benden bahsetmek lazım gelirse, Cavit vatan için ölmekten çekinmemiştir, de!

Şafakla beraber üç tabur Manalusa tepesine taarruza geçtiler. Daha önceden bu tepeyi savunurken, Yunan kuvvetleri tarafından mağlup edilen ve ric’at etmekte olan az bir kuvvet de, Yanya müstahkem mevkii kurmay başkanı Yüzbaşı Emin Bey tarafından durduruldu ve onlar da taarruz eden birliklere katıldılar.

Cavit Paşa askerin önünde vuruyor, onları bir an önce tepeye ulaştırmak için çalışıyordu. Anadolu’nun yiğit askerleri müthiş bir cesaretle atılırken, Cavit Paşa’nın kumanda eden sesi işitiliyordu:

-Topçular, ateş! Nişangah sekiz yüz!..

Akşama doğru vaziyet lehimize dönmeye başladı. Fakat tam bu sırada Cavit Paşa, birliklerden biraz ayrıldığı ileri hatta, kalbine isabet eden bir şarapnelle şehid oldu.

Albay Hüsnü bey, kırık bir top arabasının üzerine sıçrayarak kumandayı eline aldı ve seslendi:

-Her üç tabur! Benim kumandamdasınız!

Mehmetçikler, çok sevdikleri Cavit Paşa’nın şehadetinden az sonra, ne pahasına olursa olsun onun emrini yerine yerine getirmek azmiyle, şiddetli bir taarruz daha yaptılar ve Manalusa tepesi üzerindeki kalabalık Yunan birliklerini püskürterek, Türk bayrağını tepeye diktiler.




Kanuni Sultan Süleyman 1522 senesi Aralık ayında Rodos adasını fethetmişti. Şövalye lerin kumandanı olan Üstad-ı Azam L’isle Adam, maiyetindeki en büyük şövalyelerle birlikte Kanuni Sultan Süleyman‘ın huzuruna kabul edildi. Üstad-ı Azam, Cihan Padişahının huzuruna çıkmadan önce 24 saat Otağ-ı Hümayunun kapısında bekle tildi. Bu bekleyiş sırasında yanındaki şövalyelere:

“Bu hükümdar, gençliğine rağmen kemal ve tedbir sahibidir.” Demek suretiyle Kanuni hakkındaki fikrini belirtti. Osmanlıların hanedan rengi olan al renkle döşenmiş Otağ-ı Hümayuna girince, som altından tahtta oturan genç padişahı gördü ve hemen ayaklarına kapandı. Nezaketi ile tanınan Kanuni, Üstad-ı Azama kalkmasını işaret ettikten sonra, kahramanca yaptığı müdafaadan dolayı tebriklerini bildirdi. Daha sonra padişah, kaleye girdi ve şehri gezdi.

Bu günlerde Hristiyanlık aleminde Noel kutlanıyordu. Papa II. Hadrianus, Roma’da Saint Pierre kilisesinde Noel ayinini icra ederken kilisenin saçağından bir taş düştü ve Papa’nın ayaklarına doğru yuvarlandı. Kardinaller bu hadiseyi, aylardan beri kuşatması devam eden Rodos’un düşmesine yorumladılar ve bir süre sonra bu haber Roma’ya ulaştı.




Yıl bin dört yüz elli üç, mevsim bahar, ay Nisan
Geldi Bizans önüne genç Padişah Mehmed Han
İstanbul önlerinde kurdu karargahını
Ümit ve iştiyakla sürüyordu atını

Gürledi askerine: “Haydi göreyim sizi
Ya Bizans’ı alırız. Ya Bizans alır bizi”

Âlim ve evliyadan, kim varsa o gün şayet,
İstisnasız hepsini yanına etti davet
Yer aldılar herbiri Padişahın yanında
İstişare ederdi onlar ile anında
Nihayet harp başladı, hücuma geçti erler
Yalnız tek arzuyla çarpıyordu yürekler
O da Resulullah’ın dokuz yüz sene önce
Verdiği şu müjdeye kavuşmaktı hemence:
“Elbet Kostantiniyye fetholacak bir zaman,
O ne iyi erlerdir, o ne iyi kumandan”

Şöyle çarpıyordu ki, herkesin kalbi o gün
“Bizans Türk’ün olacak, müjdesi var Resulün”
Gemiler karalardan indirildi peş peşe
O gün Akşemseddin’e sordu ki şunu Fatih
“Acaba hangi günde nasip olur bu fetih?”
Buyurdu ki “gelince Mayıs Yirmidokuza
Geçin seher vaktinde, şu yerden taarruza
Fetholur Bizans o gün Allah’ın nusretiyle
O gün Kostantiniyye dolar ezan sesiyle”

O günün gecesinde bilcümle mücahidler
Abdestlerini alıp, bol bol dua ettiler.
Padişah, çadırında kendi de bizzat yine
Gözyaşları dökerek çok yalvardı Rabbine
Kıldılar cemaatle sabah namazlarını
Teftiş etti Padişah, hemen ordularını
Sonra hitap etti ki: “Ey benim gazilerim
Ben dahi sizin ile en önde harp ederim
Allah’ın yardımıyla bu Bizans bugün düşer
Haydi göreyim sizi, ya şehadet ya zafer”

Hücuma geçti erler, önde Padişah ile
Gökleri inlettiler, tekbir sadalarıyle
Büyük bir iştiyakla atıldılar ileri
“Ya İstanbul, ya Cennet” diyorlardı herbiri
Balyemez toplarının her bir gürlemesiyle
Yer yerinden oynardı Allah Allah sesiyle
Yerinde duramazdı, padişah heyecandan
İsterdi “Bitsin artık bu fetih geç kalmadan”
Ve lâkin köhne Bizans bir türlü düşmüyordu
Bu yüzden genç padişah sabırsızlanıyordu
Gönderdi bazısını hemen Akşemseddin’e
Sordurdu: “Gecikmenin hikmeti nedir?” diye
Ve lakin o gidenler geri dönüp geldiler
“Çadırı kapalıydı, giremedik” dediler
Bu sefer genç padişah kendisi gitti bizzat
Çadır sıkı sıkıya kapalıydı hakikat
Baktı bir aralıktan, kimse yoktu içerde
Endişe eyledi ki, “Hocam acep nerede?”
Merak ve heyecanla yine baktı bir ara
Gördü ki Akşemseddin çekilmiş bir kenara
Kuru toprak üstünde diz çökmüş oturuyor
Ellerini kaldırmış dua edip duruyor
Gözyaşları sel gibi akarken gözlerinden
O zamanın kutbunu istiyordu Rabbinden
“Yâ Rabbi! Bu zamanın kutbu hangi veliyse
Onu bu çetin günde, imdada gönder bize”

Padişah bu duaya “âmin” dedi içinden
Onun da yağmur gibi yaş aktı gözlerinden
Çadırdan ayrılarak gelirken ordugaha
Ordusunun önünde gördü bir ordu daha
Elbiseleri beyaz, yeşildi sarıkları
Görür görmez padişah tahmin etti onları
Önde beyaz atıyla nur yüzlü bir ihtiyar
O devrin kutbu olan Ubeydullah-i Ahrar
Hücum ediyorlardı, aşk ile hepsi birden
Bu hadise üstüne fazla vakit geçmeden
Ulubatlı Hasan da burçlara tırmanarak
Çıktı yüksek bir yere, pek çok yara alarak
Osmanlı sancağını dikti burcun üstüne
Sancak dalgalanırken o uçtu Cennetine
Açılan gediklerden mücahidler, gaziler
Girdiler içeriye, fetih oldu müyesser
Girmiş Ayasofya’ya, Bizans halkı korkudan
Ve kilitlemişlerdi kapıyı arkasından
Yirmibir yaşındaki genç padişah atıyla
Girdi surdan içeri, şerefiyle şanıyla
O gün Bizans Patriği kapandı ayağına
Zavallı kapılmıştı, öldürülür zannına
Lakin bilmiyordu ki, Osmanlı Türk’ü bunlar
Asla teslim olana yapmazlardı bir zarar
Onu yerden kaldırıp teselli etti hemen
“Korkma, Osmanlı Türk’ü zulüm yapmaz katiyen”


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Ramazan 1440
Miladi:
27 Mayıs 2019

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter