Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1915 senesinde, dünyanın en güçlü donanmasını Çanakkale’de perişan eden Türk as keri, eski silahları ve yetersiz cephanesine rağmen, bazı cephelerde parlak zekası ile kara savaşında bir çok zaferler kazanmıştı.İngiliz denizde ağır bir yenilgi alınca, bu sefer karaya asker çıkararak İstanbul’a ulaş mayı denediler. 25 Nisan 1915 günü beş noktadan çıkarma yapmaya başladılar. Ana çıkar ma noktası, Arıburnu civarındaki (Y) olarak adlandırdıkları yerdi. Burada o gün nasıl bir olay meydana geldiğini, olayın görgü şahidi olan ve İngilizlerle birlikte savaşa katılan bir Rus subayının hatıralarından okuyalım:“Y kumsalında, savaş tarihine geçmiş en feci sahnelerden biri oynandı. Orada sol ta rafta, 42 metre yüksekliğinde bir duvar vardı. Bu Arıburnudur. Sağ tarafta ise büyük kütle halinde “Avrupa Kilidi” denilen taş yığını bulunmaktaydı. “Kilit” güllelerle hayli hırpalanmış ise de henüz yıkılmış değildi.

Gemilerden yarım saat süren bombardımandan sonra, her biri 4 mavna çeken 8 römorkrö sahile yanaştı. Arkadan koskoca Riverclyde gemisi, asker çıkarmanın ilk neticesini bekleyerek yavaşça sürükleniyordu. Osmanlı tarafında tam bir sessizlik vardı. Tek bir atış bi le işitilmiyordu. Römorkörler sahile doğru ielrlemeye başladılar. Fakat suun sığlığı yüzün den sahilden 30-40 metre açıkta du maya mecbur oldular.Fakat ne dehşet! Suya atlayanlardan hiç biri yerinden kımıldayamıyordu. Meğer su altına yerleştirilen dikenli tel setleri varmış. Bunlar, denize atlayanların ayaklarına batıyor du. Dalgalı deniz yüzeyi, dipte dikenli tel ile sarılan kazıkları belli etmiyordu. Osmanlı askeri ise bu anı bekliyordu. Denizdeki dikenli tellere takılıp kalan İngiliz askeri üzerine Kilitburnu’ ndan ve Arıburnu’ndan yoğun bir top ateşi başladı. Suda bulunan askerlerin hepsi bir anda eridiler. İngiliz kumandan, römorkörlerin arkasındaki Riverclyde gemisindeydi. Birkaç bin kişinin göz açıp kapayıncaya kadar kırılması üzerine hemen hareket emrini verdi. Geminin önüne bağlı mavnalar, sahile kadar köprü görevini yapacaktı. Fakat bu gemideki askerler de denize atılır atılmaz, yine tepelrede mavzilenen Osmanlı tabyaları tarafından kuş gibi avlan dılar. İngiliz kuvvetlerinden beşbini, yarım saat içinde erimiş, geriye ancak bin asker kalmış tı. İngiliz General, bu defa kendisi ileri atıldı. Ancak yukarıdan atılan isabetli gülleler, mav naları gemiye bağlayan halatları koparmış, mavnalar kıyı boyunca sürüklenmeye başlamıştı. Nihayet, kumandanları başta olmak üzere bu son düşman birliği de, bir teki bile kurtulama dan denizin dibini boylamıştı. İngilizlerin çıkarma teşebbüsü, o gün saat 11.00 bile olmadan büyük bir felaketle bit mişti.




Evliya Çelebi, seyahatnamesinde başından geçen bir vakayı şöyle anlatır:“İstanbul’dan bazı mektupları hamil olduğum halde ulak olarak hareket ettim ve Gebze, İznik, Eskişehir üzerinden Akşehir’e yaklaştım. Sarplık içinde menzil beygirlerinin ağır yürüyüşü yüzünden o gece dağda kaldık. Sabah namazı için abdest alırken, alaca karanlıkta dağın içinden, cenk kıyafetleriyle heybetli bir süvari çıkageldi. Ama atı ve kendisi bitap... Hemen hakir (Evliya Çelebi):-Bu iyiye alamet değildir, düşüncesiyle endişelenmekle beraber, korku belası onu yanıma davet ettim. Bütün zebun görünüşüne rağmen yeri sarsan adımlarla yaklaştıysa da, kahvaltı soframıza oturmak istemedi. Ama ben:-Elbette bir lokmamızı yemelisin, deyince razı oldu. Sofra başına geçince, hemen sö zü açıp:-Dünya-Ahiret kardeşim ol...Devletten düşmüş bir yiğide benzersin. Atların dahi ze bun olmuş. Nerelisin? Adın nedir? Dediğimde şöyle cevap verdi:

-Madem ki bana kardeş dedin, kabul ettim. Artık sen benden emin ol, ben de senden. Taamını dahi yedik. Ben Gürcü Nebi’nin baş bölükbaşısıyım. Adıma Çomar Bölükbaşı derler. Üsküdar cenginde bozulup dağdan dağa kaça kaça buralara kadar gelip sana rastladık, de yince hemen kalktım ve onu kucaklayıp öptüm. Amma, gûyâ manda derisi öpmüşüm. Saka lının kılları neşter gibi ciğergâhıma ve dudaklarıma battı...Lâkin ne yaparsın? Dedik ya, korku belâsı...-Şimdi seni tanıdım, dedim. Ben dahi o cenkten gelirim. Çorbacı Mehmet Ağaya saldı rıp Şanlı Osman Ağa ile cenk ederek adamlarını aktaran sensin ha? Artık seni bırakmam. Ben, Şam Veziri Murtaza Paşanın adamıyım. Ona sözüm geçer. Birlikte Paşaya gideriz. Sana beylik alırız.-Canıma minet. Ama ne var ki, atlarım çok bitkindir. Bozgundan beri gündüz dağlar da yatar, gece yollarda giderim. Köylere, kasabalara uğramaktan korkarım. Açlık canıma yettiğinde sana rastladım. Önce niyetim başkaydı. Seni avlayayaım derken, tatlı dilinle, ekmeğinle, tuzunla sen beni avladın. Lakin görüyorsun işte, bu yorgun atlarla sana ayak uyduramam. Atlattığım tehlikeyi düşününce soğuk soğuk terler döktüm. Ama renk vermedim.-Senin hatırın için ben dahi menzil menzil giderim. Atların yolda kalırsa sana at veri rim. Durmayıp hemen yola koyulalım, dedim.İşte, yiğitler yiğidi Çomar Bölükbaşı’ya rastlamamız böyle oldu.Onun, akla zor sığan sergüzeştleri vardır. Bir savaşta da beraber bulunduk. Yiğit liğine herkes şaştı. Fakat en son kahramanlığı, herkesi ağzı açık bıraktı: “50 seçme yiğitle Kuskun yolundan gelirken Hakkari Hanının 500 atlısı onları gözet leyip dururmuş. Nihayet çok sarp bir yerde kıstırıp, önlerini ve ardını çevirip üzerlerine saldırdılar. Yerin darlığını görünce, hemen attan indi ve düşman içine yalınkılıç dalıp, göz açıp kapayana kadar yetmiş adamı yere serdi. Cenk iyice kızıştı ve adamlarından yirmisi kırıldı, otuzu sağ kaldı. Tam bu sırada Hakkari’den, onların saflarına 2000 atlı daha yetişti. İyice sıkıştılar. Çomar, kurt gibi kudurup cenk ederken, adamlarından kalan 30 kişi de kırıldı. Yalnız kalmıştı. Hemen atının yanına varıp iki gözünden öptükten sonra:-Bismillah!...Ey dağlı doru! Diyerek ata atladı ve Hakkarililerin arasına daldı. Önü ne geleni kırmakla beraber gördü ki, o dar ve sarp yerde binlerce adam kuşatmış. Kaçacak yer yok. Arkasına bir baktım, iki minare yükseklikteki yalçın kayaların aşağısı Van deryası. Hemen bir kere:-Ya Allah! Sana sığındım! Diye ata ökçe vurup, doludizgin o başdöndürücü uçurum dan kendisini deryaya attı. Arkasından bağırıyorlar; “Bre koman, Çomar atıyla deryaya atlı yor. Yüzerek karşı sahile geçecek! Diye.Atın boynuna yapışmış vaziyette deryaya düştü. Biraz sonra su yüzüne çıkıp, yüzerek karşı sahile ulaştı. Fakat burası bataktı. Bir saat uğraştıktan sonra, çizme ve çakşırlarını bırakmak suretiyle kurtuldu. Tam bataktan çıkmak üzereyken, Hakkari beyinin adamları yetiştiler. Yanında ne tüfek kalmış, ne kılınç. Baktı ki, baltası atın eğerinde asılı duruyor. Hemen kaptı ve dalsatır aralarına daldı. 20 tanesini daha kırdıktan sonra diğerleri kaçtılar. Hemen atını bataktan çıkarmak için yanına geldi. -Yâ Hey!.. deyip kaldırmaya davrandı ve at kişneyip ayağını toprağa bastı ve bataktan çıktı. Hemen ata atlayıp, arkadaşlarına yardıma gelen Hakkarililere saldırdı. Her tarafı ıslak, şallak mallak balta sallarken, atı sendelemeye başladı. Bir de baktı ki, beş altı yerinden yaralanmış, dermanı kalmamış, dizleri titreyip durur. Attan indi ve dalsatır cenge devam ederek, kıyı kıyı gerilemeye başladı. Biraz sonra bir türbeye rastladı. Hemen, “Süren Baba” adlı bu ziyaretgaha daldı ve pencereden cenkleşirken, mertliği bırakıp tüfeğine el atan kanı bozuk birinin gönderdiği bir kurşun Çomar Bölükbaşıyı alnından vurup devirdi. Hemen başını kesip Hakkari Beyine getirdiler. Ama sonradan, “Yiğittir” diye başı tekrar gövdesinin yanına getirilip, Süren Baba’nın yanına defnettiler.”Ben, hakîr-ül fakîr Evliya Çelebi, kırk iki yıldan beri nice savaşlarda nice gaziler tanı dım. Lakin Seydi Ahmed Paşa, Ketağaç Paşa ve bir de bu Çomar Bölükbaşı gibi bahadır ve yiğit erler görmedim. Onun için medhettim.




Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul'u küffâr elinden kurtarmak üzere kuşatmıştı. Fetih ordusu İstanbul surlarına dayanmış, Fâtih Sultan Mehmed Han fethin gerçekleşeceği zamânı sabırsızlıkla bekliyordu. Leşker-i duâ adı verilen duâ ordusu âlimler ve velîler, fetih için gözyaşı dökerek duâ ediyorlardı. Kır atının üstünde heybet ve celâdetle duran genç hükümdâr, orduyu şevke getirici konuşmalar yapıyordu. Etrâfa dalga dalga yayılan ordu, Feth-i mübînin gerçekleşmesi için canla başla çarpışıyordu. Şehir düşmek üzere idi. İşte tam bu kritik zamanda ordunun arasında; "Ordu susuz kalmak tehlikesiyle karşı karşıya, kuyular boş, çeşmeler akmıyor." şeklinde bir söylenti yayılmaya başladı.

Bu kötü haber kısa zamanda her tarafta yayıldı. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılan bu söylenti nihâyet genç pâdişâhın kulağına kadar geldi. Bu haber üzerine genç pâdişâhın yüz hatları bir anda değişti. Etrâfında bulunan vazîfelilere hitâb ederek; "Tez gidin Sakabaşını bana getirin!.." dedi. Vazîfeliler hemen gidip Sakabaşı Ali Efendiyi genç pâdişâhın huzûruna getirdiler. Yüzünden nûr akan, hafif beli bükük Ali Efendi sırtında kırbası olduğu hâlde Fâtih Sultan Mehmed Hanın huzûruna girdi. Pâdişâh ne kadar telaşlı ve üzüntülüyse, Saka Ali Efendi de o kadar soğukkanlı ve sâkin duruyordu. En ufak bir endişe izi taşımıyor, her zamanki gibi tebessüm eder bir hâlde pâdişâhın yüzüne bakıyordu. Pâdişâh onun böyle kritik bir anda gâyet sâkin ve aldırmaz bir durumda olduğunu görünce iyice celâllendi ve şöyle seslendi:"Olanlardan haberin yokmuş gibi duruyorsun Ali Efendi!.. Ordu susuz kalmış, asker susuzluktan kırılıyor. Neden gerekli tedbiri almazsın da bizi müşkil hâle düşürürsün? Şimdi ne olacak. Bu hâle nasıl çâre bulacağız?"Sakabaşı Ali Efendi gâyet sâkin ve tebessüm ederek; "Devletlü pâdişâhım! Merak etmeyiniz. Su çok." diye cevap verdi. Onun bu hâli karşısında daha da hiddetlenen genç pâdişâh; "Su çok mu dersin? Alay mı edersin sen askerle? Ordu susuzluktan kırılırken ne biçim laf edersin?" Sultanın iyice öfkelendiğini ve üzüldüğünü gören Sakabaşı Ali Efendi, arkasını pâdişâha dönüp, sırtındaki su kırbasını pâdişâhtan tarafa çevirdi ve; "Ben yalan söylemem sultanım. Bakın isterseniz ne kadar çok suyumuz var." dedi.Sakabaşı Ali Efendinin bu sözünden pek bir şey anlamayan Fâtih Sultan Mehmed Han, Ali Efendinin sırtındaki kırbanın içine baktı. Bir de ne görsün? Kırbanın içinde bir deryâ büyük bir okyanus görünmekte. Göz alabildiğine uzanan su, bir değil, binlerce orduyu doyuracak kadar çok. Gözlerine inanamayan genç pâdişâh, yanında bulunanlara da kırbanın içine bakmalarını emretti. Sırasıyla kırbanın içine eğilip bakan vezirler, kumandanlar ve diğer vazîfeliler de büyük bir şaşkınlık ve hayret içinde aynı manzarayı gördüler.Olanların, Allahü teâlânın velî kullarına ihsân ettiği bir kerâmet olduğunu anlayan genç pâdişâh, su bulunmasına rağmen askerin susuz bırakılmasından maksadın ne olduğunu birden kestiremedi. Sakabaşı Ali Efendiye dönerek; "Su bulunmasına rağmen nedir senin bu yaptığın?" diye seslendi. Pâdişâhın daha fazla gazaplanmasından çekindiği için olanları tek tek anlatmaya başladı:"Ey cihan pâdişâhı! İstediğin kadar su işte burada. Fakat ben askere suyu doyumluk veremiyorum. Çünkü onlar kahramanca savaşıyor, yorulup terliyorlar. Eğer istedikleri kadar suyu versem hepsi hastalanıp yatacaklar. Sonra da zaferimiz tehlikeye düşecek düşüncesiyle böyle yapıyorum." dedi.Sakabaşı Ali Efendinin ârifâne sözleri ve kerâmeti karşısında söyleyecek söz bulamayan Fâtih Sultan Mehmed Han, saygı ve muhabbet dolu nazarlarla ona bakmaya başladı.Kerâmet göstermekten kaçındığı halde, kerâmetinin ortaya çıktığını gören Sakabaşı Ali Efendi, sırtındaki kırbayı hızlıca yere bıraktı. Başta pâdişâh olmak üzere bütün vezirlerin ve âlimlerin hayret dolu bakışları arasında kırbanın düşüp parçalandığı yerde bir su kaynağı ortaya çıktı. Şırıl şırıl akan bu pınardan ordunun su ihtiyâcı giderildi. Bu hâdise üzerine Fâtih, Sakabaşı Ali Efendiye Deryâ Ali Baba ismini verdi.Olanlardan son derece memnun olan Fâtih Sultan Mehmed Han, yüksek bir velî olduğunu anladığı Deryâ Ali Baba'ya; "Ne murâd edersin ey Deryâ Ali! İste ki verelim." dedi.Deryâ Ali Baba'nın bu dünyâ ile ne alâkası olabilirdi. O, gönlünü yüce Rabbine bağlamış, Hakk'ın zikriyle ömrünü geçirmekteydi. O, görünen deryâlarda değil, ilâhî aşk deryâsında gark olmuştu.Fâtih Sultan Mehmed Han, fetihten sonra büyük bir velî olan Sakabaşı Deryâ Ali Dede'yi unutmadı. Ona şimdi Kazlıçeşme'nin kurulu bulunduğu yerde geniş bir arâzi tahsis etti. Uzun yıllar burada yerleşen, İslâm dînine ve müslümanlara hizmet etmeyi tek gâye edinen Deryâ Ali Baba, Fâtih Sultan Mehmed Hanın saygı ve muhabbet duyduğu kimselerden oldu. Zaman zaman ziyâret eden Fâtih Sultan Mehmed Han ona ve sevenlerine iltifât ve ihsânlarda bulundu.Uzun yıllar civârın en sevilen kişisi olarak yaşayan Deryâ Ali Baba; kendisine tahsis edilen arâziyi sağlığında vakfetti. Yakınlarına da; "Bunlardan fakir fukara sebeplensin." diye vasiyette bulunduktan sonra vefât etti. Bugünkü Kazlıçeşme otobüs durağının yanındaki türbeye defnedildi. Türbesi, sevenleri ve çarşı esnafı tarafından ziyâret edilmektedir.




Bir gün, Sultan II. Mahmud Han’ın Sadrazamlarından İzzet Paşa, tebdil-i kıyâfetle Eyyüb' deki Ömer Rızâî Efendi’nin dergahına geldi. Şeyh hazretlerinin sohbeti ile şereflendi. Şeyh hazretleri hiç bir sıkıntısından bahsetmeyip hayır duâda bulundu. Bu sırada Rusya Çariçesi Katerina'nın İslâm düşmanlığından ve kabul edilemeyecek tekliflerinden bahsedip duâlarını istedi. Şeyh hazretleri ise; "Gönlünü ferah tut. İnşâallahü teâlâ kısa bir zaman sonra habisin ölüm haberini alırsın." buyurdu. Öte yandan binânın hâline vâkıf olan İzzet Paşa, saraya döndükten sonra ilk olarak mîmar ağayı azledip yerine başkasını tâyin etti.

Bu sırada Katerina'nın ölüm haberini de alan İzzet Paşa çok memnun oldu. Bunun şükrânesi olarak daha önce yaptırdığı tekkesine bitişik yan bahçeyi satın aldı ve oraya Şeyh için bir ev yaptırdı.Yine o târihlerde bir gün İzzet Paşa tebdîl-i kıyâfetle Eğrikapı dışında Savaklar denilen mahaldeki bir dergâha gelmişti. Şeyh efendimize de haber göndererek oraya getirttirdi. Sohbet esnâsında bir ara İzzet Paşa Kaptan-ı deryâ Küçük Hüseyin Paşanın uygunsuz hareket lerinden ve beytülmâli lüzumsuz yere sarfetmesinden bahsederek kendisinin uygun bir şekilde defedilmesi arzusunda olduklarını bildirince Şeyh hazretleri; "Bu fakir cellâd olmak için gelmedik. Bizlerden o şekilde bir iş meydana gelmez ve gelmesine dahi ihtimal yoktur. Zîrâ Hüseyin Paşanın pekçok fakir, fukara, çâresiz ve kimsesizi vardır. Onların geçimlerine cenâb-ı Hak onu vesîle kılmaktadır. Şâyet bir tekke binâ eyledim diye yüzüme kakarsanız bana tekke lâzım değildir." diyerek üzüntülü bir halde dergâhı terk etti. O gün Hicaz'a gitmeye niyet eyledi. Ancak o gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz dergâha gelerek; "Şeyh Ömer bu dergâh Allahü teâlânın ve benim rızâm ile binâ edilmiştir. Kırka kadar (hicri 1240 yılına kadar) burada otur, sonra gelirsin." buyurdular. Bu emir üzerine Ömer Rızâî hazretleri 1824 (H.1240) yılına kadar dergâhta ikâmet etti. Bu müddet zarfında nice fukara, dervişân, mürşidler, mücâhidler, devlet adamları gelerek sohbetine erdiler. Nasihatlarından istifâde ettiler. Duâları ile bereketlendiler.




Ömer Rızâî Efendi, aldığı manevi bir işaret üzerine Kahire’ye doğru yola çıktı. Kâhire'ye vâsıl olduklarında bir câmide vâz ü nasîhatla meşgûl iken Mısır Vâlisi İzzet Mehmet Paşa’nın dikkatini çekti. Paşa, Ömer Efendinin ilim ve ihlâstaki yüksek derecesini görerek onu ilim meclislerine dâvet etti. Bunu duyan Mısır'ın en değerli âlimleri meclisine gelerek Ömer Efendinin sohbetine katıldılar.Diğer taraftan İzzet Paşa sadâret emeli ve arzusu ile de dolu idi. Nitekim o bu maksadla Ömer Efendiden duâ buyurmasını istedi. Bunun üzerine Ömer Rızâî Efendi; "Bizim elimizde bir şey yoktur. Allahü teâlâ ne dilerse o olur. Duâ edelim haklarında hayırlısı olsun." buyurdular.

Sonra bir câmide kırk gün ibâdet ve zikirle meşgul oldu. Kırk günün sonunda murâkabeye daldığı bir sırada Peygamber efendimizi gördü. Resûlullah efendimiz İzzet Paşayı kır bir atın üzerine bindirip; "Var Allahü teâlânın kullarının hizmetini güzelce gör." diye emir buyurdular.Ömer Rızâî Efendi ertesi gün huzûruna gelen İzzet Paşanın adamlarına; "Paşanızın murâdları hâsıl oldu." diye müjde verdi. Nitekim İzzet Paşanın bu müjdeyi aldığı gün çok geçmeden İstanbul'dan dâvetçi tatar, postacılar gelerek kendisine sadâret verildiğini bildirdiler. İzzet Paşa müjdenin tahakkuk etmesi üzerine Ömer Rızâî Efendiye pekçok teşekkür ettikten sonra onu İstanbul'a dâvet edip nerede isterlerse o mahalde bir tekke veya medrese inşâ ettireceğini bildirdi. İzzet Paşaya muvaffak olması için duâ eden Ömer Rızâî hazretleri; "İnşâallahü teâlâ mübârek beldeleri bir kez daha ziyâret ve sıla-i rahmden sonra saâdet kapısına, İstanbul'a geliriz." buyurdu.




Sultan III. Mehmed zamanında, Rumeli'de Yenice kasabasında mübarek bir zat vardı. İhtiyacı olan ona koşar, sıkıntısı olanın derdini o giderirdi. Fakat kendisi bir sürü derde mübtela idi ama halinden hiç şikayetçi değildi. Birgün dergahın bahçesindeki havuzun kenarında otururken bir talebesi gelerek, başına gelen bir musibetten uzun uzun şikayet eder. O zat, o talebesinden bir bardak su, bir miktar tuz ve bir çorba kaşığı getirmesini ister. İstedikleri getirilince, bir kaşık tuzu bir bardak suya atıp karıştırır ve talebesine, bunu içmesini söyler. Tuzlu sudan bir yudum içen talebe hemen yüzünü buruşturur ve "Efendim, su çok tuzlu, içemiyeceğim" der. Sonra o zat yine kaşığı tuzla doldurur ve bu sefer havuza atarak karıştırır ve talebesine, havuzdaki sudan içmesini söyler. Talebe havuzdan kana kana içer. "Nasıl, su tuzlu mu" diye sorduğunda talebe "Hayır efendim, gayet tatlı geldi" cevabını verir. O zaman o mübarek zat şu ibretli nasihatı verir: "Oğlum, bir kaşık tuz, her zaman aynı acılıktadır. Fakat bunu bir bardak suda içmek, insana zahmet verdiği halde, bir havuz suda içince hiç hissedilmiyor. Çünkü havuzun genişliği içinde kayboluyor. İşte, göğsü bir bardak kadar dar insan, kendisine gelen bir kaşık tuz kadar dert ve belaların acısına tahammül edemez. Fakat göğsü havuz kadar geniş insan ise, kendisine isabet eden, bir kaşık değil, bir kazan tuz kadar belaları tatlılıkla karşılar, o dert ve belalar onun geniş göğsü içinde kaybolur gider de kimsenin haberi olmaz."




Kânûnî Sultan Süleymân Hanın oğlu Şehzâde Bâyezîd saltanat iddiâsı ile ayaklanmıştı. Kânûnî, diğer oğlu Selîm'i, onun üzerine gönderdi. Şehzâde Selîm kuvvetleri ile Konya'ya geldi. O öncelikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin kabrini ziyâret etmek istedi. Yanında bulunanlarla birlikte türbeye girdi. Her zamanki yürüyüşü ile serbest bir şekilde kabre doğru ilerlerken, türbedâr Mahmûd Dede önünü kesti ve; "Mânâ âleminin sultanları olan böyle mübârek zâtların huzûrunda mütevâzî ve boynu bükük olmalıdır." diyerek ziyâret usûlünü hatırlattı. Bunun üzerine şehzâde ve yanındaki askerî erkân hatâlarını anladılar. Orada bulunan mihrabda Allah rızâsı için namaz kıldılar.

Türbenin içini ve kubbeyi seyreden Şehzâde Selîm, oradaki tezyinâtı, süslemeleri görünce; "Acaba önce gelen sultanlar ve vezirler niçin lüzum görmüşler de bu kadar masraf etmişler." diye düşündü. Ancak bu sırada maddî perdeler gözlerinin önünden kalktı ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin kabrinin yanında dikilen iki arslanın kendisine doğru hücum ettiklerini dehşetle gördü. Hemen, "Yetiş Mahmûd Dede!" diye bağırdı. Mahmûd Dede derhâl harekete geçerek şehzâdeyi arslanların parçalamasından kurtardı. Sonra şehzâdeye dönüp; "Evlâdım burası hakîkat sultanlarının pâyitahtıdır. Burada böyle arslanlar olmadan olmaz. Fakat onlar edep perdesini yırtanlara karşı harekete geçer ve böyle hârika gösterirler." diyerek îkâz etti.Şehzâde Selîm ertesi gün tekrar Mevlânâ hazretlerinin kabrini ziyârete gittiğinde türbe nin kapısında mânâ âleminin sultanlarından Çelebi Hüsrev hazretleri ile karşılaştı. Ondaki vakar ve heybetin karşısında Şehzâde Selîm'e dünyâ sultanlığının verdiği heybet bir anda yok oldu. Şeyh hazretlerine pekçok edeb ve hürmet gösterdi. Bu tavrı ile şeyhin mânevî yardımına kavuştu. Şeyh Hüsrev kendisine; "Mânâ sultânı ile dünyâ sultânı karşısında bir tek kişi baş kaldırmış ne yapabilir." diyerek onun endişesini giderdi. Böylece zafer kazanacağını müjdele miş oldu. Ayrıca tasarrufunun onun yanında olduğuna işâret etti. Ertesi gün Konya yakınında Şehzâde Selîm, Şehzâde Bâyezîd'i bozguna uğratıp mağlup etti (1559). Savaştan sonra Şeyh Hüsrev Efendinin yanına gelip muzaffer olmaları için duâcı olmaları ve mânevî yardımlarından dolayı teşekkürlerini arzetti. Ona karşı kalbinde büyük bir sevgi peydâ oldu. Pekçok ikrâm ve iltifâtlarda bulundu. Bütün mevlevî şeyhleri ve dervişlerini donatıp ihsânlarda bulundu. Ayrıca bu zaferin şükrânesi olarak gelip geçenlerin içmesi için bir de sebil yaptırdı




Hatıralarını yazdığım Fransız kadını, yüz sene evvel misafir gittiği bir eski konağı anlatıyor: "Artık, İstanbul evlerinin harem daireleri ve Türk hanımları hakkında kafi derecede fikir edinmiş oldum. Bu hafta, tamamiyle eski eski alaturka tarzda, diğeri büsbütün alafranga, üçüncüsü de ikisi arası olmak üzere, üç konağı ziyaret ettim. İlk gittiğim konak, Üsküdar'ın yüksek ve fevkalade nazaretli (manzaralı) bir mevkiinde idi. Marmara'yı, İstanbul'u, Beyoğlu'nu alabildiğine görüyordu. Kapıda, zenci bir harem ağası bizi karşıladı. Bir kat merdiven çıktık; tavanı kubbeli geniş bir salona girdik. Ne süs, ne ziyafet, ne aydınlık! Adeta gözlerimiz kamaşıyor. Bu mebzul ziya, kubbe etrafındaki beyzi menfezlerden deniz cihetindeki enli ve yüksek pencerelerden giriyor.

Tavanın tezyinatında, muhtelif ve nadide tahtalar kullanılmış. Vakıa zamanla renkleri biraz koyulaşmışsa da daha cazip ve ahenktar bir şekil almışlar. Salon, bir sarayda bulunulduğu tesirini veriyor. Kapılar ve saçaklar, İran tarzında, ince arabesk nakışlarla müzeyyen pembe ve sarı zeminli duvarlar, çiçek sepetleri ve kitabelerle süslenmiş. Harem ağası, bizi yalnız bırakarak çekildi. Derin bir sessizlik içinde idik. Çıt bile olmuyordu. Harem halkı nereye gitmişlerdi? Peri masallarındaki esrarengiz saraylardan birine mi girmiştik? Tatlı bir hayret içinde sanki kendimden geçiyor, gaşyoluyor dum. İçine her taraftan aydınlık dolan bu şirin yerde, şu oturduğumuz kılaptan işlemeli minderlerde, Türk kadınları bir esir hayatı yaşıyorlar. Haremağası tekrar içeri girerken dışarısı gözümüze ilişti. birkaç kadın gölgesi dolaşıyor, karşıki odanın aralık kapısından, iki çocuk salıncağı görülüyordu. Arı kovanı gibi bir vızıltıdan kadınların çoklaştığı hissediliyordu. Karşılarında, hiç alışık olmadıkları yabancıları, bir ecnebi devlet sefirine mensup madamları gördükleri halde kimsede acayip acayip bakış, terbiyeden hariç muamele yok. Beyoğlu'ndaki Rum ailelerinin en maruflarından olan ve Sisam beyinin refikası bulunan madam Aristarchi, tercümanlık için bize refakat lütfunda bulunmuştu. Ev sahibeleri, birer birer içeri girdiler; kendi usülleri veçhile, hepimizi selamlayarak oturdular. Madam Aristarchi tercümanlığa başladı. O gün giren yaşlıca hanım, oldukça azametli ve vakarlı görünüyor. Herhalde paşanın ilk ve en itibarlı hanımı o olsa gerek. Belindeki kuşağına bir yığın anahtar asmış. Arkadan, eteklerini süre süre beş altı taze kadın girdi. Bunlar ihtimal odalıklar olacaktı. Çünkü orta hizmeti gören cariyeler, eteklerini bellerine bağlarlarmış ve daima elleri göğüslerinde, divan dururlarmış. İstanbul'da, kadınla erkek arasında, bizde aranılan nispet gözetilmiyor. Hiç nazar-ı dikkati celbetmeden 15 yaşındaki bir kız, 80 yaşındaki bir ihtiyara sevine sevine varıyor; bir delikanlı, anası, hatta büyük anası yerindeki bir kadını memnuniyetle nikah edebiliyor ve bunlar, mesrur, müsterih yaşıyorlar. Bu iklimde, güzelliğe, çirkinliğe, bilhassa yaşa, ehemmiyet verildiği yok. Dereden tepeden biraz görüşüldü. Gene etekleri toplu yaşlıca bir kadın, ellerinden sazları bulunan altı cariyeyi arkasına katarak içeri girdi. Kızlar, halka olup minderlerde bağdaş kurdular ve ahenk başladı. Ne yanık ve melal verici bir musiki! Çok geçmeden çalgı canlandı ve çabuklaştı. Birkaç güzel kız daha peyda oldu. Parmaklarındaki madeni zilleri şıkırdatarak raksa başladılar. Ayaklardan ziyade vücut harekette bulunuyor; gerdan, omuzlar, kalçalar, muntazam inhinalarla (eğilmelerle) yılan gibi kıvrılıyor. Vakıa oyunun tarzı yeknesak ve daima aynı vaziyetleri ihtiva ediyorsa da bir yabancı için herhalde çok şayan-ı dikkat. Raks devam ederken, yalnız seyredenlerin değil, rakkaselerin de zevk duydukları yüzlerinden belli idi. Muhakkak ki alaturka dans, vücut için güzel bir cimnastik. Çünkü bu tazelerin hepsi birbirinden güzel vücutlu, birbirinden çevik ve çalank (tez canlı).
Esirciler, bütün güzel cariyelerine, bu oyunları ve muhtelif sazları talimden başka erkekleri teshir edecek (büyüleyecek) evza ve etvarı (duruş ve tavırlar) da öğretirlermiş. Bu hocalıkta mahir olan esirciler pek çokmuş. İstanbul evlerinde hiç şömine yok. Kış geldi mi herkes mangallarla, kar yağdığı zamanlar ise tandırlarla ısınıyor. Tandır, altına küçük bir mangal konan bir örtüdür. Etrafına yer minderlerini çekip, ayakları da örtünün altına uzatıp ısınırlar, söze, sohbete dalarlarmış. Her tarafta, kıymettar Acem halıları göze çarpıyor. Salonun nihayeti bir basamak yükseklikte. En giranbaha (değerli) seccadeler buraya serili. Etrafa geniş sedirler dizilmiş. Ortadaki dimi kaplısı, en itibarlı ve şerefli mevkii teşkil ediyor. Sahibe-i hane buraya geçip misafirlerini etrafına topluyor. Bir de garibin garibi, İstanbul konaklarında muayyen bir yatak odası ve karyola bulunması. Şilteler, yastıklar, yorganlar, yerli dolaplarda duruyor ve arzu edilen odaya serilip mükellef bir yatak vücuda getiriliyor. Muhakkak olan birşey varsa o da bu yatakların temizliğine, rahatlığına, yumuşaklığına şüphe bulunmaması dır. Konaklarda mermer çeşmeler ve havuzlar pek mebzul (bol). Hemen her odada, her sofada var. Billur gibi sular, mütamadiyen cazip bir şırıltı ile akıyor; ortalığa latif bir serinlik veriyor ve göze de hoş geliyor. Bu gayet hoş ve cana yakın evde, pek tatlı saatler geçirdik ve büyük bir haz duyarak ayrıldık.




Fatih Sultan Mehmed Han devri, bilindiği üzere İslâmî ilimlerde olduğu kadar pozitif sahada da en hareketli ve verimli dönemini yaşamıştır. Başta Sultan Fatih olmak üzere devletin her kademesindeki yetkili, bu konuyla yakından ilgilenmiş ve ve bu sayede ilim adamları arasında büyük bir rekâbet başlamış, böylece medreseler harıl harıl çalışarak güçlü il im adamları yetiştirmek amacını gütmüşlerdir. Bu sıralarda İstanbul gibi Bursa da âdetâ bir ilim merkezi halinde bulunuyordu. Ülkenin her tarafından kabiliyetli talebeler oraya akın etmekte idi. O zamanlar Bursa'nın büyük tüccar larından Yusuf bin Salih adında bir şahsın çok zeki ve yetenekli bir oğlu vardı. Ne var ki, ismi Muslihiddin olan bu çocuk ile babası arasında anlayış bakımından çok büyük farklar bulunuyor du. Babada tüccar kafası, oğlunda ilim, irfan ve kültür kafası vardı. Aralarında bu konularda anlaşmazlıklar çıkıyordu.

Babası, mahalle mektebinden sonra onu da diğer çocuklar gibi okut mayıp, ticari sahada yetiştirmek istiyordu. Ona göre ticaret yapmak, para kazanıp servetini artırmak çok daha önemliydi. Oysa Muslihiddin'in gözü ilim tahsilinde idi. Onun derdi babasının mirası olacak dünya serveti değil, Peygamberlerin mirası olan ilim serveti idi. Bu mirasa sahip olmak için de okumaktan, ilim tahsil etmekten başka çare yoktu. Netice olarak, baba ile oğul arasındaki anlaşmazlık büyümüş ve aralarındaki bağ bu yüzden kopma noktasına gelmişti. Bu konuda babasını ikna edemeyeceğini anlayan Muslihiddin, sadece üzerindeki elbiseyle baba ocağını terkederek, Emir Sultan Hazretleri'nin halifelerinden, Şeyh Veli Şemseddin hazretleri'nin medresesine girdi. Ne cebinde bir akçesi, ne de yedek bir çamaşırı vardı. Sadece ilme karşı sonsuz bir aşk, fevkalâde bir kararlılık ve müthiş bir azmi vardı. Medresenin bitişiğindeki imaretten pişen çorba ve yemeklerle karnını doyuruyor, çok az bir uyku uyuyup geriye kalan zamanın tümünü dersleriyle meşgul olarak geçiriyordu. Bir gün hocası Şeyh Veli Şemseddin Hazretleri'nin huzurunda beldenin ileri gelenleri toplanmışlardı. Muslihiddin'in babası ve kardeşleri de o mecliste bulunuyorlardı. Muslihiddin uzun zamandır görmediği babası ve kardeşleriyle hasret gidermek için onların yanına gidip, onlarla beraber oturdu. Tabiî kardeşleri çok güzel elbiseler giyinmişlerdi ve oldukça bakımlı ve gürbüz görünüyorlardı. Oysa Muslihiddin'in üstü başı perişan görünüyordu. Yüzü de biraz soluktu. Aralarında âdetâ bir yetim gibi kalmıştı. Bu durum hocaefendinin dikkatini çekmişti. Çok duygulandı, gözleri nemlenir gibi oldu. Derhal babaları Yusuf bin Salih'e dönerek: "Efendi, senin bu yaptığın adalet sizliktir. Bir seninle kalan oğullarına bak, bir de kendisini ilme veren oğluna bak. İlmin peşine düşmenin mükâfatı bu mudur?" diyerek serzenişte bulundu. Bunun üzerine Yusuf Efendi güyâ kendini savunarak şu talihsiz cevabı verdi: "Hocaefendi! Mâlumunuz biz tüccar insanlarız. İşlerimiz de medresede değil, çarşı ve pazarda görülüyor. Benim adama ihtiyacım olduğu halde, o beni dinlemedi ve bizi terkedip medreseyi seçti. Varsın medrese onu doyurup zengin etsin."Hocaefendi, bütün ölçüsü para olan bu adama acıdı ve artık söz söylemenin fayda vermeyeceğini anlayarak sustu. Bu meclis dağıldıktan sonra, Muslihiddin'i yanına çağırarak birkaç akçe harçlık verdi ve buyurdu ki: "Üzülme evlâdım! Baban şu haliyle yanlış bir yolda. Amma bir gün gelecek Cenâb-ı Hakk, ilme sarıldığın için seni yükseltecektir. O kadar ki Sultanların meclisinde yer alıp itibar göreceksin. Ve inşaallah bir gün baban senin bu makam ve mertebeni duyacak, böyle davrandığından dolayı mahcub olacaktır. Baban serveti sebebiyle değil de, senin itibarın vesilesiyle Sultan'ın huzuruna varabilecektir..."Hocasının bu çok samimi ve içten gelen ifadeleri Muslihiddin'in aşkını kamçıladı, o günden itibaren daha hızlı ve hevesli bir çalışma devresine girdi. Yine bir gün hocası çok sevdiği ve en kıymetli talebesi olan Muslihiddin'in başını okşayıp ona dedi ki: "İstikametini sakın bozma, ilim yolundan sakın ayrılma. Her ne kadar başlangıçta sıkıntılar olsa da, bilmelisin ki saadet ve sefa caddesi senin seçtiğin yoldadır. Mesleğin Hakk'tır. İnşaallah yakın gelecekte büyük makamlara erişip bir çok imkanlara kavuşacaksın."Hocasının bu dedikleri vakti geldiğinde birer birer çıkacak, maddî ve mânevî dereceleri hızla kat edecekti. Zaman geldi, devrin büyük ulemâsından olan Hızır Bey'in medresesine geçti. Bu ünlü ilim adamında da birkaç yıl ilim tahsil etti. Muslihiddin müthiş zekâsı ve üstün yetenekleriyle göze çarpıyordu. Çok geçmeden Hızır Bey gibi ünlü bir müderrise yardımcı seçildi. Günler geçtikçe ilmine ilim katıyor, şöhreti gün be gün yayılıyordu. Mevlânâ Hızır Bey, ondan İkinci Murad Han'a övgüyle bahsetti. Sultan ile onu görüştürmek istedi. Sultan İkinci Murad dahî onunla görüşmek arzu etmişti. Lâkin o sıralarda sefere çıkmak üzere olduğundan bu mümkün olmadı. Ama vezirlerine verdiği talimat gereğince Kestel kasabasına tayin edildi. İkinci Murad seferden döndüğünde Hızır Bey tarafından tavsiye edilen bu molla ile görüşmek istedi. Huzura girdiğinde de kendisine son derece saygı gösterildi. Sultan ile uzun bir müddet görüştüler. İlmî kudretini, üstün zekâ ve yeteneğini ortaya koymuş, Sultan'ın sevgisini ve ilgisini üzerinde toplamıştı. İkinci Murad ise ülkesinde bu derece bilgili, açık konuşan, meselelere diplomat gözüyle bakan bir ilim adamının bulunmasına çok memnun olmuştu. Onu derhal Bursa'daki meşhur Esediye Medresesi'ne baş müderris olarak tayin etti.
Esediye Medresesi'nde tam altı yıl İslâmî ilimlere hizmet ederek talebe yetiştiren Muslihiddin Hocaefendi; büyük bir ilim adamı olarak Osmanlı ülkesinde baş köşeye geçecek olan İkinci Murad Han'dan sonra oğlu Fatih Sultan Mehmed Han'ın da sevgi ve saygısına mazhar olarak onun meclisinde yer alıp onun hocalarından olacak olan HOCAZÂDE'nin ta kendisi idi. Çünkü soylarını tanıtan isim böyle idi. Bugünkü tabirle soyadları Hocazâde idi. O da artık kendi ismiyle değil, soyadıyla bilinip tanındı ve Hocazâde nâmıyla meşhur oldu.Yıllar birbirini kovaladı, derken Fatih Sultan Mehmed Han tahta çıktı. Babasından daha çok ilme ve ilim adamlarına ilgi gösteren bu müstesna Sultan, çevredeki ilim adamlarını saraya davet etti. Bu vesileyle onlarla hem tanışacak hem de ilmî bakımdan en kudretli olanlarını tesbit edecekti. Hocazâde de İstanbul'a gidip bu davete iştirak etmek ve Sultan Fatih'le tanışmak istiyordu. İmkânları kısıtlı idi. Borç para tedârik ederek, kendisine binek ve elbise satın aldı. Yanına da yolda kendisine arkadaşlık edecek birini tutarak İstanbul'un yolunu tuttu. O sıralarda Sultan Fatih devlet ricâli ve ilim adamlarıyla birlikte toplanmıştı. Hocazâde İstanbul'a geldi, fakat Sultan'la nasıl görüşeceğini bilmiyordu. Derken bu arada Vezir Mahmud Paşa kendisini tanır gibi oldu. Kendisine yaklaşıp nereden geldiğini sorunca yanılmadığını anladı. Evet, bu genç ilim adamı İkinci Murad zamanında Esediye Medresesi'ne baş müderris olarak tayin edilmiş olan Hocazâde idi. Mahmud Paşa dedi ki: "Hocam, tam zamanında geldiniz, şu anda Sultan'ın huzurunda ilim adamları toplanmış ilmî münâzaralarda bulunuyor lar, buyurun sizi de oraya götüreyim."Hemen hazırlanıp Sultan'ın huzuruna girdiler. Sultan, Fatih Mahmud Paşa'ya: "Bu gelen kimdir?" diye sordu. O da: "Bursa'da Esediye Medresesi baş müderrisi Hocazâde'dir" diye cevap verdi. Sultan: "İlmî seviyesi nasıldır?" deyince Mahmud Paşa: "Sultanımın yüzünü güldürecek kadar" dedi. Bunun üzerine Sultan Fatih bu genç ilim adamının elinden tutup yanına oturttu, bir hayli iltifatta bulundu. Bu sırada Sultan'ın bir tarafında Mevlânâ Zeyrek, diğer tarafında ise Mevlânâ Seyyid Ali bulunuyor ve ilmî bir mesele hakkında görüşlerini beyan ediyorlardı. Fatih birden Hocazâde'ye dönerek: "Bunlardan birini seçerek onun tarafında bulununuz!" dedi. Bunun üzerine Hocazâde, Seyyid Ali Efendi'nin yanında yer aldı. İlmî münâzara hayli hararetli geçti. Bu genç ilim adamı ne kadarda müthişti. Zekası, mantığı çok kuvvetliydi. Öne sürdüğü deliller, ifade tarzı ve tavrı Sultan'ın dikkatini çekmiş, bundan da ötesi son derece beğenisini kazanmıştı. Meclis dağıldıktan sonra Sultan Fatih bu genç ilim adamıyla başbaşa görüşmek istedi. Ona bazı meselelerden sordu. Hocazâde sorulara salâhiyetle, kaynaklara dayanarak, hem de itirazı mümkün olmayan kuvvetli deliller getirerek doyurucu cevaplar veriyordu. Fatih Sultan Mehmed Han'ın Hocazâde'ye olan beğenisi hayranlığa dönüştü, sevgisi kat kat arttı. Seviyesini biraz daha ölçmek için Mevlânâ Zeyrek'i çağırdı ki bu zât, o devirde ilmi ve kültürü ile isim yapmıştı. Birçok ilim adamını da Sultan'ın huzurunda yapılan münâzaralarda cevapsız bırakmış, ilmî otoritesini isbat etmişti.
Sultan Fatih çok değer verdiği bu iki ilim adamını yüz yüze getirip kendisi dinleyici olarak kaldı. Çok ciddî konulara temas edildi. Mevlânâ Zeyrek önceleri önemsemediği bu genç ilim adamının çetin ceviz olduğunu anlamakta gecikmedi. Bütün ilmî dehâsını ortaya koyarak yarışmayı sürdürmeye çalıştıysa da, çok sert bir kayaya toslamıştı. Güçlü bir hafızaya, seyyal bir zekâya ve derin bir ilme sahip olan Hocazâde'nin karşısında tökezlemeye başladı ve cevap veremez duruma düştü. Tabiî bu manzarayı dikkatle takip eden Sultan Fatih de hayretler içindeydi. Mevlânâ Zeyrek gibi güçlü bir ilim adamını susturan bu genç âlim, denilebilir ki ülkenin en değerli ilim adamlarının başında geliyordu. "Tam vezir olacak bir adam" diye düşündü. İlme ve ilim adamına son derece saygı duyan Sultan Fatih, hem Mevlânâ Zeyrek'e, hem de Mevlânâ Seyyid Ali'ye büyük ihsanlarda bulundu. Hocazâde'yi de denemek için hiçbir şey vermedi. Meclis böylece dağılınca Hocazâde kaldığı hâna döndü, bütün başarısına rağmen Sultan'ın ihsanına mazhar olamadığının anlamını çözemedi, fakat bunu merak ediyor, çeşitli ihtimaller üzerinde duruyordu. Herşeye rağmen en ufak bir itiraz ve kırgınlık alâmeti de göstermemiş, hürmetle huzurdan ayrılmıştı. Bir iki gün daha hânda kaldıktan sonra bir sabah, Bursa'ya dönmek için hazırlanırken Fatih Sultan Mehmed Han'ın üç adamı içeri girdi. Hocazâde'yi soruyorlardı. Görüştüklerinde gelen zâtlar kendisine son derece hürmet ederek, Sultan tarafından büyük âlimlere sunulan bir kat elbise çıkarıp takdim ettiler ve: "Bu elbiseyi Sultanımız gönderdi, bundan böyle sizi kendisine hoca olarak seçmiş bulunuyor" dediler. Ayrıca birkaç günlük masraf olarak da bin akçe takdim edildi. Çok geçmeden, çok güzel eyerlenmiş bir at getirerek: "Sultan sizi istiyor" dediler. Evet, bundan böyle artık Hocazâde Hazretleri'ni Sultan'ın hocası olarak görüyoruz. Tasrif fenninden "İzzüddin"i Sultan Fatih'e okuttu ve daha birçok konularda ona ders vererek, ilmî susuzluğunu gidermeye çalıştı. Sultan'ın kalbine öyle bir girdi ki, Mahmud Paşa bile nerdeyse haset etmeye başladı. Hocazâde birçok önemli görevlere getirilmiş ve bu görevlerini başarıyla yürütmüştür. Bir ara Edirne Kazaskerliği'ne getirildi. Babası Yusuf bin Salih, oğlunun kazasker olduğunu duyunca önce inanamadı, sonra güvenebilir kimselerin şehadet etmesiyle doğru olduğuna kanaat getirdi. Yıllardır oğlunu arayıp sormayan, hatta biraz da kızgın olan Yusuf Efendi oğlunu ziyaret etmek üzere Bursa'dan Edirne'ye hareket etti. Hocazâde babasının geldiğini öğrenince ilmiye sınıfıyla onu karşıladı, hasretle kucaklaştı. Hatta bir ara makam ve servet hastalığına mübtelâ olan babasını taltif etmek ve Allah rızası için tahsil edilen ilmin insanıo nerelere yücelttiğini göstermek üzere onu İstanbul'a götürüp Sultan Fatih'in huzuruna çıkardı. O da Sultan'ın elini öpme ve onun iltifatına mazhar olma bahtiyarlığına erişmiş oldu. Böylece hocası Şeyh Veli Şemseddin Hazretleri'nin yıllar önce haber verdiği kerameti gerçekleşmiş oldu. Hocazâde Allah için ilim tahsil etmiş ve böylece üç sultan fdevrinde de (Sultan Fatih'in oğlu İkinci Bayezid zamanında da yaşamış, onun da iltifatına mazhar olarak çok önemli görevler üstlenmiştir) ülkenin ilmî hareketinde baş rolü oynamış, medreselerin daha ciddî çalışmasını sağlasmış ve ismini İslam aleminde duyuruyrak haklı bir şöhrete sahip olmuştur.




Rodos adasında bir Konsolos Hıristiyan halkını devamlı hükümet aleyhine kışkırtırmış. Durumdan haberdar olan Kaptan-ı derya Çengeloğlu Tahir Paşa, Konsolosu birkaç kez:"Size buranın havası pek yaramıyor," diyerek kibarca uyarmış. Konsolos, bu uyarıları hiç dikkate almadığı gibi faaliyetini de kendi çapında sürdürmeye devam etmiş. Paşa bu duruma daha çok sinirlenerek Konsolosun adadan ayrılmasına vesile olacak olan şu sözleri söylemiş:"Siz beni beş yüz beş kuruş zarar ettireceksiniz. Sizi vurup öldürmesi için önce beş yüz kuruşa bir köle alacağım. O seni öldürdükten sonra da beş kuruşa bir ip alıp köleyi asacağım."


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
16 Zi'l-ka'de 1440
Miladi:
19 Temmuz 2019

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter